Doğu Yücel:
"Her macera zordur..."
Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Geçtiğimiz hafta vizyona giren "Okul" filminin senaryosuna imza atan Doğu Yücel, 'Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları' ile başlayıp 'Hayalet Kitap' ile devam eden yazarlık macerasını, yıllardır tutkuyla bağlı olduğu sinemaya taşımayı başarmış genç bir kalem. Yücel'le Türkiye'de genç bir yazar olmanın zorluklarını, hayallerini gerçekleştirmek için izlediği yolu, "Okul" filmini ve gelecek hedeflerini konuştuğumuz samimi bir söyleşi gerçekleştirdik...
Artık herkes “Okul”un öyküsünü çok iyi biliyor. Senin ‘Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları’ ile başlayıp ‘Hayalet Kitap’la devam eden, sinemasal öykü ve romanlarının beyazperdeye doğru bir sıçramaya yol açması okurların için çok da şaşırtıcı değil belki de. Tek şaşırtıcı olan, böyle bir olayın Türkiye’de gerçekleşmesi. Bizde genelde hayaller, yetenek ve atılan adımlar vardır, ama sonun bir türlü gelmeyeceğine dair bir tür karamsarlık da bununla birlikte gider; pek çok zaman bu karamsarlık nedeniyle gerekli adımları atmaya çekinir insanlar, özellikle de genç olanlar. “Okul”un vizyona girdiği bu dönemde, adım adım bu sona ulaşan biri olarak hislerini anlatabilir misin? Öncelikle hep bahsetmek isteyip de, sorusu gelmediği için bahsedemediğim bu konuyu açtığın için sağol. Gerçekten de böyle bir karamsarlık var. Bu umutsuzlukla beraber “zaten gerçekleşmeyecek, ne diye uğraşayım” tavrı da var ama. Türkiye’de sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmak, özellikle de herhangi bir sanatın alternatif bir yanıyla, ya da daha önce az denenmiş bir yanıyla uğraşmak daha da zor. Benim ilk kitabım üç yıl boyunca yayınevleri tarafından reddedildi. Bu noktada gençlerin erken pes ettiğini söyleyebilirim. Benim ilk kitabımın bazı hikâye ödülleri almış olmasına sürekli reddediliyordu, ama pes etmedim. ‘Hayalet Kitap’ın ilk taslağını bitirdiğimde henüz ‘Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları’ yayınlanmamıştı. Her zaman şöyle bakmak lazım, evet emeğimin karşılığını almıyor olabilirim; ama ben bunu kendi keyfim için yapıyorum, o yüzden durmamam lazım. İşte ben sanırım bu inatçılığın karşılığını şimdi alıyorum. Kitaplarım için de çok çalıştım, bu filmin gerçekleşmesi için de. Türk gençliğinde bir de tuhaf bir alışkanlık var, ezik bir millet olduğumuz için en ufak bir başarıyla yetinmeye çalışıyoruz. Ben eminim ki bu film projesine yapımcı destek verdikten sonra benim yerimdeki birçok kişi bununla hava atmayı ve dışarıda boy göstermeyi yeğlerdi. Ben Allahtan şeytana kulak vermedim, aylarca evden dışarı çıkmadım ve bu filmin gerçekleşmesi için senaryoyu nasıl daha iyi yapabilirim diye uğraştım. Şimdiki hislerim ise en büyük hayallerinden birini gerçekleştiren birinin hisleri nasılsa öyle. Bir sinema filmim var. www.imdb.com’a girip ismimi yazıyorum karşıma “Okul” çıkıyor. Bunlar beni çok mutlu ediyor. Filmi bugün basın gösteriminde perdede de izledin. ‘Hayalet Kitap’ı yazdığın zaman zihninde canlanan görüntüler, romanı senaryolaştırırken kurduğun çerçeve ve perdedeki film arasında bir karşılaştırma yapabilir misin? Sonuçta ortaya çıkan üründen memnun musun? Roman ve film birbirinden çok farklı. Kimse bunu megalomanlık olarak algılamasın, ama ‘Hayalet Kitap’ çok zengin bir metindi. Hikâyelerle, masallarla, günlük yazılarıyla, üçüncü tekil şahıstan, birinci tekil şahıstan anlatılan bölümlerle ilerleyen ilginç ve çok sesli bir anlatımı vardı. Bir filmde bunları yapmak çok zor, o yüzden ben ‘Hayalet Kitap’tan yola çıkarak başka bir hikâye yazdım. Ayrıca baştan itibaren ÖSS kabusuna değinmek istediğimiz için üniversite ortamında geçen olayları, liseye uyarladık. Bu noktada romanı yazarken kafamda kurduğum görsel dünya oluşmadı tabii. Ama senaryoyu yazarken düşlediğim atmosfer bence oluştu. Hatta daha iyisi bile oldu. Ben bu kadar Hollywood filmleri kadar kaliteli bir görsellik, bu kadar kaliteli bir ses çalışması, bu kadar usta işi bir yönetmenlik beklemiyordum. Sonuçta bu üründen memnunum. Ama tabii ki, Türkiye’deki olanaklar kısıtlı. Sadece olanaklar değil, sinemada para yok, o yüzden ben senaryoyu yazarken diğer yandan başka işlerimle uğraşmak durumunda kaldım. Taylan Kardeşler de pre-prodüksiyon aşamasında bir yandan dizi çekiyorlardı. Bu sanırım sadece Türkiye’ye özgü bir mecburiyet. Eğer sinema sektörü istediğimiz gibi olursa ileride bir senemizi sadece bir filme adayabiliriz. O zaman daha iyi işler çıkar. Ama başta da bahsettiğim gibi bu tip zorluklar kimseye engel olmamalı. Bize engel olmadı. Belki de daha rahat olsak daha kötü bir şey çıkardı, kimse bunu bilemez. Resmi olarak herhangi bir görevin olmamasına rağmen, çekimler sırasında sürekli ‘Okul’un setinde bulunduğunu biliyoruz. Kurguladığın öykünün, yarattığın karakterlerin canlandırılışına an be an tanıklık etmek nasıl bir deneyimdi. Setteki varlığının filme ne tür etkileri oldu? Başlangıçta ben de her gün gitmemin saçma olacağını düşünüyordum. Ama oradan ayrı kalamazdım. Maalesef hiçbir zaman doğru dürüst bir sinema eğitimi görmedim. (Sanırım kimse görmüyor:) ) O yüzden “Okul”un çekimlerini kendim için bir sinema okulu olarak gördüm. Eğer sette tek bir yönetmen olsa adamın aklından geçenleri okuyamazsınız, ama iki konuşkan yönetmen sette olunca, set bir anda sinema okuluna dönüşüyor. Bir sahneyi nasıl kuracaklarını izlemek bence çoğu sinema öğrencisinin şahit olması gereken bir durum. Bunun dışında orada bulunmamın filme etkisi büyük oldu. Bazı diyalogları çekilirken beğenmedik ve anında değiştirdik mesela. Sonra daha önce bahsettiğim zorluklardan biri çekim süresiydi. 26 günde bu filmin çekimlerinin bitmesi gerekiyordu. Mesela bir gün bir sahneyi çekerken görüntü yönetmenimiz Soykut Turan “güneş gitmek üzere, bu sahne de uzun, çekemeyiz” dedi. Durul ve Yağmur geldiler, “ikiye bölsek olur mu” dediler. Ben baktım, “Olur” dedim. Diyalogları değiştirip sahneyi ikiye böldüm, Umut karakterinin ilk defa Güldem’le konuştuğu yer orijinal senaryoda farklı bir yerdeydi. Ama ilginçtir böyle daha iyi oldu. Karakterlere gelecek olursak… Bence mükemmel bir kasting yaptık. 150’nin üzerinde genç oyuncu denendi. Hepsinin video kameralarla görüntüsü kaydedildi ve elemelerden geçenlere senaryonun bazı sahneleri verilerek seçme için prova yapıldı. Bu provaları izlemek eğlenceliydi. Gökalp rolü benim için çok önemliydi mesela. Zor bir karakterdi, Burak Altay’ı son anda bulduk. Onun benim yazdığım replikleri okuması garip bir duyguydu. Diğer karakterlerden Güldem’i Nehir kılığında izlemek de enteresan bir duyguydu. Ama bu duyguları anlatmak için sanırım yerimiz yeterli değil:) Taylan Kardeşlerle, ilk senaryosunu yazan biri olarak çok yakın bir ortaklık kurduğunu biliyoruz. Ben bu deneyimi, ilk senaryolarını Atıf Yılmaz’a yazan Barış Pirhasan’ınkine benzetmek istiyorum; tabii ki üretim sürecindeki ilişkiniz ondan çok daha az mesafeli ve yakın olmalı. Taylan Kardeşlerle, filmin müziklerini kimin yapacağına dek birlikte karar verdiğiniz bir ortaklık kurmak, set deneyimi olmayan biri olarak seni şaşırttı mı? Bu ilişkiyi kurmada, deneyimsizlik nedeniyle kendine güven sorunu yaşadığın oldu mu ya da seni rahatsız eden bir şeyler var mıydı? Her şey çok doğal gerçekleşti. Tanıştık, ben önce onlara “abi” diyordum, onlar bana “manyak mısın olm, abi deme artık” diyorlardı, ben yine aralarda “abi” demeye devam ettim ve sonra enseye tokat olduk :) Bence çok sağlıklı bir biçimde bir projeyi yürüttük. Ciddiyeti ve bu projenin gerçekleşeceğine duyduğumuz inancı hiçbir zaman kaybetmedik. Türkiye’de “motor” denmeden bir saat önce bile filmler iptal olabiliyor. Biz hep bunun gerçekleşeceğine inandık ve buna göre hareket ettik. Bu süreç içinde güven sorunu değil de, başka şeylerle bağlantılı bir korku hissettim. Her hikâyeyi yazmadan önce böyle bir korku hissiyle doluyorum zaten. Acaba kafamdaki hikâyeyi başarılı bir şekilde aktarabilecek miyim korkusu bu. Filmde ise bu korkuyu çok daha şiddetli hissettim. Çünkü sorumluluğum daha büyüktü. Çok büyük bir kitle başarı bekliyordu bu projeden. Ayrıca yazarken sadece kendinize karşı sorumlusunuz, bu defa ise iki yönetmen beni bekliyordu. Bir prodüktör de parasını senaryo bitmeden riske atmıştı. Bu bir baskı unsuru oldu tabii. Tecrübeli bir yapımcı, son derece yetenekli iki yetenek olunca, ben de bazı konularda ısrarlı olunca tabii ki bazı tartışmalar çıktı. Ama her kolektif sanat eserinin yapımında böyle şeyler olur ve bunlar eğer sağlıklı tartışmalarsa o eserin daha iyi olmasını sağlar. Ayrıca her hikâye, her roman da ayrı bir maceradır. Ve her macera zordur. Filmin yapımcısı Sinan Çetin’in sinema ve televizyonculuk alanında Türkiye’de ne kadar iddialı bir isim olduğunu herkes biliyor. Senaryo ya da çekim aşamasında Çetin’in filme herhangi bir müdahalesi oldu mu? Olduysa sen bu müdahaleleri nasıl değerlendiriyorsun? Sinan Çetin de sonuçta bu filmin yapımcısı. Yapımcı demek sadece parasını veren ve “alın çekin” diyen bir tip demek değildir. Sinan Çetin’in bazı müdahaleleri tabii ki oldu. Bunların büyük bir kısmı bence filmin daha iyi olmasını sağladı. Ama dürüst olmam gerekirse, bir müdahalesi pek hoşuma gitmedi. Allah’tan çok önemli bir sahne değil :) Şunu da söylemem gerekiyor, böyle bir projeye destek vererek Sinan Çetin bence büyük bir takdiri hak ediyor. Ayrıca bu onun bir projesinin ikinci filmi. Bu projeye göre Sinan Çetin beğendiği yönetmenlerin ilk filmlerine yapımcı oluyor. “Tramvay” da bu projeye dahil, henüz gösterime girmeyen bir film. Zamanında yapımcı bulamadığı için büyük hüsranlar yaşamış, o yüzden genç insanlara destek oluyor. Bu da bence Türk sinemasının bir sektöre dönüşmesinde çok önemli bir adım. Senin İngilizce’yle de aranın gayet iyi olduğunu biliyoruz. “Okul”un yurtdışında da ticari dağıtım imkanı bulacak bir film olduğunu göz önünde tutarsak, filmin yurtdışında alacağı tepkilere göre, yurtdışı projeler için de senaryo yazma gibi bir vizyonun var mı? Açıkçası var. Zaten ‘Hayalet Kitap’ın hikâyesine o kadar güveniyordum ki, Darren Aronofsky (“Pi” ve “Bir Rüya İçin Ağıt” filmlerinin yönetmeni – N.Ö.) If İstanbul Bağımsız Film Festivali için geldiğinde hemen ona İngilizce özetini vermiştim. Bir yanıt gelmedi tabii :) Ama böyle bir hedefim var. Çünkü Türkiye’deki bu kıskançlık, birileri bir iş başardı mı ona bok atma ortamından çok sıkıldım. Bizim filmimiz daha vizyona girmeden orada burada önyargılı eleştiriler çıkmaya başladı. Hatta daha film çekimleri başlamadan başladı bu eleştiriler. Bu hem emeğe karşı bir saygısızlık, hem de tamamen sanatçıların şevkini kıran bir durum. Böylesine negatif bir ortamda, Türkiye gibi sanat konusunda dertli bir ülkede bir sanat eseri çıkarmak için hayatının belli bir bölümünü o işe adayan insanlar nasıl iyi işler çıkartabilir ki? Yazmaya başlamadan önce acaba ekşi sözlükçüler ne der, eleştirmenler ne der, bilmem ne ne der soruları beliriyor ister istemez. Bu bir insanı sandığınızdan çok daha fazla kısıtlıyor. Oysa www.imdb.com’un forumuna bakıyorum, gayet düzeyli tartışmalar var orada. Kimse önyargılı davranmıyor, kimse “Taylan biraderler mi, Coen kardeşlerin taklidi mi hahaha” gibi çirkin espriler yapmıyor. Eleştiriye açık olmak lazım ama bizim milletimiz sadece eleştirmek için eleştiriyor. Böyle bir eleştirinin sanatçının kendi hatalarını görebileceği nitelikli bir metin olmasına imkan yok ki. Neyse… kısacası benim en büyük hayallerimden biri Hollywood’da çekilecek bir filmin senaryosunu yazmak. Bu on sene sonra veya yirmi sene sonra gerçekleşir mi bilmiyorum? Belki de aptalca bir hayal, ama ben bunun için uğraşacağım. Bundan sonra öykü ve roman yazmanın dışında profesyonel olarak senaryo yazmayı da düşünüyor musun? Aldığın herhangi bir teklif oldu mu? Teklifler geliyor. Ben kendi yarattığım projelerle çıkmak istiyorum. Dizi olsa bile seneler sonra hatırlanabilecek bir proje olması ve benim aklımdan çıkması gerekiyor. Ama öncelik her zaman sinema ve edebiyatta. Eğer “Okul” başarılı olursa, Stephen King modeli gibi bir roman, sonra onun uyarlaması şeklinde ilerleyebilirim. Ama tabii bu da bir hayal :) Son olarak her senaristin karşılaştığı klasik soruya gelelim. “Okul”un setinde de bulundun. Bu, masa başından kalkıp sette aktif bir rol alma isteği yarattı mı? Hadi daha açık soralım, gerekli koşullar oluşursa yönetmenlik yapmayı düşünür müsün? Yönetmenlik öncelikle çok teknik bir iş. Benim kafam pek basmıyor o konulara. Mizansen kurma falan hadi neyse, denenerek öğrenilir falan filan. Ama filmlerin kaliteleri, ışık, vesaire… onları öğrenmem için kırk fırın ekmek yemem lazım. En zoru da insanları yönlendirmek. Sürekli emir vermek zorunda kalmak. Bunlar benim karakterime uygun davranışlar değil. Ama dediğim gibi, gelecekte ne olur bilinmez. Çok güvendiğim bir senaryoya kimse inanmazsa dellenip o zaman ben çekerim, diyebilirim :)
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Ne Yaptığını Biliyorum ( 4 Aralık 2008 22:00 CNBC-e)
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.
Replik
Saklı
Geç gelmesi hiç gelmemesinden iyidir.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com