
“Devrimi gerçekleştiren kimdi? Geçici bir barış uğruna kendini feda eden Neo’mu? Sahi ‘Mesih’ neyi değiştirdi; Matrix yok olmadı, Zion’daki yönetim biçimi hala seçkinlerin egemenliğine dayanıyordu, tarlalar yerli yerinde duruyordu. Makineler insanlardan daha büyük bir tehdit karşılığında onunla anlaşma yapmadılar mı?”
İlk filmin gerçeklik üzerine yoğunlaştığını düşünürsek ikinci ve üçüncü filmde varoluş sorusu daha ön plana çıkıyordu. Kader karşı konulamaz bir kuvvet miydi yoksa her şey bizim seçimimize göre yeniden mi şekilleniyordu? Niçin var olduğumuzun cevabı ilk filmde zaten verilmişti.
İkinci ve üçüncü filmde bu daha da kesinleşti. Varoluşumuzun nedeni bizim için çizilen kaderi yaşamaktı. Kaderimizde ise küçük veya büyük de olsa kendimizden daha yüce bir amaca ulaşmak için bize çizilen yolda gerektiğinde varlığımızı feda etmek vardı.
Bu alt metin Amerikalıların hiç de alışık olmadığı bir kavramdan söz ediyordu. İnsanlar kaderlerine boyun eğmek dışında bir şey yapamıyorlarsa özgürlük neredeydi?
Özgürlük seçim yapabilme yetisiydi. Reloaded ve Revolutions’ta sıkça vurgulanan seçim yapabilme yetisi, varlığımızın ispatıydı. Seçim yapabilmek ise kendini tanımaktan geçiyordu ve asıl sorun yaptığın seçim değil o seçimi neden yaptığın sorusuydu.
Diğer bir değişle kadere boyun eğmek fakat kaderin getirdiklerini de sorgulamak gerekirdi. Revolutions ‘Mesih’in bir önceki filmde yaptığı seçimlerin sonucu nasıl değiştirdiğini gösteriyordu. Böylece film Holywood sinemasının her zaman yaptığı gibi ikili bir okuma sunuyor, nabza göre şerbet vererek hedef kitlesini genişletiyordu. Kaderimiz önceden yazılmış olsa da hala seçim şansımız var, güvenli hayatlarımızla devrim yapmak arasında, mavi veya kırmızı hap, gerçeklik veya fantezi, varlık yada yokluk arasında.
Sonu
Neo, karşımıza ilk çıktığında ‘Dünya’daki varlığını anlamlandırmak için çabalayan, birisi tarafından bulunarak yol gösterilmeyi bekleyen ‘Kahin’in deyimiyle kafası karışık ve titrek bir yeniyetmeydi.
İlk filmde yapabileceklerini keşfetti, ikincisinde varlığının nedenini öğrendi. Üçüncüsünde ise kendisini makinelerin ve insanların günahları uğruna feda ederek kurtuluşu sağladı.
‘Kim olduğunu düşünmek yerine kim olduğunu bilmeyi tercih etti’ Onunla birlikte ‘Ajan Smith’ de olgunlaştı, giderek daha çok insana benzedi ve ikinci filmin sonunda etten kemikten bir insana dönüştü.
İlk filmde insanları virüs olarak gördüğünü söylerken ironik bir şekilde kendisi bir virüs halini aldı. Devrimi gerçekleştiren kimdi? Geçici bir barış uğruna kendini feda eden Neo’mu? Sahi ‘Mesih’ neyi değiştirdi; Matrix yok olmadı, Zion’daki yönetim biçimi hala seçkinlerin egemenliğine dayanıyordu, tarlalar yerli yerinde duruyordu. Makineler insanlardan daha büyük bir tehdit karşılığında onunla anlaşma yapmadılar mı?
Devrimi gerçekleştiren ‘Ajan Smith’ti... ‘Ajan Smith’ sisteme karşı koyan en büyük güç olarak devrimini gerçekleştirdi.
Bu da özgürleşme anlamında yapılan bir hareket değildi. Böyle bir aykırılığın Holywood filminde yer alması beklenemezdi zaten. Bu durumda senaristler Smith’in devrimini Neo’yu yok etmek amacıyla birleştirerek tek bir kişiye indirgediler. Böylece başkaldırış sisteme karşı değil bireye karşı olacaktı. Buraya da bir ikili okumayı eklemeyi ihmal etmediler tabii: Smith programları değiştirip uyarlamıyordu, hepsini kendisinin bir kopyası haline getiriyordu.
Sıkça ‘ben’ kelimesini kullanması tesadüf değildi. Smith’in yok olması da ben merkezci bir anlayışın yok edilerek toplumsal bir anlayışın olumlanması şeklinde yorumlamaya açıktı. ‘Smith’, kayıtsız şartsız egemenliğini sağladığı anda insanoğlu ve makinelerin basit bir hilesi sonucu ortadan kaldırıldı. Sonuçta ‘Matrix’, ‘Zion’ ve ‘Makinelerin Şehrinde’ değişen hiçbir şey olmadı ve filmin sonunda doğan güneş bizlere umut vermek için atılan küçük bir yem olarak kaldı.
Matrix serisi, hem kendi anlatı yapısında hem de başarı grafiği incelendiğinde doğanın basit bir gerçeğine uyum sağlıyordu: ‘Tıkanmanın olduğu yerde hızla çoğalma hastalıklı ve düzensiz bir hareketlilik vardır.
Canlı bir biçimin düzensizleştiği yerde, genetik bir kuralın işlemediği bir yerde hücreler düzensizlik içerisinde hızla çoğalmaya başlarlar. Tıpkı kanserde olduğu gibi. (*)’ Zamanla filmdeki tüm temsil ve karşı temsiller kabul görerek meşrulaştılar. ‘Neo’ hayranları olduğu kadar ‘Smith’ hayranları da ortaya çıktı. Dünyanın tüm makineleri estetikleşti. Oysa ki estetik insana özgü bir kavram değil miydi? Programın çocuğunu sevdiğini söylemesi ve onu kurtarmak için kendisini feda etmesi insanı bir gösterge değil mi? Oysa ki sanal bir zeka buna sahip olduğunda insanın biricikliğinden söz etmek anlamsızlaşır.
İzleyici olarak da yok olan programlarla özdeşleşmemiz kolaylaşır. Çünkü günümüzde olduğu gibi ideolojik uçurumlar ortadan kalktıkça dost veya düşman, iyi veya kötü de bir olmuştur. ‘Trans Politik’ süreç içerisinde herkesin söylediği doğru herkesin söylediği geçerlidir. Sonsuza kadar sürecek kendini yenileme yolculuğunda çıkış yolu aramak da aptallık olur. ‘Simith’in dediği gibi varoluşun tek bir nedeni var, o da yok olmak ise aradakilerin önemi kalmıyor. Benim yazım da gelişme gösteremediği gibi aslında başladığı anda bitiyor.
* Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı: Aşırı Fenomenler Üzerine bir Deneme, Ayrıntı Yayınları 1995, s 21


Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.

Bir topluluğu kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten kolaydır. Bir topluluğun ortak bir amacı vardır. Bireyin amacı ise her zaman için şaibelidir.










