
Oscar konusunda iddialı pek çok film Toronto’da ciddi bir sınavdan geçti ve bu sınavın sonunda bazıları daha vizyon yüzü görmeden büyük ödüllerden yana şansını yitirdi gibi. İşte eleştirmenlerden pek de iyi not alamayan filmler.
Elizabeth: Altın Çağ
“Oscar’a Doğru” köşesinde ilk yazımda belirttiğim gibi bu filme zaten şüpheyle yaklaşmak gerekiyordu. Filme ılımlı yaklaşanlar yok değil ancak ciddi anlamda aşağılayanlar ve nefret edenler de var. Bu elbette büyük kategoriler için filmin şansını oldukça düşürmüşe benziyor.
İngiltere krallığının en ünlü tarihi figürlerinden Elizabeth’in tahtındayken ülkeye yaşattığı altın çağı anlatan filmin genel anlamda tarihi olaylar arasında kaybolduğu ve bunları büyük bir curcuna içinde anlatırken herhangi bir konu da derinleşemediği filmin en büyük sorunu gibi gözüküyor.
Yine de filmin teknik anlamda, özellikle de makyaj ve kostüm dallarında adaylık alabileceği belirtiliyor. Aslında bu manzara bize iki sene önceki “Bir Geyşanın Anıları” (Memoirs of A Geisha, 2005) durumunu tekrar yaşatabilir.
Rob Marshall’ın yönettiği film oldukça vasat bulunmuş ve gişede de bekleneni verememişti ancak teknik kategorilerde yapılan zanaat Akademi tarafından görmezden gelinmemiş ve film Sanat Yönetmenliği, Görüntü Yönetmenliği ve Kostüm dallarında olmak üzere 3 Oscar kazanmıştı.
Elizabeth: Altın Çağ (Elizabeth: The Golden Age) için de aynı şey geçerli olabilir. Hatta bu sefer elimizde daha şanslı bir film var. Zira filmi beğenmeyenler bile başroldeki Cate Blanchett’in performansını öve öve bitiremiyorlar.
Blanchett’in güçlü karakteri şu ana kadar ufukta gözüken en önemli kadın karakter. Özellikle öne çıkan diğer filmlere baktığımızda erkek karakterlerin ön planda yer alması oyuncunun yarıştaki vazgeçilmezliğini daha da artırıyor şüphesiz. Tabii uzun sonbahar ayları boyunca önümüzde ne çıkacağı bilinmez ama Cate Blanchett, şu ana kadar bu filmden yara almamış tek şey ve adaylığı da hala cepte gözüküyor.
İçindeki Yabancı
Usta yönetmen Neil Jordan’ın (The Crying Game, Mona Lisa) son filmi İçindeki Yabancı (The Brave One) da bu sene festivalde tökezleyenler arasındaydı. Filmin özellikle Jodie Foster ve iki yıl önce “Hustle & Flow” (2005) ile “Çarpışma” (Crash, 2004) sayesinde akademinin gözüne giren Terence Howard gibi iki iyi oyuncuya sahip olması ödül radarına girmesini sağlıyordu.
Ancak bu ‘sevgilisini öldürenlerin intikamını almak için silaha sarılan kadın’ hikayesi yeterince etkileyici bulunmadı. Foster’ın performansı için kötü sözler sarf edilmedi tabii ki ancak 90’ların sonlarından beri dişe dokunur bir performansını göremediğimiz Foster’ın adaylığa taşınması gibi bir şey henüz söz konusu değil. Filmin gişedeki durumu o kadar fena gözükmüyor ancak bu filmin tutunabileceği bir dalı da yok gibi. Yani Foster, Blanchett kadar şanslı değil.
Rendition
İşte her yönüyle Oscar’a yem olarak hazırlanmasına rağmen duvara feci çakılan bir film. Geçtiğimiz sene En İyi Yabancı Film Oscar’ını kazanan Tsotsi’nin (2005) yönetmeni Gavin Hood’un kamera arkasında yer aldığı ve Reese Witherspoon, Jake Gyllenhaal ve Meryl Streep gibi isimleri vitrine çıkaran “Rendition” festivalde dudak burkulan filmlerden birisi oldu.
Amerika’nın 11 Eylül sonrası giderek sertleşen politikalarını eleştiren filmin genel anlamda basit bir gerilim olduğu ve senaryosunun da yeterince güçlü olmadığı belirtiliyor. Filmin kadrosundan en beğenilen isimse “Sınırları Aşmak” (Walk The Line, 2005) ile ilk Oscar’ını kazanan Reese Witherspoon. Oyuncunun oldukça sığ bir karakteri canlandırmasına rağmen son derece etkileyici olduğu belirtilmiş. Akademinin ne yapsa aday gösterdiği Meryl Streep ise “Mançuryalı Aday” (The Manchurian Candidate, 2004) benzeri performansı çok da büyük bir hayran kitlesi yaratmamış gibi gözüküyor.
“Reservation Road”
2004’te “Hotel Rwanda” ile çok güçlü övgüler alan senarist yönetmen Terry George, bu sefer beklentileri karşılayamamış gözüküyor. Joaquin Phoenix ve Mark Ruffalo gibi günümüzün iki değerli oyuncusunu karşı karşıya getiren film genel anlamda fazla melodramatik ve orijinallikten de yoksun bulunmuş gibi gözüküyor.
John Burnham Schwartz’un romanından uyarlanan filmin şu aşamada Oscar yarışında pek şansı var gibi gözükmüyor. Özellikle bu sene yarışa dahil olan pek çok Erkek Oyuncu olduğunu da düşünürsek Phoenix ve Ruffalo’nun bu filmle adaylık kapması da oldukça zor gibi.
“Margot at the Wedding”
İlk filmi “Mürekkep Balığı ve Balina” (The Squid and the Whale, 2004) ile oldukça büyük ilgi görmüş olan Noah Baumbach’ın ikinci uzun metrajı “Margot at the Wedding” de festivalden tam olarak umduğunu bulamadı. Ancak yine de bu filmin diğerleri kadar büyük bir hayal kırıklığı yaratmadığını görmek mümkün. Ayrıca bu tarz aykırı bağımsız işlerin her zaman belirli destekleyicileri olduğunu düşünürsek senaryo adaylığı gibi bir durumla karşılaşmak mümkün. Ayrıca bu seneki ana kadın karakter kıtlığında Nicole Kidman için hala bir şans var diyebiliriz. İşler yolunda giderse belki sınırdan bir adaylık kapabilir. Ancak eleştirilere bakarsak Kidman’dan ziyade Jennifer Jason Leigh’in yardımcı kadın oyuncu dalında daha çok şansı varmış gibi gözüküyor.
“In the Valley of Elah”
Paul Haggis’in yeni filmi daha önce de yazdığım gibi Venedik’te tam istediğini bulamamıştı. Aynı durum Toronto için de geçerli gözüküyor. Film daha önceki seviyesinden ne aşağıya indi ne de ek prestij kazanabildi.
Yine de hala senaryo için ufak bir şansı olabilir gibi gözüküyor. Film belki büyük kategoriler için şansını kaybetmiş olabilir ancak Toronto çıkışında herkesin ağız birliği etmişçesine Tommy Lee Jones’dan bahsetmesi oyuncunun ‘en iyi erkek oyuncu’ kategorisinde şansını yükseltmiş gibi gözüküyor. Susan Sarandon, Jones kadar ilgi görmese de ‘yardımcı kadın oyuncu’ kategorisi için hala küçük bir umudu var.
Genel olarak bakıldığında bu sene Toronto’dan hüsranla çıkanların yine de bir yerlerden Oscar’a tutunma şansı var gibi gözüküyor. Ancak genel bir manzara oluşturmadan önce festivalde parlayanlara da bir göz atmak gerekiyor. Toronto’nun galiplerini de bir sonraki yazımızda inceleyeceğiz.


TV 8'de bu akşam 23:00'da Alejandro Gonzales Inarritu’nun ilk yönetmenlik çalışması olan Paramparça Aşklar Köpekler (Amores Perros, 2000) ekrana geliyor.

Bu açıklanamaz, ama hissedersin. Hayatin boyunca dünyayla ilgili bazı şeylerin yanlış olduğunu hissetmişsindir.. Ne olduğunu bilmezsin, ama o ordadır; beynine saplanmış bir kıymık parçası gibi... Seni deli eder...
Morpheus










