
Yol filmlerini oldum olası sevmişimdir ancak "Into the Wild" bir yol filminden öte aile ilişkilerini ve yalnızlığı derinlemesine sorgulayan bir dram aslında.
Böyle filmler insanı bir yerlere çağırır, bir şeyler yap der, bir mesaj verip hayatı sorgulatır ya da izledikten sonra farklı şeyler hissettirir.
İşte"Into the Wild" bu noktada National Geographic’ten fırlamış bir belgesel edasıyla karşımıza çıkarak kendini bulmaya çalışan bir gencin öyküsünü eşsiz doğa görüntüleri eşliğinde sunuyor bizlere. Görüntülere dalıp gitmemek, doğanın ortasındaki sadeliği ve özgürlüğü anlamamak mümkün değil zira karakterlerden çok görüntüler konuşuyor sanki.
Cristopher’ın kendini ve özgürlüğünü aradığı bu uzun yolculukta karşısına çıkan karakterlerin hepsi ona bir şeyler katıyor ve her ayrılışta onu kaybetmenin verdiği acı bizzat karakterler tarafından vurgulanıyor. Her yerde herkese kendini sevdiren bu genç adam bir şekilde birilerinin hayatına teğet geçiyor, insanlarda izler bırakıyor yaptığı yolculuk boyunca. Bölüm bölüm ilerleyen hikayede sürekli Cristopher’ın ailesinin geçmişine ait trajik flashbackler ile karşılaşıyor, bavulu alıp kendini yola vurmasının altında aslen daha derin ailevi sebeplerin yattığını idrak ediyor ve kaçışın ailesinden olduğu kadar hem kendisinden hem de çevresinden kaynaklandığını gözlemliyoruz.
Cristopher bir nevi kendini özgürleştirmeye çalışıyor modern yaşamdan tümüyle kaçıp kendini doğaya vurarak. Özellikle Ron Franz (Hal Holbrook – En iyi yardımcı erkek oyuncu dalında kendisi bu sene güçlü adaylardan biriydi) ile olan diyaloglarında modern yaşamdan dem vurup “kariyer yeni yüzyıl icadı benim bunlara ihtiyacım yok” gibi boyundan büyük felsefi ifadeler kullanarak kendini haklı çıkarmaya çalışıyor. Okudukları , yaptığı alıntılar, edebi kişiliği Cristopher’ın kaçışındaki nedenleri anlamamıza yardımcı oluyor birkaç sahnede. Ancak aile ile ilgili flashbackler bir süre sonra sıkıcı olmaya ve boğmaya başlıyor çünkü doğanın ortasındaki maceralardan bir anda dumanı tüten bir aile kavgasına geçiş pek de zevkli değil.
Filmden bahsetmişken müziklerine de değinmeden edemeyeceğim. Eddie Vedder’ın prodüktörlüğünde hazırlanan soundtrack gerçekten harika bir eser olarak raflardaki yerini aldı. Özellikle “Hard Sun” gerek sözleri gerekse 90 ların Grunge esintileriyle filme ayrı bir tat katıyor ve final sahnesinde minibüsün camından görünen güneşin eşliğinde çalarken insanı derinden etkiliyor. Akademi her zamanki gibi müzikallerden yana şansını kullanmasaydı aslında Into the Wild’ın en iyi müzik dalında “Hard Sun” ile aday olması gerçekten şık olurdu.
"Into the Wild" görsel zenginliğinin yanı sıra aile kavramını ve yalnızlığı sorgulayan senaryosu ile gerçekten etkileyici bir yapım olarak değerlendiriliyor. Sonunda ise hayatta kalma mücadelesi veren Cristopher’ın kitaplardan birinin arasına karaladığı “Özgürlük ancak paylaşıldıkça güzel ” notu aslında her şeyi özetliyor.
Eddie Vedder’ın da şarkısında söylediği gibi :
"There's a big
A big hard sun
Beating on the big people
In a big hard world..."


Radha Mitchell, Sean Bean ve Laurie Holden'ın oynadığı Sessiz Tepe adlı korku filmi bu akşam Kanal 1 ekranlarında...

Bu hayatta önemli olan ne umduğunuz ya da ne hakettiginiz değil - önemli olan ne aldığınız...
Frank T. J. Mackey











