
Türk Seyircisinin de büyük beklentilerle beklediği ve geçtiğimiz hafta salonlara gelmiş olan Amerikan Gangsteri'nin o kadar çok reklamı yapıldı, hakkında o kadar çok yazı yazıldı ki, zannedersiniz ki karşınızda bir şaheser var. Büyük stüdyoların bilindik taktiklerle, yani iyi (!) yönetmen ve Oscar’lı oyunculardan oluşturdukları kadro ile insanları sinema salonlarına çekme çabasını fiyaskoya davet çıkarmaktan başka birşey olmadığını göreceksiniz.
Amerikan Gangsteri'ni acımasızca eleştirmek ne kadar kolaysa bu kadar sağlam bir malzemeyi de bu denli heba etmek de her yiğidin harcı değildir. Fakat popüler sinema kültürünün kolay tüketime bir hizmet olsun diye geliştirdiği bir takım kalıplar bu heba etmeye son derece müsait olduğundan, “American Gangster” gibi filmlerin gösterime girmeden önce şişirilip şişirilip, salonlara uğradığında balon gibi patlaması boşuna değildir. “Hacmi” gittikçe büyüyen ama içi de aynı orantıda boşalan filmler 2007 yılında sürüsüne bereket gösterim şansı buldu.
Her ne kadar bizde bu sene gösterim şansı bulsa da Ridley Scott’un son marifeti bu kötü filmler zincirine eklenecek ve kendi filmografisindeki en zayıf halkalardan bir tanesi oluşturacak kanımca. Önceki filmlerinden (Kingdom Of Heaven, Black Hawk Down, Gladiator, vs.) de alışık olduğumuz üzere, yönetmen yine konuyu uzunca anlatmayı tercih etmiş ve filmin süresine gereğinden fazla uzatmış. Bu sebeple de yer yer oldukça sıkıcı olan filmden de kopmamak için gayret etseniz de ipin ucunu kaçırıyorsunuz.
Bu da konunun çok karmaşık olmasından, ya da alt metnin okumaya kapalı olmasından veya derin anlamının kavrayamamaktan ileri gelmiyor. Konuyu her gazete/dergi köşesinde okumuşsunuzdur. Fakirlik içinde büyüyen Frank Lucas mahallesine (ki burası siyahilerin mesken tuttuğu Harlem’dir) Uzakdoğudan getirdiği uyuşturucu maddenin çok “tutması” sonrası giderek güçlenir ve zamanla mekanın ağır “abisi” olur. Ailesini de yanına alan ve işleri iyice büyüten Frank’in karşısında ise onun kadar gözü kara Dedektif Richie Roberts vardır. Tipik bir Amerikan rüyası tasviri.
Kedi – Köpek kovalamacasının sonunda Frank yakalanır ve Dedektif Roberts ile işbirliği yaparak sokakları temizlemesine yardım eder. Gerisi bildiğiniz terane.
Filmden her ne kadar kopmalar yaşansada temelde hiçbir şey kaçırmıyorsunuz, çünkü hikaye öylesine yüzeysel ve klişelerle dolu ki, önceki filmlerde izlediğiniz herşey bir bir ekranda tezahür ediyor. Filmde ipin ucunu kaçırmamız da biraz bundan ileri geliyor.
Hiçlikten gelip uyuşturucu ticareti sayesinde zenginliğe adım adım yaklaşasan Frank Lucas, güzel ve genç bir sevgili, uyuşturucuyla özdeşleştirilmiş bir yığın stereotipin resmi geçidi, Anne – oğul çelişkisi, aile kavramına yapılan vurgu, vs. vs...
Bunun yanı sıra daha yumuşak rollerin adamı olan Denzel Washington sert adam tiplemesini canlandırırken inandırıcılıktan uzak. Hip-Hop şarkıcılarının resmi geçidi şeklindeki diğer oyuncu seçimleri ise bu filmi beslendiği gerçekçiliğin uzağına taşıyor. Russell Crowe ise gittikçe üzerine yapışan asabi, gözü kara ve hırslı tiplemesini tekrarlıyor ve olduğu yerde saydığı gibi filme sıfır katkıda bulunuyor.
Filmin bana göre tek artısı son zamanlarda da oldukça gözde olan yetmişli yıllar modasını (gerek dekor, gerek kostüm olarak) perdeye başarılı bir şekilde aktarması. Bunun dışında ne o dönemin ruh halini yansıtmaktan ne de harika müziklerinden faydalanmak gibi bir amacı yok filmin.
Yolundan gittiği “atalarından” (Scarface, French Connection, vs.) hiçbir şekilde nasibini alamamış ve bize yenilik anlamında hiçbir şey sunamayan Amerikan Gangsteri'ni benim gibi düşük beklentilerle sinema salonunun yolunu tutanlar pek de hayalkırıklığına uğramayacaklar. Siyahların tarihini, kültürünü veya yaşayış biçimini (her ne diyorsanız deyin) anlatan bir beyaz adamın ne kadar başarılı olabileceğini önceden kestirmek güç değil.
Popüler sinemanın ne kadar dayatmacı, yüzeysel ve çabuk tüketilen bir araca dönüştüğün en iyi kanıtı amerikan gangsteri ve artık kendi havasını bile taşıyamayacak şişen bir balona dönüştüğünün göstergesi aynı zamanda.
İyi seyirler.


Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.

Gerçek kaybeden kazanmayan değildir. Gerçek kaybeden; kaybetmekten o kadar korkar ki kazanmayı denemez bile.
Alan Arkin










