Reis Çelik: "Aslolan anlatılanı bir yere bağlamaktır"
Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Reis Çelik'in önceki filmlerinden oldukça farklı yapıpm koşullarına sahip son filmi "İnat Hikayeleri", yönetmenin deyişiyle "Anadolu halk edebiyatı geleneğinde olan bir yaklaşımdan kaynaklanmış" ve doğaçlama yöntemle çekilmiş bir film. Türk sinemasında daha önce denenmemiş bir işe soyunan Çelik, filmle ilgili sorularımızı yanıtladı...
Reis Çelik’in son filmi “İnat Hikayeleri”, yönetmenin yanına Tuncel Kurtiz’i alarak Doğu Anadolu yollarına düşmesi ve çetin doğa koşullarına aldırmadan, oradaki yöre insanlarıyla, doğaçlama yapması sonucu ortaya çıkmış bir film. Beyoğlu Yeşilçam Sineması’nın üstünde yer alan ofisinde buluşup söyleştiğimizde, Reis Çelik, yine kendi çabasıyla oluşturduğu kurgu setinde filmin altyazılarıyla meşguldü. Kısa bir mola olarak başladığımız söyleşide, yönetmenden bu filmle ne yapmak istediğine dair oldukça net ve açıcı yanıtlar aldık: Filminiz küçük küçük bölümlerden oluşuyor. Tüm bu küçük hikâyeler çekimleri gerçekleştirdiğiniz yörede mi oluştu, yoksa oraya gitmeden önce İstanbul'da kurduğunuz bir şeyler oldu mu? Tabii ki her şeyi oraya bırakmak istemedim. Yıllar önce eğer bir gün böyle bir film çekersem şöyle çekerim diye çizdiğim bazı resimler vardı. Sadece filmdeki ‘Beş kırık çöp, bir kırık kalp’ hikâyesinde, çocukluğumdan gelen çöplerin kırılarak yıldıza dönüştüğüne dair bir cümleden yola çıktım. Bankacı hikâyesi zaten hep duyduğumuz hikâyelerden biridir. Oraya kafamda buna benzer 20-30 tane hikâyeyle gittim; ama bunların bir inat hikâyesine nasıl bağlanacağına orada karar verdim. İnsanlarla konuşup yeni hikâyeler dinledikçe filmin yapısı da şekillendi. En ilginci filmin girişinde çok uzun bir tirad vardır. O bölümde Tuncel Abi'ye “Abi bir dağın zirvesine gideceğiz, bu film bir dağın zirvesinde başlamalı. Ama orada ne söyleyeceğini bilmiyorum. Oraya gideceğiz, ben hemen orada bir şey yazacağım, sen onu okuyacaksın ve filme böyle başlayacağız,” dedim. Gerçekten de ne yazmam gerektiğine dair bir cümle bile yoktu kafamda. Ve 67 yaşındaki Tuncel Kurtiz'i, Şubat ayında -22 ile -32 derece arasında sıcaklıkta, 3200 metre yüksekliğindeki Ilgar Dağı'nın tepesine saatlerce tırmandırdım yaya olarak. Tepeye çıktık, 10 dakika müsade istedim. Bir anda nasıl oluştu bilmiyorum. O zirveden dağlara bakarak bir şey yazmaya başladım, yaklaşık 3 sayfalık bir metin çıktı ortaya. Tuncel Abi'ye verdim ve gerçekten hayatım boyunca unutamadığım bir olaya şahit oldum. Tuncel Abi'ye zaten müthiş saygım vardı, ama o sahneyi gördükten sonra bu saygım tanrısal bir şeye dönüştü adeta. Metni aldı, bir kere okudu ve katlayıp cebine koydu. Virgül hatası, vurgulama hatası bile yapmadan müthiş bir şekilde okudu metni ve tek planda çekip bitirdik. Bu çektiğimiz ilk sahneydi ve hikâye orada başladı. Zaten devamından da sahneleri filmde gördüğünüz şekilde çektik. O zaman filme ‘Bir Reis doğaçlaması’ diyebiliriz belki. Şimdi biraz ukalalık olur o. Belki bir on film çektikten sonra olabilir. Doğaçlama sözlü edebiyat geleneğinde olabilen bir şey, çünkü bir anındalık var. Ama sinemada kameranın dışında, işin bir de kurgu boyutu var. Bu doğaçlama film çekme yönteminde kurgunun rolü ne? İşin en zor yanı da o oldu zaten. Sinema devamlılık isteyen bir şey, ama köylüleri de profesyonel oyuncu gibi kullanamıyorsunuz. Olmadığı zaman, 'tamam keselim, bu sahneyi yeniden alalım' demek söz konusu değil. Ama daha önce birkaç film çekmemin faydasını gördüm, farklı açılardan çekmem gerektiğini, özellikle detay planlar ve karşı açı çekimler yapmam gerektiğini biliyordum. İnanılmaz bir hızla çalışıyordum. Onlar bir konuyu açıyorlardı, ben konuşmalara göre onlara yön verip, konuşma sırasında onların arasında açı değiştiriyordum. Çekimleri bu hızlı tempoda bitirip montaja oturduğumda bir doğaçlamanın zorluklarıyla karşı karşıya kaldım. Zaten benim dışımda birinini montaj yapması söz konusu değildi, çünkü film çekimlerde değil kurgu masasında oluşuyor aslında. Benim dışımda hiç kimse yapamazdı bunu. Eğer kurgu sürecini biliyorsanız, çekimler sırasında hep kurguyu da düşünüyorsanız; nerede karşı plan, nerede detay gerektiğini biliyosunuz ve bu doğaçlama yapıldığı sırada daha da telaşlanmanıza yol açıyor. Aynı şeyleri tekrar ettirme şansınız yok ve genel planlarla detayları, farklı açı çekimlerini aynı aksiyon içinde çekmeniz gerekiyor. O insanları sizin çekim programınıza uydurmanız söz konusu değil çünkü. Mesela filmde en önemli karakterlerden birini seçiyorsunuz, işte bilmem ne teyze, filmin başından sonuna kadar olması gereken bir karakter. Ertesi gün bakıyorsunuz teyze ortalarda yok. “Nerede bu teyze?” diye soruyorsunuz. Komşuları “işte oğlum teyzenin halasının kızının oğlu olmuş, onun için Cimcor köyüne gitti, anca bir hafta sonra gelir,” diyorlar; oysa biz teyzeyle sözleşmişiz. Tüm bunlara hazırlıklı ve esnek olmak gerekiyordu. Benim tek avantajım şuydu: Bir Anadolu insanının yapısına ve diline çok hakimim. Çok iyi iletişim kurup samimi olabiliyorum onlarla. Huylarını çok iyi bilmemden kaynaklanan bir hazırlıklı olma durumum da vardır. Bir köylünün bu işe ne ölçülerde ve nereye kadar dayanabileceğini, hangi noktalarda filmi terk edebileceğini biliyordum. Ona göre de hazırlıklıydım o sırada. Peki özellikle köylülerle diyaloğu sağlamada Tuncel Kurtiz’in nasıl bir katkısı oldu? Tabii, Tuncel Kurtiz’in filmdeki en önemli fonksiyonu orada başlıyor. Eğer Tuncel Kurtiz, orada, bildiğimiz anlamda bir oyunculuk yapmaya kalksaydı biz bir sonuç alamazdık. Tuncel Kurtiz öyle bir kişiliğe büründü ki gittiğimiz yerlerde “amca sen hangi köydensin, biz seni daha önce buralarda görmedik” şeklinde sorularla karşılaştı, kendilerinden biri gibi kabul ettiler onu. Tanıyanlar da oldu tabii ki, aslında oralarda çok saygı görür, tanıyanlar çıkıp da sonradan haberi yayılınca civar köylerden minibüslerle görmeye gelenler oldu kendisini. Tuncel Kurtiz buradan giderken, bu doğaçlamayı köylülerle yapıp yapamayacağımız konusunda biraz endişeliydi. Ben Tuncel Abi’ya sadece şunu söyledim: “Bir tek konuda güvencem var; o da yöre insanın hikâyeciliğe, anlatıcılığa, aşıklığa yatkınlığından dolayı bir oyuncu gibi çıkıp oynayabilecek, çekimserliği az olan bir insan topluluğuna gidiyoruz ve oraya gittiğimizde, zaman zaman köylülerin çok konuşmaları nedeniyle zorlanabilirsin”. Gerçekten de gerek çekimler sırasında gerekse çekim dışında zaman zaman Tuncel Abi’nin köylülere laf yetiştiremediği, pes dediği anlar oldu. O yöre insanında bir uydurma ve söz bezeme geleneği vardır, bu nedenle büyük ozanlar, büyük aşıklar çıkar o yöreden. Ben de biraz buna güvenip böyle bir çılgınlığa girdim. Sonuçta öyle bir imece kuruldu ki düşündüğümüzden çok daha iyi sahneler çektik. Bir de Anadolu insanının binlerce yıllık geleneğinde insanı keşfetmeye verilen büyük bir önem var. Yani sizin yapmak istediğinz şeyle ilgili samimiyetinizi ve dürüstlüğünüzü çok çabuk keşfeder ve ona göre tavır koyar. Bizim samimiyetimizi çok çabuk anladılar ve büyük kolaylık sağladılar bize. Antalya Film Festivali’nde, çekimleri yaptığınız köyden bazı oyuncular da filmin galasına katıldılar ve orada samimiyetin ötesine geçen bir farkındalık vardı, gerçekten yaptıkları işin önemini anlamış gibiydiler. Bir şekilde bu filmin onların bir yerlerde temsil edilmesi anlamına geldiğinin farkında gibiydiler. Çekim sırasına da bunu hissediyorlar mıydı? Kesinlikle. Adeta seferberlik yapar gibi çektik filmi. Bizim kültürümüzü, bizim samimiyetimizi anlatan bir olay var burda ve buna herkes katılmak zorundadır hissiyle çalıştılar. Ben bu işe girmeyeyim diyen çıkmadı pek. Öyle bir hava oluştu ki, ‘bu bize ait bir şey ve buna elimizden gelen her şeyi koyacağız’ şeklinde ortak bir bilniç oluştu. O düğün sahnelerini bir düşünün. Kars’ta Piyano nereden bulacaksınız, böyle bir ortak hareket ruhu olmadan mümkün değil bulmak. Biz de tam sözü o sahneye getirmek istiyorduk. Filmin genel yapısı içinde oldukça sürreal duran bir sahne o. Gerçekten o yörenin gelenğinde olan bir şeyi mi taşıdınız o sahneye, yoksa fantastik bir şey mi? Aslında biraz fantastik, biraz da gerçek. Çocukluğumda, Gürcü bir değirmencinin o bölgede, göl buz tuttuğu zamanlarda, çok önemli düğünler olunca, piyanosuyla gidip göl kenarındaki düğünlerde piyano çaldığı rivayet edilirdi. Belki de 1800’lü yıllardan filan bahsediyoruz ama. Ben de bir şekilde kalmış bu, uydurma da olsa ben tuttum filme dahil ettim. Şu anda süren bir gelenek değil. O sahnede dikkat emişsinizdir, geliyor piyanoyu çalıyor ve gidiyor. O sahnede anlatmak istediğim bir şey var tabii ki: Yaşam, bütün kültürleriyle, en güçlüsünden zayıfına kadar, gelir, yaşanır ve gider. Bir tarafta Mozartlar yaşanır, diğer tarafta en kötü arabesk şarkılar da yaşanır; ama bu yaşanmışlık hali hiç bitmez. Anadolu topraklarında da çok şey yaşanmıştır, ama daha çok şey de yaşanacaktır. Bir zamanlar kültürün, medeniyetin beşiği Kars bölgesi bugün ekonomik olarak en geri kalmış yer. Ancak kültürel anlamda derinliklerine indiğinizde, hâlâ o dönemin izlerini bulabiliyorsunuz. Batı’dan bakınca mesela, orada kadınların eve kapandığı, hayatın içinde hiç yer almadıkları gibi bir inanış var; ama içine girince durumun böyle olmadığını görüyorsunuz. Filmdeki kırık çöp hikâyesindeki kızı öyle çizme nedenim de gerçek Anadolu kadınının karakterini çizmek istemem. Bu bulmacayı çözerim, ama oğluna varmam diyor o sahnede kız, eğer oğlun gerçekten beni sevseydi, zora sokmazdı diyor, ki çok onurlu bir davranış sergilediği. İnat ediyor, zekâsını ve sevgisini kanıtlıyor; sonra da tavrını, gururunu ortaya koyuyor; tam da Anadolu insanına yakışan bir tutum bu. Çekimler sırasında filmde gördüğümüz dört hikâyeyi mi çektiniz. Yoksa çekip sonradan kurguda kullanmadığınız hikâyeler oldu mu? Sadece bu dört hikâyeyi çektim; aklımda başka hikâyeler de vardı; ama iki kişiyle de ancak bu kadar olabiliyor tabii. Peki son hikâye sizi hiç endişelendirmedi mi? Çok bilinen, internette e-postalar üzerinden filan sürekli dolaşımda olan bir hikâye ve filmin içinde de o yöreye aitmiş gibi durmuyor, diğer hikâyelerden epey farklı kalıyor ve izleyiciyi filmin genel havasından çıkarıyor sanki? Hayır, hiçbir endişem olmadı. Özellikle o havadan çıkarmak istedim. Ben, her şeyden önce çok diyalektik bir yöntemle hareket etmeyi seviyorum. Benimkisi epik bir yaklaşımdır, bunların hepsinin bir hikâye ve masal olduğunu, aslolanın insanın yaşamına ilişkin renklerin neler olduğunu anlatmaktan geçtiğini vurgulamak istedim orada. Biraz da hikâyeyi oralardan çıkarıp günümüze getirmeye çalıştım. İşte, zaman değişti, artık çağ gelişti, eğitim ve öğretim sayesinde sürekli bilgimiz artıyor. Ama Anadolu’daki zekâ ve cambazlık bir banka müdürünü altedecek şekilde yerinde duruyor gibi bir anlayışla, biraz da bugüne gönderme yapmak istedim; bundan da hiç çekinmedim. İşte 1700’lerden çıkıp masada bilgisayar olan bir ortama geliyoruz; ama köylü hâlâ aynı köylü. Bu köylünün cambazlığı, eğitimli bir şehirliyi mat edebilir. Şehirlinin cambazlığı da yıllarca köylüyü mat etmiş zaten. O sahne böyle bir anlayışın ürünü. O hikâyenin günümüzde geçmesinden çok, biraz fazla bilinen ,defalarca kulaktan kulağa, e-mailden e-maile aktarılmış olaması gibi ama... Aslına sorarsanız ötekiler de belli biçimlerde insanların birbirlerine anlattıkları hikâyelerdir. Ve hatta aslında yaşamda bildiğimiz şeylerin hepsi yaşama dair, bilinen şeylerdir. Aşk mesela, aşık olmayı kimse bilmiyor mu? Herkes biliyor, ama adam tutuyor, aşkı öyle başka bir bağlamda, öyle farklı bir boyutta anlatıyor ki şaşırıp kalıyorsunuz. Keza fıkralar da öyle, yüzlerce, binlerce yıldır aynı fıkraları birbirimize anlatır dururuz. Benim o hikâyede kullanmak istediğim şöyle bir ironi vardı: Sinemanın, hatta tüm sanat dallarının yaşama tanıklık etmesi gerektiğine inanıyorum ben. Orada da, söz konusu olan bir iddia var, ama söz o iddiaya takılıp kalmıyor, bir süre sorna ABD-Irak Savaşı’na gelir. Orada karakter “Aslında kimin kazanıp kimin kaybettiği önemli değil, mutlaka bir kazanan vardır, o da şudur...” der. Onu kullanarak olaya bir de ironi boyutu katmaya çalışıyorum. Şimdi siz bankacı hikâyesini anlatırsınız, bir de falanca kişi anlatır. Siz o kadar güzel anlatırsınız ki, ben kimden dinlesem gülemem artık. Yani bu anlatma olayının özünde tekrar var, aslolan anlatılanı bir yere bağlamaktır; yeni bir şekil ve biçim kazandırmak, içerisine de bir nükte koymaktır. Bizim geleneğimizde darb-ı mesel dediğimiz bir olay vardır. Oturmuşuz kahve içiyoruz, diyelim ki Urfa’da mırra içiyoruz. Mırrayı içeernin finacını eline aldıktan sonra yere koymamaıs gerekiyor, gelenek bu. Eğer yerien koyarsan geleneğe hakerettir. Diyelim ki koydun, bizde “ya ne yaptın, çok ayıp ettin” filan denmez. Biri çıkıp “Arkadaşlar kahveler nasıldı, keyfiniz iyi mi? En iyisi ben size bir hikâye anlatayım” der ve bir hikâye anlatmaya başlar; o hikâyede herkese öyle bir ders verir ki, şeşırıp kalırsınız. Benim İnat Hikâyeleri’nde de yapmak istediğim buydu. Dikkat ederseniz minibüste ya da kızakta giderken, yolcular da şoförün inadını doğrudan yermeyip hikâye anlatmaya başlıyorlar, darb-i mesel yapıyorlar. Yani kızım sana söylüyorum, ama gelinim sen duy anlamında. Bu bir edebiyat geleneği ve fıkra konusunda da geçerli. Biz ne zaman fıkra anlatmaya başlıyoruz? Bir olay oluyor, onun üzerine, onunla ilişkilendirerek fıkra anlatmaya başlıyoruz. O zaman hemen soralım, bu filmin darb-i meseli nedir? İnat iki şeye kadirdir: Biri, inat murat demektir, akıllı ve onurlu bir inadın varsa başarırsın, muradına erersin. Eğer inat kara cahilce ve akılsızcaysa her zaman kayberersin. İnatlaşmak çıkarlar dahilindeyse birisi kaybedip birisi kazanabilir. Ama zekâ, etrafında dolaşır ve o iki inattan pay elde edebilir, onları iyi ya da kötü anlamda kullanabilir. ‘Irak’ta savaşa ne gerek vardı,’ diye düşünür insanlar. Irak neresi Amerika neresi. Ama bir bahanesi var adamın, bir derdi, bir kaşıntısı var orada. Petrol mü acaba diye düşünüyorsun; ama bunların temelinde yatan bir silah sanayii var. Silah sanayii savaş olmasa ayalata durabilir mi? Bir pazarlama var söz konusu olan. Silah sanayiinin fuarı savaş meydanıdır. Bri fuar kurması gerekiyordu, Irak’a kurdu. Sizin önceki filmlerinizde hep politik bir duruş var. Bu filmde ilk bakışta böyle bir duruş göze çarpmayabilir. Sadece Anadolu’nun uzak bir köşesindeki geleneklerin anlatısı şeklinde algılanabilir film. Ama bir yandan da çok sert bir politik yanı da var. Ülkenin gündemi diye bize sunulan şeyleri reddedip, bizim görmediğimiz başka bir ülke gerçeğini ortaya çıkarma, hiçbir alanda temsil edilmeyen bir kesimi temsil etme gibi gibi bir darb-ı meseli var. Siz İnat Hikâyeleri’nin politik yanı hakkında ne söyleyebilirsiniz? Bana göre en politik filmimi çektim, de anlayana... Köylü diye tabir etiğimiz insanlar, aslında Anadolu’da oluşmuş onlarca kültürün yaratıcısı ve taşıyıcısı. Üzerine bastığımız onlarca kilimin işleyicisi, söylediğimiz türkülerin, melodilerin yaratıcısı bu insanlar, bu topraklardır. Biz, öyle bir yere gelmişiz ki, köşelerimizden bakarak her şeyi çok iyi tanıdığımızı sanıyoruz. Bir kopma yaşamışız. Anadolu insanının kültürünü kendi saflığı ve temizliği içinde, yüzündeki kırışıklarla, bıyıklarıyla göstermenin en ağır politik tavır olduğuna inanıyorum bu noktada. Bu filmde de asıl yapmak istediğim oydu. Kızakçının ya da bankacının hikâyesi küçük trüklerdir, aslolan Anadolu insanının bakışıyla, sesiyle, yüzüyle insanları karşı karşıya getirme tavrını koymaya çalışmaktır. Bu bir fotoğraftır, altına bir şey yazmaya gerek yoktur, sen ne söylersen söyle bu insanların yaşama bakışları aynı zenginliğiyle baki kalır. Asıl siyasi tavır bunu gösterebilmektir. Şimdiye kadar çok farklı şeyler yaptım. Işıklar Sönmesin’de ajit-prop yaklaştım, filmde siyasi bir tartışma var ön planda. Ama burada hiçbir siyasi laf yok, sadece ironiler kurulmuş, teğeller atılmış, fotoğraflar çekilmiştir. Bir fotoğrafın da çok ağır bir politika olabileceğine inanıyorum, filme de bu tavrı yansıtmaya çalıştım. Peki bu sizin açınızdan bir dönüşüm mü? Yani o ajit-prop yaklaşımdan buna dönmeniz bir değişime mi işaret ediyor? Aslında bu neyi anlattığınıza bğlı. Işıklar Sönmesin’de subayla gerillayı karşı karşıya getirdiğinizde, çok somut bir tartışma vardır ve ironi yapmaya yer yoktur artık. Veya Deniz Gezmiş’in gerçek yaşam öyküsünü anlatırken mahkemede söylediklerini değiştirip başka bir boyutta veremezsiniz, ancak başka bir tercih yapıp Deniz Gezmiş’i bir köşesinden alıp tek bir politik cümle kurmadan anlatabilirsiniz. Ben o filmlerde bunu yapmadım. Biraz daha hazırcı bir sinema yaklaşımı benimsedim. Bir söz var bilirsiniz: “Zamanla bütün fikirler, düşünceler değişir; değişmeyen sadece akl-ı sabitler ve delilerdir.” O dönemde bir tür delikanlılık anlayışımız vardı. Siyasi arenanın içinden geliyoruz, yıllardır içeride yatıp çıktık ve birikmiş siyasi kinlerimiz var. İnsanın yaşamı algılama ve gelişme süreci içerisinde o ilk çıkışıyla olgunlaştığı dönem arasında çok fark alıyor. Saman alevi gibi, ilk kez sokağa çıkmakla; düşünüp daha akıllıca bir eylem yapmak arasındaki fark gibi. Ama yapmak istediğiniz şey hemen hemen aynıdır: bir tavır, bir biçim göstermeye çalışıyorsunuz. Biri yerinizden ok gibi fırlayıp bir yumruk çakmak, diğeriyse Buddha’nın dediği gibi “kızma, sinirlenme, öfkelenme ve öç almaya kalma; sadece anla, anlarsan başarırsın “ sözünden yola çıkarak yumruk vurmak yerine “niye böyle hareket etti; onu buna iten ne olabilir” şeklinde düşünmek. İkisi de aynı amaca hizmet ediyor; ama ben akla, insanın ince zekâasına dayanan yöntemin daha başarılı olacağı inancındayım; giderek de ona doğru kayıyorum. Bugün Işıklar Sönmesin’i çekmeye kalksam, acaba aynı sahnleri mi kuracaktım? Hayır. 1996’da brakın PKK demeyi, Kürt’ün K’sini söyleyeni enseden vuruyorlardı. Şimdi çeksek çok daha farklı olurdu her şey. Şimdi çok daha sert filmler çekiliyor, kimsenin de umrunda değil. Bu fimle ilgili bir de belgesel çektiniz. O şimdiye kadar basında pek yer almadı. Biraz o konuda bilgi verebilir misiniz? Belgeselin adı İnadına Film Çekmek. Çekim aşamasına gidişimizden gelişimize kadar her şeyi, filmi de çektiğim kamerayla kaydettim. Ama orada bizim çekimlerimizi DHA Ajansı’nın muhabiri olan bir gazeteci arkadaşımız da kaydetti. İkisini birleştirerek ortaya çıkardığım bir belgesel. Bu ofiste başlıyor, “Birazdan Kurtiz’le yola çıkacağız” diye anlatıyorum kameraya, malzemeleri gösteriyorum. Sonra yol boyunca neler yaptık, nasıl yaşadık, nerelerde kaldık, bunların öyküsü var, onların yanında bazı sahnelerin ham çekimlerini de dahil ettim. Oldukça ilginç bir belgesel çıktı ortaya Bunu da Euroimages’ın düzenlediği Avrupa Belgesel Filmeri Festivali’ne gönderdik, zor bela yetiştirdik dijital olarak. Hem ‘En İyi Film’, hem de ‘Seyirci Ödülü’nü aldı. Burada izleme şansımız olacak mı? Evet olacak. Herhalde bizim sinemada (Yeşilçam sineması) filmden sonra bir hafta göstereceğiz. Şu anda 2 saat, ama daha uzun olabilir, üç ya da dört saate uzayabilir, çok iyi görüntüler var elimde.
Henüz kimse yorum yapmamış.
Haftanın Filmi
Hancock
Hancock
7.4/10
TV'de bugün
Sessiz Tepe (9 Temmuz 2008 21:40 Kanal 1)
Radha Mitchell, Sean Bean ve Laurie Holden'ın oynadığı Sessiz Tepe adlı korku filmi bu akşam Kanal 1 ekranlarında...
Replik
Nerdesin Be Birader?
İnsan kalbinin içinde mantık arayan avanaktır.
Ulyssess Everett McGill
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com