Bir Kubrick şaheseri
Sinema.com 30 Ağustos 2007, Perşembe 00:00

Sinema.com üyesi Esra Çınar'a teşekkür ederiz...

Öyle bir film düşünün ki her sahnesiyle farklılık yaratan, alışılmışlıklardan uzak kalmış görüntülerle dolu olsun. Çekimleriyle, sahneleriyle, kullanılan öğelerle, karakterleriyle, müzikleri kullanışıyla… Bu, insanın otomatikleşmesini, hiçbir yönüyle otomatikleşmeden anlatan bir şaheserdir. Bir Kubrick şaheseridir.

Görsel şölen, filmin daha ilk sahnesiyle başlar: Tamamen farklı tasarımlanmış bembeyaz bir bar ve beyazlar içinde dört genç adam. Bu dört gencin liderleri Alexandre De Large’tir (Malcolm McDowell). Alex, tek gözüne taktığı takma kirpiğiyle normalden sapmış fikirlere, değişik bir yaşantıya sahip, yaşlı insanların tabiriyle “Dünyanın çivisi çıkmış.” dedirtecek bir gençtir.

Bu beyaz adamlar renkleriyle tezat yaratırlar. Yaşlı adamları döverler, kadınlara tecavüz ederler. Önlerine gelebilecek her türlü olay ya da kişiyi eğlence malzemesi yapabilirler. Dünya umurlarında değildir. Onlar için  -özellikle de Alex için- var olan tek şey seks ve şiddet ve bunlardan zevk almaktır. Hedonizmi yaşayan en gerçekçi örnektir bu çete.

Yalan söyleyerek başkalarının evlerine girer; onların iyiliklerini suiistimal ederler. Eve zarar verirler. Adamı döverler, yaşlı adam yalvarırken onun gözünün önünde karısına tecavüz ederler ve aynı anda “Singing in the rain”i söylerler. Sonra mesaileri bitmişçesine bara geri dönerler.

Bunlar bizim şu anda okurken bile içimizi ürpertebilirken; Kubrick bu kanı dondurabilecek sahneleri öyle bir çekmiştir ki biz bunları gayet normal şeylermiş gibi karakterlerin hareketlerine ve alaycılığına gülümseyerek izleriz.

Alex’in odasını keşfederiz daha sonra. Çekmecelerden birinde onlarca saat ve yığınla para vardır, ikincisindense Alex’in yılanı Basil çıkar. İçerdiği alayla aslında ağır olan fakat gösterilen görüntüleriyle bunu yumuşatmaya çalışan sahneler gelir sonra; Beethoven’ın müziği eşliğinde işkence edilmiş, elleri ayakları çivilenmiş, başında işkence taçlarıyla dört İsa yan yana dizilmişlerdir ve kameranın hareketleriyle halay çekermiş havası verilir İsa’lara. Bu, kalıpları eleştiren ve büyük eleştirilere maruz kalacak sahne büyük bir cesaret örneğidir.

Kubrick sayesinde ve yine Beethoven eşliğinde bu kez de en değişik üçlü sevişme sahnesine şahit oluruz. Durmaksızın devam eden sevişmeler, müziğe ayak uyduran hızlandırılmış çekimlerle uzunluğunu ve fazlalığını kanıtlar bizlere.

Grup içinde çıkan kavga sonucu Alex’ten intikamını alan diğer çete üyeleri Alex’i bir kadını öldürdüğü evin önünde bayıltır ve polislere yakalatırlar. Sonuç; on dört yıl hapistir.

Alex’in kişiliğini yüzümüze vuran bir başka sahnede ise gözaltındayken profesörü Alex’in suratına tükürür; fakat Alex o anda bile fazlasıyla pişkin davranır. Tükürüğü siler ve şımarık bir gülümsemeyle, alay edercesine bakmaya başlar.

Hapiste -ehlileştirilmenin bir adımı olarak- İncil okurken bile İsa’nın işkence sahnelerinde kendini O’na işkence eden kişi olarak canlandırır aklında Alex. Keskin hareketler yaptırır Kubrick oyunculara, keskin çizgilere sahiptir bu film.

Daha sonra Alex işittiği bir tedaviye gönüllü olarak katılır; çünkü bu onun hapisten erkenden çıkması anlamına gelmektedir. Tedavi; suça dönük şiddeti yok etmek, tedavi etmek amaçlıdır ve çok acımasız bir yöntem izler. Kocaman bir sinema perdesinin önüne oturtulur kişi, göz kapaklarının birtakım aletlerle sıkıştırılarak kapanması önlenir ve perdede kişinin daha önce zevk alarak yapmış olduğu şiddetli görüntüler abartılı bir şekilde kişiye izletilir. Bir kadına tecavüz eden erkekler, Nazi’yle ilgili vahşet sahneleri ve fonda Beethoven’ın –ölmeden önce yazdığı son eseri- 9.senfoni. Kişinin gözünü ekrandan ayırma şansı da yoktur. Perde kişinin tüm perifer alanını kapsamaktadır ve kişinin görüntüleri izlememek gibi bir ihtimali yoktur. Daha önceden kişiye verilmiş olan bazı kimyasallar sonucu kişi bu görüntüleri izlerken mide bulantısı hissetmeye ve kötüleşmeye başlar. Başta ona normal gelen görüntüler ilerledikçe katlanılmaz hâle gelir. Yani kişi içerden hissettikleri ve dışarıdan gördükleriyle şartlandırılmaya çalışılmıştır. Bu, “Pavlov’un köpekleri”*  hikâyesinden farksızdır ve bir insana uygulanmış olması dehşet verici bir fikirdir.

Dolayısıyla yapılan işlemler ve sonuçları söz konusu olduğunda ve ayrıca Alex ve arkadaşlarının kişilikleri ve yaşantılarını da göz önüne alırsak psikoloji dünyası için gerçekten önemli bir filmdir.

Sonunda, tüm bu işkencelerle dolu şartlandırmalar karşısında Alex bile katlanamaz ve isyan etmeye başlar. Çok sevdiği Beethoven’ın 9.senfonisinin de bu işlemin içinde olmasının yanlış olduğunu söyler ve “Beethoven’ın ne suçu var” diye sitemde bulunur.

Yine de her şeye rağmen tedavi başarılı olmuştur ve Alex “iyileşmiştir”. Bu fikrin sahibi olanlar ise gururla hapishanenin yalakalığı, ikiyüzlülüğü, itaatkâr ve alaycı olmayı ve daha önce yaptıklarının doğru olduğunu öğrettiğini söylerler. Bu tedavi ise doğru yöntemdir onlar için. Hâlbuki Alex’in “iyileştiğinin” kanıtlandığı sahnelerde görürüz ki Alex normal bir sevişmeyi bile gerçekleştiremeyecek durumdadır, bir kadın bedenine dokunamayacak haldedir. Özgür kalan Alex’i bu kez de geçmişi rahat bırakmayacaktır.

Alex eve döndüğünde büyük bir sürprizle karşılaşır. Odasına kiracı olarak yerleşen Joe “mükemmel evlat” tipinin iyi bir örneğidir ve sanki ailenin yeni oğlu gibi olmuştur ve aile Alex’in dönüşüyle Joe’yu çıkarmak istemez. Alex büyük acılar içinde evi terk eder.

Yolda daha önce zarar verdiği yaşlı adamlarla karşılaşır, ondan öcünü alan yaşlı adamlardan onu iki polis kurtarır. Bu iki polisse daha önceki çetesinden eski iki arkadaşıdır. Artık bir işe başlamanın zamanının geldiğini düşünerek polis olmuşlardır. Bu da savunma mekanizmalarından biridir. İnsanın içindeki şiddeti toplumun kabul edebileceği şekilde dışarı vurmasıdır. Bu iki şiddet dolu insan da içlerindeki şiddeti polislik görevlerini (!) yerine getirerek, onlara verilen haklarla dışa vururlar. Alex’le dalga geçerek onu bir çeşmenin yanına götürürler. Kafasını suyun içine sokarak ve copla işkence edip sonra da kahkahalarla onu orada bırakırlar.

Alex, kimsesiz, parasız, evsiz yürürken bir eve gelir –daha önceden bildiği bir eve! Yaşlı adam başta tanıyamadıysa da daha sonra farkına varır bu yüzün ona işkence eden yüzle aynı yüz olduğunu.

İçkisine atılan ilaçla uyutulan Alex, bir yatakta Beethoven’ın dokuzuncu senfonisinin yankılandığı bir odada uyanır. Bu, şartlandırıldığı eserdir ve katlanılamaz bir acı eşlik eder ona. Odanın kapısı da kilitlenmiştir ve müziği dinlemek zorundadır. Kendini hırpalamaya başlar. Çektiği acı ona ölmesi gerektiğini anlatır ve Alex kendini pencereden aşağı bırakır!
Çok kötü bir düşüştür bu ama ölmez. Kolları, bacakları, kafası alçılar içinde bir hastane odasında bilinci yerine gelir.

Annesinin ve babasının, vicdan hesaplaşmalarından sonra çocuklarını bırakamadıklarını ve aslında tüm suçları onun üstüne atmanın yanlış olduğunu anlamalarını izleriz sonra.

Alex mavi saçlı psikiyatra rüyasında sürekli beyninin içiyle oynayan doktorlar gördüğünü söyler. Psikiyatr -politikanın da işin içine girmesiyle- bunu memnuniyetle olağan karşıladıktan sonra Alex’e “Rotter cümle tamamlama testi” uygular ve bu esnada anlarız ki Alex düşüşle birlikte yaşadığı travma ile eski haline dönmüştür. Şiddet ve seks isteği aynı eskisi gibi olmuştur.

Daha sonra ona tedaviyi uygulatan hükümetten bir adam gelir ve onları suçlamaması karşılığında sahip olacağı iş ve maaştan bahseder. Film, bu zaten aykırılaşmış toplumun içinde Alex’in normal kalışını gözlerimizin önüne sererek, ikilinin basına verdiği pozlarla ve Alex’in hayal ettiği bir sevişme sahnesinden görüntülerle sona erer.

Film Anthony Burgess’in aynı adlı romanından uyarlanmıştır. 1971 yapımı bu film zamanına göre ağır kaçmış ve ABD’de bir dönem yasaklanmıştır. Şiddet unsurlarını kullanış biçimiyle tam anlamıyla rahatsız edici öğeler taşıyan film bir süre haksızlığa uğramıştır; çünkü filmde asıl konu edilmek istenen her insanın içinde şiddet bulunduğudur ve bunu kendini kısıtlamadan aşırı biçimde yaşayan Alex, insanları rahatsız etmiştir. Bununla birlikte ironilerle dolu bir filmdir Otomatik Portakal, içinde böylesine aykırı şiddet barındıran Alex bir Beethoven hayranıdır ve şiddetin en ağır sahnelendiği anlarda barışı, kardeşliği temsil eden bir eser olarak 9.senfoni dolar kulaklarımıza. Nihayetinde Alex artık sahip olduğu tüm şiddetten arındıktan sonra ise tüm normalliğine karşın geçmiş hesabını soracak ve Alex toplum tarafından reddedilecektir. Bu da filmin sahip olduğu genel ironiyle akıllarımızı karıştırır.

Ayrıca filmde kullanılan dil de normalden farklıdır. Kelimelerin değiştirilip alaycı bir havaya sokulmuş halleriyle burjuvazi bir argo kullanır karakterler.

Kubrick Farkı

Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerinden sayılan Stanley Kubrick herhangi bir konu ve kameraya sahipseniz film çekmelisiniz gibi basit bir cümleyle yaptığı işi anlatmaya çalıştıysa da bunun o kadar kolay olmayışı Kubrick’i farklı kılar.

Bazen aynı sahneyi onlarca kez çekmesiyle titizliğini ve işine olan sadakatini gördüğümüz yönetmen, sanatçılara ve suçlulara karşı garip bir zaafı olduğunu da dile getirmiştir. Onların, hayatı var edilen kalıplarıyla algılamayışlarından etkilendiğini söylemiştir.

Yaşamına üçü kısa on altı film sığdırmış olması hayranları için üzücü olsa da Kubrick’in az ve öz işler yaptığının kanıtıdır. Bu kadar filmle sinema dünyasına damgasını vurmuştur.

Filmlerinde kullandığı çarpıcı öğeler, psikoloji ve sosyoloji dünyasını böyle kolay kullanabilmesi ve anlatabilmesi onun farkını ortaya koyar. Kitaplara yaptığı uyarlamalarda da normalde kitapların daha çok beğenilmesi, filmlerin kitaplara yetişememesiyle sonuçlanan durumlardan uzaklaşmış ve kitapların varlığını bile unutturacak işler yapmıştır.

Otomatik Portakal’dan sonra “Shining” (1980) ile psikolojik-gerilim filmlerinin en unutulmazını yaratmıştır. Bunu seyrettikten sonra izleyeceğiniz herhangi bir gerilim filmini sıradan bir hale getirebilecek bir filmdir Shining.

Son olarak 1999 yılında çektiği “Gözleri Tamamen Kapalı” (Eyes Wide Shut, 1999) ile psikolojik ve sosyolojik öğelerle son kez karşımıza çıkabilmiş ve son kez böylesine çarpıcı bir film yapabilmiştir. Filmin çekimlerinin bitmesinden birkaç gün sonra hayatını kaybetmiştir.

Filmin Aldığı Ödüller

Oscar’a “en iyi senaryo”, “en iyi yönetmen”, “en iyi görüntü” dallarında aday olduysa da hiçbirinde altın heykelciğe ulaşamamıştır.

Kazandığı ödüller şöyledir:

1973 yılında:  KCFCC Award – En iyi film
1971 yılında: NYFCC Award – En iyi film
NYFCC Award – En iyi yönetmen

* Pavlov, köpeklerine zil sesi eşliğinde yemek vermiştir; uzun bir süre bunu uygulamıştır. Daha sonra köpeklerine yemek vermeden zili çaldığında köpeklerin yemek yiyecekleri düşüncesiyle salya akıttığı gözlemlenmiştir. Buna psikolojide klasik koşullama adı verilir.

Toplam 2 yorum yapılmış. Yorumları görmek için tıklayın.
Haftanın Filmi
Hancock
Hancock
7.4/10
TV'de bugün
Sessiz Tepe (9 Temmuz 2008 21:40 Kanal 1)
Radha Mitchell, Sean Bean ve Laurie Holden'ın oynadığı Sessiz Tepe adlı korku filmi bu akşam Kanal 1 ekranlarında...
Replik
Dövüş Klübü
Tyler Durden: Ancak herşeyini kaybettiğinde istediğin şeyi yapacak kadar özgürsündür.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com