
Uyarı: Program Yanıt Vermiyor, Devrim Gerçekleşmedi!
Yayınlandığı dönemde dünya çapında yüzbinlerce kişiyi etkisi altına alan Matrix fırtınası üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin kimiler için popülerliğini hala kaybetmedi.
Dört yıllık macera Wachowskiler'in "bütünleşme umudu" üzerine kurdukları son yapım ile aslında serinin tek bir film olarak algılanabileceğini gösterdi: “Olanlar hakkındaki sınırlı bilgimizle olabilecekler hakkındaki sınırsız inancımızın sentezinden oluşan bir bütünlük."
Başlangıcı
Bilgisayarların ve bilgisayar ağlarının kullanımının yaygınlaşmasıyla 90’larda ortaya çıkarak giderek yaygınlaşan sanal gerçeklik kavramı ‘Matrix’ vizyona girdiğinde (1999) doruk noktasına ulaşmış, yeni binyıla girerken gerçekleşeceği öngörülen dijital kıyamet, neredeyse tüm yaşamın sona ereceği ‘organik kıyamet’ kadar önemli olarak görülmeye başlamıştı.
Gazetelerde, internette tanışıp evlenen, yaşamını insanlara kapalı bir şekilde sadece interneti kullanarak sürdüren, gerçeği yerine sanal seksi tercih eden insanların haberlerini okuyorduk. İnternette örgütlenen gruplar sanal bir anarşi yaratıyor, hackerlar olmayan bir dünyada kendi krallıklarını ilan ediyordu. Siber punk adında bir alt kültür oluşmuş ve genç nüfus arasında hızla yayılmaya başlamıştı.
Bilginin hızla ve kolaylıkla paylaşılabilir hale gelmesi, sınırları ve yaş faktörünü ortadan kaldırması, bilgisayarın ve internetin sunduğu sınırsız özgürlük hakkı milyonları tuzağa düşmüş, kıstırılmış, sınırlandırılmış hayatlarından çekip çıkartıyor; başka bir evrenin, başka bir dünyanın varlığını düşleyen ozanların hayalleri gerçek oluyordu. İnternetle ilgili kanunların henüz çıkarılmadığı bu dönemde insanlar ‘Matrix’e zaten hazırdı. Yalnız filmdekinin aksine özgürlük, gerçek yaşamda değil sanal gerçeklikte elde edilebilen bir kavramdı.
Bu dönemdeki gelişmelere sinema sektörü açısından bakarsak eğer, bir taraftan sinemada bilgisayar destekli efektlerin kullanımı ve sanal oyuncuların oynaması tartışılırken, diğer taraftan farklı türlerin bir araya gelmesiyle oluşan, postmodern yapının bir yansıması olan yeni türler deneniyordu...
Sinemada teknolojinin kullanımı özellikle pahalı Holywood prodüksiyonlarının vazgeçilmez parçalarından birisi haline gelmişti. Yıllar önce yönetmenlerin akıllarına bile gelmeyecek kamera açıları, aydınlatma teknikleri ve (‘Matrix’deki kullanımıyla devrim niteliğinde olan) ‘Kurşun Zamanı’ olarak adlandırılan ağır çekim yöntemleri, sinema ve gerçeklik ilişkisini giderek daha ince bir çizgiye dönüştürüyordu.
Holywood’un ‘rüya makinası’ olduğu yönündeki inançtan hareket edersek bu ulaşılmak istenen ve beklenen bir sonuçtu. ‘Matrix Revolutions’da bir adım daha ileri giderek perdede gerçek olanla sanal olan arasındaki farkı ortadan kaldıran bu teknik, Oscarlı görsel efekt uzmanı John Gaeta tarafından ‘sanal sinematografi’ olarak adlandırılıyordu.
Filmde Neo’yu canlandıran Reeves bile bir röportajında bu tekniğin yönetmene verdiği üstünlüklerden söz ederek oyuncunun etkinliğini azalttığından dem vuruyordu. Gaeta’nın yapmak istediği şey gerçekte mümkün olmadığını bildiğimiz ve beynimiz tarafından yadsınacak ve hatta bize gülünç gelebilecek hareketleri mümkün olduğunca gerçeğe yakın hale getirmekti.
Matrix’in ve devam filmlerinin bu konudaki başarısı tamamen sanal aktörlerin oynadığı, bilgisayar ortamında hazırlanan filmlerin ortaya çıkmasını sağladı (Final Fantasy).
Görsel alandaki bu gelişmeler sinema dışına da sıçrayarak diğer sanat dallarını hatta görsellik üzerine temellendirilmiş bütün bir kültürü etkiledi. Bir süre sonra biz de Matrix’deki operatör gibi önümüzde akıp giden 0 ve 1 rakamlarını gerçeklik olarak algılamaya başladık. Neyse ki şimdilik bu rüyayı sadece gözlerimiz ve kulaklarımızla algılıyoruz ancak gelecekte gelişen teknolojilerin sonucu olarak Huxley’nin ‘Yeni Dünya’ sında yer alan duy-gör-dey filmlerini izleyebileceğimizi söylemek çok da yanlış olmaz...
Matrix serisinin farklılığı, sunduğu görsel malzemenin cazibesinin yanında yukarıda değindiğimiz 90’lı yılların özelliği olan postmodern yapısından da kaynaklanıyordu.
Filmleri kategorize etmekte giderek zorlandığımız bu dönemde; bir film aynı zamanda kara film ve bilimkurgu özelliklerini, dramanın ve fantastik sinemanın öğeleriyle birleştirerek farklı türlerin harmanlanmasıyla oluşabiliyordu.
Sinema tarihinin unutulan – unutulmayan bütün yapımlarından az çok izler taşıyan farklı malzemelerin uygun oranlarda bir araya getirilmesiyle oluşan bu yapıya 90’larda postmodernizmin sanata olan olumsuz etkilerine itafen ‘pastiş’ denilip bu yapımlar bazı çevreler tarafından küçümsenirken; birkaç yılda bu terim evrimleşerek ‘füzyon’ adını aldı ve başarının temel koşullarından birisi haline geldi. ‘Füzyon’ meşrulaştı ve Tarantino gibi yönetmenlerin filmlerinde korkusuzca dile getirildi.
Meşrulaşmasında araç olarak ustalara ve türe duyulan saygı ve sevgi kullanıldı. İzleyicilerin de heyecanla çanak tuttuğu bu yapımlar Holywood sinemasının yeni kurtarıcıları oldular.
Aslında ortaya çıkan kolektif ürünler, birleştirdikleri ‘esinlenmelerle’ oluşturdukları homojen yapıyla izleyicide yeni bir şey izlediği yanılsamasını uyandırırken, aslında kendini aşamayan kendi üstüne kapanan bir yapının tutsağı olmaktaydılar. Matrix üçlemesinde ‘esinlenilen’ filmleri eminim ki biraz düşününce siz de bulabilirsiniz.
O halde ‘Matrix’ serisini fenomen haline getiren daha önce bir çok defa gördüğümüz hikayesi değildi. Kullandığı sinematografik yenilikler ise sadece eleştirmenler ve görsel efekt uzmanlarından oluşan küçük bir azınlık tarafından hatırlanacak, kitleler tarafından unutulup gidecekti. Mesele, ilk filmde sorulan gerçeklikle ilgili soruların karşı konulamaz çekiciliğinden kaynaklanıyordu. Üstelik bunu benzerlerine göre daha fazla göze çarpan bir tarzla doğrudan sorularla gerçekleştiriyordu:
Morpheus’un (Düşler Tanrısı) Neo (Mesih)’ya sorduğu soru hepimizi aylarca meşgul edecekti: ‘Hiç gerçekliğinden emin olduğunu düşündüğün bir rüya gördün mü? Eğer o rüyadan uyanamasaydın ne olurdu? Gerçek dünyayla rüya arasındaki ayrımı nasıl bilebilirdin?’
Sonraki bir sahnede de gerçekliği sorguluyor: ‘Gerçek nedir? Gerçeği nasıl tanımlarsın? Eğer hissedebildiğin, koklayabildiğin tadabildiğin ve görebildiğin şeylerden bahsediyorsan aslında gerçek beynin tarafından gönderilen elektrik sinyallerinden ibarettir.’...
Bir sonraki yazıda konuya kaldığımız yerden devam edeceğiz.



Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen, Nazan Kesal ve Rıza Sönmez'in rol aldığı "Vicdan" adlı film Tv'de ilk kez bu akşam 23:15'te Kanal D ekranlarında.

Kaç hayat yaşıyoruz? Kaç defa ölüyoruz? Sadece 21 gram kaybettiğimizi söylüyorlar... Ölüm anında... Herkes.
Paul Rivers







Seanslar
Fragman
