Stresten kaçarken, dalgaya tutuluyor...

Kurt Russell'ın bugüne nasıl geldiğini anlamak için eski aile albümlerini karıştırdığımızda, bakışlarına babasına olan hayranlığının sindiğini görüyoruz. Eski bir beyzbol oyuncusu ve sonradan aktör olan babası Bing Russell, bir döneme damgasını vurmuş olan, belirli bir yaşın üstündeki okurlarımızın hemen hatırlayacağı "Bonanza" dizisinde, tam altı yıl şerif yardımcısı rolünde yer aldı. Pek çok erkek çocuk gibi, başlangıçta Russell'ın ilgisi daha çok babasının sporcu geçmişineydi. Üstelik, kuzeni Matt Franco'nun New York Mets'te profesyonel beyzbolcu oluşu, onu bu konuda daha da heveslendiriyordu. Ne var ki, Russell, rol modeli olarak aldığı babasının çevresi nedeniyle daha çocuk yaşta kendini sinemanın içinde buldu: "It Happened At The World's Fair" (1963) adlı Elvis Presley filminde, küçük bir rolde (Elvis'i tekmeleyen çocuk) göründü: "Elvis'le çalışmamı çok net bir biçimde hatırlıyorum. Çok hoş, zarif bir adamdı. Bir çocuk olarak bile, onun ne kadar önemli biri olduğunu hissediyordunuz." 1963'te "The Travels of Jaimie McPheeters"adlı TV dizisinde, diziye adını veren Jaimie McPheeters'ı canlandırdı; 1964'teyse "Daniel Boone" adlı dizinin 16. bölümünde gözüktü (İlerleyen yıllarda da zaman zaman bu dizide yer alacaktır.) Kurt'un aktörlükteki geleceğini, önemli ölçüde etkileyen film "Follow me Boys!" oldu. Fred MacMurray, Vera Miles, Lillian Gish gibi birbirinden önemli oyuncularla çalışan Russell, perfomansıyla herkesin beğenisini kazanırken Walt Disney'in de dikkatini çekiyordu. Ondaki pırıltıyı fark eden Disney, Russell'la hemen bir sözleşme imzaladı. Russell ne olduğunu bile anlayamadan, Walt Disney'in sözleşmeli çocuk oyuncularından biri haline gelmişti. Bu tarihten sonra, "Guns in the Heather" (1968), "The Horse in the Gray Flannel Suit", "The One and Only, Genuine, Original Family Band" (1968), "Mosby's Marauders" (1967), "The Computer Wore Tennis Shoes" (1970) ve "The Barefoot Executive" (1971) gibi pek çok Disney filminde yer aldı; hatta o kadar yoğun çalıştı ki, 18. yaşgününü "The Computer Wore Tennis Shoes" filminin setinde kutladı. Zaten o, bu filmlerdeki işini daha çok bir oyunun parçası olarak görüyordu: "Walt Disney filmlerini setlerinde, öğlen yemeklerinde sürekli tenis oynardık ve çok eğlenirdik"
Beyzbol bitiyor, Carpenter-Russell işbirliği başlıyor... Bu esnada, tıpkı babası gibi beyzboldan da kopmamış, California Angel takımında, küçükler beyzbol liginde beyzbol kariyerini sürdürmüştü. Zaten asıl hedefi çok iyi bir beyzbol oyuncusu olmaktı. Ancak, işler, onun beklediği gibi gelişmedi. 1973'te, 22 yaşındayken geçirdiği bir sakatlık, tıpkı babası gibi, Russell'ın da beyzbol kariyerini noktaladı ve tamamen aktörlüğe odaklanmasını sağladı. Yine de beyzbol aşkı bitmeyecek, babasıyla birlikte Portland Oreo Mavericks adlı, oldukça başarılı bir noktaya getirecekleri takımı satın almalarıyla farklı bir boyut kazanacaktır. Son Disney filmi "The Strongest Man in the World"de (1975) yer aldığında, çoktan ergenler arasında bir idol olmuştu. Russell, o günlerde evlerine gelen aile dostlarının, mutlaka yanlarında kızlarını da getirdiğini hatırlıyor: "Ben, sürekli olarak strip poker oynamayı önerirdim. Tabii ki, on yaşımdan beri bu işin içinde olan, sıkı bir poker oyuncusu olduğumu belli etmeden." Sondan bir önceki Disney filmi "Superdad" (1974), önemsiz bir film olsa da, Russell John Carpenter'ın dikkatini bu filmle çektiği için ayrı bir önem taşıyor. Carpenter'ın dikkatini çekmesi, Russell'ın kariyerinin ikinci kez Elvis'le kesişmesi anlamına da geliyordu. O sırada, Elvis üzerine bir belgesel-drama çekmeye çalışan Carpenter, Elvis'i oynayacak bir oyuncu bulmakta ço zorlanıyordu; Russell'ı izlediğinde, onun 'Kral'ı hakkının vererek oynayabilecek potansiyele sahip olduğunu düşündü. Gerçekten de hem 1979 tarihli "Elvis", hem de Russell çok başarılı bulundu. Bu, aynı zamanda uzun yıllar sürecek Carpenter-Russell işbirliğinin de başlangıcıydı.
Bu ilk filmin ardından, Russell dört filmde daha Carpenter'la çalıştı: "Escape From New York" (1981), "The Thing" (1982), "Big Trouble in Little China" (1986) ve aynı zamanda senaryosuna da imza attığı "Escape from L.A." (1996). Bu filmlerin ilk ikisi bir hayli başarılı olurken, özellikle "Escape From New York"da Kurt Russell'ın canlandırdığı Snake Plissken karakteri de kültleşiyordu. Filmde Snake Plissken, suç oranının hayli arttığı ABD'de, yüksek güvenlik hattıyla çevirerek koca bir hapishaneye dönüştürülmüş Manhattan Adası'nda mahkûm olan; ancak ABD başkanının uçağı, nükleer birleşme için S.S.C.B ve Çin ile yapılacak önemli bir toplantıya giderken Amerikan Liberalleşme Cephesi üyelerince düşürülünce onu Manhattan'dan çıkarabilecek tek kişi olarak özgürlükle ödüllendirilmek üzere yardımına başvurulan, 3. Dünya Savaşı kahramanlarından azılı bir suçluydu. Çok önemsediği atmosfer yaratma konusunda, bu filminde de oldukça başarılı olan Carpenter, kuşbakışı çekimler, dekor, kostüm ve figüranlar üzerinden yarattığı kaotik, karanlık ve sıkışık New York tablosu ile mütevazi bütçesinin çok üzerine çıktığı bu filmde; anti-kahraman merkezli ve engelleri aşarak hedefe ulaşmaya dayalı aksiyon yapısıyla, günümüzde tiryakilik yaratan Shoot 'em Up türü bilgisayar oyunlarına kaynaklık etmiş oldu. Russell da bu oyunlarda tekrar tekrar yaratılan, oynayan kişinin özdeşleştiği kahramanın yaratımında model olan karakteri canlandırmış olmakla, kariyerine yeni bir boyut daha kazandırıyordu. Burada oyunculuktan biraz uzaklaşıp, Russell'ın değinmeden geçemeyeceğimiz özel hayatına eğilirsek, onun için en önemli anın, bugün hâlâ birlikte olduğu Goldie Hawn'la 1983 yılında, "Swing Shift" adlı filmin çekimleri sırasında tanışması olduğunu söyleyebiliriz. Hawn'la birlikte olabilmek için o zamanki eşi Season Hubley'den ayrılan Russell'ın bugün hâlâ çok mutlu bir birliktelik yürüttüğünü düşünürsek, doğru kararı verdiğine dair en ufak bir kuşkumuz kalmıyor. Özellikle, ilişkilerini yıllardır magazin basınından uzak tutma konusunda, çiftin önemli dersler verdiğinin de altını ısrarla çizmek gerekiyor. Goldie Hawn'ın sözlerine kulak verirsek, aralarındaki aşkın boyutlarına dair de bir fikir edinebiliriz: "Sadece sevdiği, hatta belki de aşık olduğu kadınlar yaşamına girdiğinde de Kurt'un yanındaydım. Tüm 'aura'sının değiştiğine bizzat tanık oldum; ama bu durum, asla onu kıskanmama yol açmıyordu. Çünkü, son bir noktada, ondan karar vermesi istendiğinde, beni seçeceğine dair hiçbir şüphem yoktu." Çiftin birlikte 1986 yılında bir erkek çocukları olduğunu, hep sanıldığının aksine Kate Hudson'ın Russell'ın öz kızı olmadığını, (Goldie Hawn'ın Bill Hudson'la olan ve 1979 yılında sonlanan ilk evliliğinden olduğunu), bir kez daha hatırlatalım.
80'lerde, videonun altın çağına damgasını vuran aktörlerden biri olan Russell'ın kariyeri, "Big Trouble in Little China"nın (1986) başarısızlığından sonra iyice kötü bir yola girer gibi olsa da, Patrick Swayze'nin rolü reddetmesiyle dahil olduğu "Tango & Cash" (1989) ile Dennis Quaid'in son anda çekildiği "Backdraft (1991)"daki önemli rolleriyle, hem izleyici tarafında eski imajını geri kazandı, hem de yeniden yapımcıların popüler filmler için de düşündüğü bir isim haline geldi. "Soldier" (1998) filminden aldığı 20 milyon dolarla, ücretini o ana kadarki en yüksek noktaya çekmesi de bunun bir kanıtı. 2001 yılında, Carpenter'la olan filmlerindeki gibi kültleşmeye uygun bir karakteri canlandırdığı "3000 Miles to Graceland"da Russell'ın yolu yine Elvis'le kesişti. Russell'ın, Kevin Costner'la birlikte, Elvis'i anma haftası esnasında, bir kumarhaneyi soymaya karar veren bir eski polisi canlandırdığı film, hiç ses getirmedi. Courtney Cox ve Christian Slater gibi isimlerin de yer aldığı oyuncu kadrosuna rağmen ülkemizde vizyona girmemesi de buna işaret ediyor olmalı. "Vanilla Sky"da (2001) bir psikiyatrist olarak izlediğimiz ve hayli başarılı bir yardımcı rol çıkaran Kurt Russell, sonrasında "Hesaplaşma"yla ("Dark Blue"), çürümüş Los Angeles Polis Departmanı'nda, kendine has yöntemleriyle ayakta kalmaya çalışan veteran bir polisi olarak karşımıza çıktı. Sonrasında ise, yine bir Disney filminde, "Kahramanlar Okulu"nda ("Sky High"), oğlu süper kahramanlar okulu giriş sınavında başarısız olan, 'Komutan' lakaplı süper kahraman Steve Stronghold karakterini canlandırdı. 'Jet Akımı' lakaplı eşi Josie Stronghold'la birlikte dünyamızı ele geçirmeye çalışan kötü insanlara karşı mücadele veren Steve karakteriyle, geçmişin Disney'li günlerine geri dönen Russell, yıllar sonra yeniden bir Disney filminde yer almaktan mutluluk duyduğunu, her fırsatta dile getirdi. "Kahramanlar Okulu"ndaki çizgisini sürdürdüğü "Dreamer"da kızına duyduğu sevgi için, sakatlanan bir yarış atının hayatını kurtarmak ve bu umut vaat eden kısrağı eski ihtişamlı günlerine geri döndürmek için neredeyse her şeyini feda eden bir babayı, Ben Crane'i canlandırıyor. Kurt Russell bu karakterle ilgili şunları söylüyor: "Sanırım atı sağlığına kavuşturma süreci aileyi, özellikle de babayla kızını bir araya getiriyor. Küçük kızı Cale'in, yarış atı Soñador'a olan sevgisi, babaya at terbiyeciliği işinde bazı şeylerin eksik olduğunu öğretiyor. Açıkça Ben, hayal kurma yeteneğini kaybetmiş; ama kızının kendi hayalini yaşamasına izin vererek, bu yeteneğini tekrar kazanıyor."
Russell "Poseidon'dan Kaçış"ta, her ne kadar gençlik günlerindeki gibi aksiyona geri dönse de, aslında yine kızını kurtarmaya çalışan bir 'baba rolüyle karşımıza çıktı. Filmin birçok sahnesinde -kariyeri boyunca bağlı kaldığı ilke gereği- kendi dublörlüğünü yapan Russell, bu film için çalışırken hayatınızı kurtaracak ilişkilerin bazen ne kadar tesadüfi olduğu konusunun uzun süre aklını meşgul ettiğini, "tüm varlığınızın en önemli birkaç saatini neredeyse hiç tanımadığınız, belki isimlerini bile bilmediğiniz insanlarla geçirebileceğinizi düşünmenin" çok tuhaf olduğunu söylüyor. Bizce de onu böylesine sık 'baba' rollerinde görmek biraz tuhaf, hâlâ onun 'baba olabileceği fikrine alışabilmiş değiliz; ancak bir yandan da 'sorumlulk sahibi baba' rolünün üzerine çok yakıştığını da kabul etmemiz gerekiyor...


CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.









Seanslar
Fragman


