Hugh Grant: Englishman in Hollywood!
Sinema.com 10 Nisan 2007, Salı 00:00

Filmografisindeki çeşitliliğe rağmen Hugh Grant’in aynı anda naif ve hınzır olabilen karakteristik yüzü en çok romantik komedilere yakışır. Romantik komedilerin kralı olarak anılan aktör, Hollywood klişeleriyle bunalan izleyicinin kulağına "Söz ve Müzik"le aşkı fısıldıyor.

Sinema.com takipçilerinden Ayşe Kılıç'ın yazısı...

James Grant ve Finvola Grant 9 Eylül 1960’ta yağmurlu bir günde(muhtemelen) dünyaya gelen bebeklerinin doğum heyecanını yaşarken, beyaz perdeye ne tür bir iyilik yaptıklarının farkında değillerdi hiç kuşkusuz…

Gerçek adıyla Hugh John Mungo Grant’ten bahsediyoruz. Aristokrasisiyle sıkmış, müziğiyle dünyayı değiştirmiş ve bağrından yeni yetenekler çıkarma konusunda bereketi tescillenmiş İngiltere’nin en sevilen yüzlerinden birinden…

Büyük Britanya caddelerinin dekorunda kadınlar arasında hatırı sayılır bir popülarite kazanması hiç kuşkusuz tüm zamanların en güzel gülüşlerinden birine sahip olmasıyla açıklanabilir. Oxford’dan iyi dereceyle mezun olan genç Grant, sanat tarihi üzerine kariyer yapmayı düşünürken, kendini okul sahnesinde "Star Trek" kostümleriyle Hamlet’i canlandırırken bulduğunda, ironiden gözleri kamaşmıştı, zira kanındaki aktörlük virüsü etkilerini ilk kez okul sahnesinde gösteriyordu. Mavi gözleri artık beyazperdeden başka şey görmeyen tutkulu genç oyuncu sinema izleyicisiyle ilk kez Michael Hoffman’ın bağımsız yapımı Privileged’de buluştu.

1985 yılından sonra uzunca bir süre dramadan sit-com’a farklı türdeki TV dizilerinde oyunculuğunu geliştirme fırsatı bulan Grant için 1987 şanslı bir yıl olacaktı. Zira kozmos Grant’in en görkemli karşılaşması için kolları çoktan sıvamıştı, uzun soluklu bir aşk için, Elizabeth Hurley için atıyordu artık Grant’in kalbi. Medya ordusunun favori ikilisi tabloid gazetelerde manşetlerdeyken, Grant aynı yıl Maurice filminde canlandırdığı Clive Durham karakteriyle Venedik Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünün sahibi oluyor, aktör olarak adından daha sık bahsettirmeye başlıyordu.


Sir Anthony Hopkins’le The Dawning’de başrolleri paylaştıktan sonra gerilim dozu yüksek The Lair of the White Worm’la izleyici karşısına çıkan Grant’in performansı Roman Polanski’nin dikkatinden de kaçmadı. Zira ünlü yönetmen fonunda İstanbul ve Hindistan olan ve büyük bir aşk hikâyesini anlattığı Bitter Moon ‘da İngiltere’nin en sempatik aktörüyle çalışmayı tercih etmişti.

Sekiz dalda oskar adaylığı bulunan, Emma Thompson ve Anthony Hopkins’li oyuncu kadrosuyla öne çıkan The Remains Of The Day, Grant’in filmografisindeki en değerli filmlerden biri oldu hiç kuşkusuz.


Ancak kendi halinde dönüp duran dünya, aktörün ışıltısını en çok Four Weddings and a Funeral’da Charles karakteriyle keşfedecekti. Charles ve Carrie’nin tutkulu aşkı milyonların aklını başından aldı ve evet Grant aşkın beyaz perdede hayat bulduğu filmlerin viktoryen saçlı, kusursuz yüzlü ikonu olmaya başladı. Love Is All Around diye vurgu da yapıyordu Wet Wet Wet filmin soundtrack’inde, böylelikle Grant, tüm yalnızları atmosferde aşk olduğuna dair inandırmaya başladığı eylemlerinin ilkini gerçekleştiriyordu, sinsice : )

Çarpmayan ama ferahlatan, gülümseten ve keyifli hikâyelerin kahramanı olmaya Nine Months ve Notting Hill filmleriyle devam eden aktör, Jane Austin’in ünlü romanı Sense and Sensibility’den beyaz perdeye aktarılan aynı adlı filmle dramaya geri dönüş yaptı.

Edward Ferrars karakterini canlandırdığı filmdeki performansıyla burnundan kıl aldırmaz sinema eleştirmenlerinin bile ilgisini çekti. Zira oyunculukları güçlü fiziksel özelliklerinin gölgesinde kalma riski bulunan her yakışıklı aktörün tipik endişelerini o da taşıyordu ve bunu aştığı filmlerden biri olan Sense and Sensibility aktör için muhteşem bir fırsat oldu.


O artık sadece güzel gülen sevimli bir aktör değildi, bu arzdan semaya kanıtlandı.
Michael Hoffman’ın 2 oskarlı filmi Restoration’da Meg Ryan’la, Extreme Measures’da Gene Hackman’la başrolleri paylaştıktan sonra, Bridget Jones’un günlüğündeki Daniel Cleaver karakterine büründü, bu kez yatıştırmıyor, kalpleri yumuşatmıyordu ama duygular atlasında çetrefilli bir rotaya sürüklüyordu izleyiciyi ve Renée Zellweger’a çok yakışan Bridget karakterini.


Beyaz perdeye sığmayan enerjisi bulaşıcıydı Grant’in, izleyiciyi ekrana mıhlıyor, bir duygudan diğerine geçerken hızlı davranıyordu.


Kafası fazlasıyla karışık  Bridget’i bir süre yalnız bırakıp serinin ikinci filmi Bridget Jones: The Edge of Reason’a kadar kamera karşısına 3 filmle geçen Grant, küçük bir çocuğun gözlerinden hayatı tekrar keşfettiği About A Boy’da uslandı, Girls Aloud’un Jump’ında dans eden bir İngiliz başbakanının sıra dışı aşkıyla güldürdü ve Two Weeks Notice’deki George Wade karakteriyle avukat Lucy Kelson’ın aklını başından aldı.

Filmografisindeki çeşitliliğe rağmen Grant’in aynı anda naif ve hınzır olabilen karakteristik yüzü en çok romantik komedilere yakıştı bu yüzden. Romantik komedilerin kralı olarak anılan aktör, Hollywood klişeleriyle bunalan izleyicinin kulağına aşkı fısıldadı, 21. yüzyıla rağmen aşkın var olduğuna dair inançları son filmi Music and Lyrics’le iyice arttırdı. 80’lerin gücü adına, endüstrileşen 21. yüzyıl müziğine ironik göndermeler yapan filmde dans etti, şarkı söyledi, bu kez aşkın ifadesini notalara bırakıp, sürprizli bir ilişkiye yelken açtı.
Umarız ki eylemleri son hız devam edecek : )

Toplam 2 yorum yapılmış. Yorumları görmek için tıklayın.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com