
Will Smith'i ister sevin ister sevmeyin, çalışkanlığını ve çok yönlü kişiliğini takdir etmeniz gerekir. Daha 18 yaşında rap müziğiyle adını tüm dünyaya duyuran Smith, önce televizyona sonra da sinemaya geçti. Daha çok, "Ben, Robot" "Ben Efsaneyim" gibi bilimkurgu filmleriyle öne çıkan Smith, bu hafta alaycı süper kahraman "Hancock" olarak karşımızda!
Will Smith'in yaptığı işleri beğenmeyebilirsiniz; onun Altın Küre alan ve Oscar'a aday gösterilen bir performans sergilediği “Ali“ye bile burun kıvırarak bakabilir, yaptığı müziğe de filmlerine de mesafeyle yaklaşıyor olabilirsiniz. Ancak duruşunuz ne olursa olsun kabul etmeniz gereken bir şey var: O, gerçekten çok yönlü bir kişiliğe sahip.
Ciddi olmayı sevmeyen ciddi adam... Will Smith'in sinemaya geçişine ve popüler kültürün önemli bir figürü haline gelişine tanıklık etmiş kişiler olarak, bu yükselişin başlangıcını araştırdığımızda, beklemediğimiz kadar ciddi -ama ciddi olmayı sevmeyen- bir kişilik çıkıyor karşımıza. Pek çoğumuzun kariyerlerimizle ilgili karar vermekten korkarak, kendini ailelerinin kollarına teslim ettiği ve iyi (!) bir eğitimi, düşlediği işlerle uğraşmaya tercih ettiği yaşlarda Smith, dünyanın en prestijli üniversitelerinden biri olan MITI'nin kendisine önerdiği bursu elinin tersiyle itmiş. Akademik alanda ilerlemek yerine on iki yaşından beri tutkuyla yaptığı rap müziğiyle uğraşmayı ve kendisine eğlence endüstrisinde bir kariyer edinmeyi tercih etmiş. Ciddi adamlarla sıkılmak yerine, ciddi olmayan adamlarla inandığı şeyleri yapmak, o günden bugüne Smith'in yaşam felsefesinin özünü açıklıyor. Bugün o dönemi hatırladığında "Ne doğru karar vermişim" diyordur herhalde; nitekim çocukluk arkadaşı Jeff Townes ile kurduğu DJ Jazzy Jeff and the Fresh Prince grubuyla yaptığı ikinci albümde yer alan ve tüm dünyada hit olan "Parents Just Don't Understand" parçasıyla rap alanında verilen ilk Grammy Ödülü'nü aldığında Smith artık bir milyonerdi.
Eklektik bir yaşam... Ünü kıtaları aşmaya başladığında, yaptığı müzikte kendini tekrar etmeye başladığını gördü ve farklı bir alana geçerek adını tazeleyebilmek için 1990'da "Fresh Prince of Bel Air" isimli 'sitcom'da rol amaya başladı. Bu sitcom'un kazandığı popülerlik Smith'in yüzünün hafızalara iyice kazınmasını sağladı ve televizyonda başarıyı yakalamış her aktör gibi o da sinemaya geçiş yaptı. 1993'de başrolünde yer aldığı ilk film olan "Six Degrees of Separation" ve onu izleyen "Bad Boys"da istediği çıkışı yakalayamasa da 1996'da rol aldığı “Independece Day (Kurtuluş Günü)" ve bir yıl sonra her açıdan ilginç bir deneme olan “MIB (Siyah Giyen Adamlar)" ile Smith albümleri kadar hit olan filmlerde yer almaya başladı. Her iki filmde de dünyayı (yoksa ABD'ye mi?) uzaylıların istilasına karşı koruyan Smith, Kurtuluş Günü'nde sıradan bir performans sergilese de MIB'teki performansıyla düpedüz farklı bir şeyler ortaya koymayı başarıyordu. Bunda, oyuncunun rapçi kimliğiyle filmin dokusu arasındaki uyumun rolünü de göz ardı etmemek gerek. Bu uyum Tommy Lee Jones'un 'cool'luğuyla birleştiğinde ortaya çok ilginç bir mizah çıkmıştı. Son iki filmindekinin aksine paranoyanın dışarıda değil içeride konumlandırıldığı “Devlet Düşmanı”nda (“Enemy of the State”), hedef konumundaki avukat Robert Clayton Dean'ı canlandıran Smith, yine önceki rollerinden çok farklı bir karakterle çıkıyordu karşımıza.
Her ne kadar “Wild Wild West” (“Vahşi Batı”) ile yerden yere vurulsa da Smith, peş peşe rol aldığı Robert Redford imzalı "The Legend of Bagger Vance" ve 2002'de ülkemizi de ziyaret eden “Ali” filmleriyle yeniden birçok izleyicinin gözüne girmeyi başardı. Üstelik altından başarıyla kalktığı Muhammed Ali rolüyle, portfolyosuna bir Oscar adaylığı ve bir de Altın Küre ekleyerek, sinema alanında ne kadar ciddi olduğunu zihinlere kazımış oldu. Yine 2002'de izlediğimiz “MIIB”de (“Siyah Giyen Adamlar 2”) ilk filmdeki performansının altında kalmakla eleştirilse de biz bu kabahati ondan çok filmi yeniden çevirenlere atfetmeyi doğru bulmuştuk. Sonrasında, yine ondan çok devam filmi çekmekle kafayı bozmuş yapımcılara kızacağımız “Çılgın İkili 2”de (“Bad Boys 2”) karşımıza çıktı Smith.
Eleştirmenler, iki film arasında herhangi bir bağ olmadığını, dolayısıyla oyuncuların canlandırdığı karakterler arasından da bir devamlılık aramanın beyhude olacağı noktasında birleşmişlerdi. Bu vasat performanslardan sonra Alex Proyas gibi usta bir yönetmenle birlikte çalıştığı "Ben, Robot" filmiyle yeniden gündemin üst sıralarına yerleşti siyahi aktör. Filmde canlandırdığı, robotlardan pek de haz etmeyen Dedektif Del Spooner karakteriyle siyahi aktör yine kalıcı bir işe imza atmayı ve hafızalarda yer etmeyi başardı. Sonrasındaysa "Hitch: Aşk Doktoru"yla, mizacına çok uygun olsa da sıkça rol almadığı bir türde, bir romantik komedide hayranlarının karşısına çıktı. Smith filmde Eva Mendes'in karşısında allak bullak olurken, film de ABD'de beklenmedik şekilde box-office listelerinin altını üstüne getirmeyi başarıyordu.
Ardından 2006 yılında çektiği ve ülkemizde "Umudunu Kaybeme" adıyla vizyona giren filmi ile Akademi Ödülleri'ne aday gösterildi. Francis Lawrence'ın yönettiği "Ben Efsaneyim" de Smith, yeryüzünde insan yapımı virüsten etkilenmeden, hayatta kalan tek insan olduğunu düşünen askeri bir viroloğu canlandırarak büyük beğeni topladı.
Son olarak Hancock ile karşımızıkan oyuncu bu kez Charlize Theron, Jason Bateman ve Valerie Azlynn ile kamera karşısınageçiyor.
Peki Will Smith bundan sonra ne yapacak? Tek bildiğimiz şimdiye kadar yaptıklarıyla yetinmeyeceği. Sinema alanında aktörlüğü aşıp “Showtime” filmiyle yapımcılığa soyunan Smith'in pek yakında karşımıza yönetmen koltuğunda çıkacağını kestirmek zor değil. Her ne işle uğraşırsa uğraşsın, onun kariyerini takip edenler, Smith'in kendini tekrarlamamak için elinden geleni yapacağın biliyorlar artık. Şu sözleri söyleyen birinden, başka ne bekleyebilirsiniz ki: ”Eklektik bir yaşam sürebilmenin bir erdem olduğunu düşünüyorum. Her zaman, ancak farklı şeylerle uğraşırsam kalıcı olabileceğime inandım. Böylece, farklı şeyler yaparak, kariyerinizdeki farklı yönlerin sıradanlaşmasını engelleyebilirsiniz.”
- Penelo Cruz: İspanyol esintisi...
- Bizi hep güldür Adam Sandler!
- Jack Nicholson: Beyazperdenin göz bebeği…
- Meryl Streep: Yaşayan bir Efsane
- Eddie Murphy Şimdi de bir uzay aracı...
- Mustafa Altıoklar Farklı türlerin faal yönetmeni
- Sinemanın küçük kızı büyüdü...
- Mark Wahlberg: Boston serseriliğinden beyazperdeye...
- Al Pacino: Efsaneleşen bir "Baba"nın öyküsü...
- Harrison Ford: 65 yaşında, 20 yıl aradan sonra tekrar Jones...
- İdealist, zeki, iflah olmaz bir romantik: Ewan McGregor
- Jet Li: Hollywood'la Çin arasında...
- Michel Gondry
- Giovanna Mezzogiorno: İtalya'nın kara meleği!
- En İyi Kadın Oyuncu: Marion Cotillard



Craig Sheffer, Todd Field, Svetlana Metkina ve Ron Perlman'ın oynadığı İkinci Cephe adlı aksiyon filmi bu akşam 20:45'te Tv8 ekranlarında...

"İtalya’da 30 yıl boyunca Borjiyalar vardı. Yani savaş kıyım, cinayet... Ama Michelangelo, Leonardo ve Rönesans aynı dönemde var oldular. Oysa İsviçre'de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı. Ama ne yaratabildiler? Sadece guguklu saat!..."






Seanslar
Fragman
