Marisa Tomei
Oscar’ı sonuna kadar hak ettiğini kanıtlıyor!
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
“Asabiyim”de yine başarılı bir performans sergilediği bir yardımcı rolde karşımıza çıkan Marisa Tomei, kariyerinin başlarında, “My Cousin Vinny” filmiyle aldığı Oscar üzerinde yapılan spekülasyonlarına, çıtasını her geçen gün biraz daha yükselterek yanıt veriyor.
Marisa Tomei’yi hepimiz çok takdir ediyor, imrenerek izliyoruz, bu kesin. Ancak onun bir türlü istediğimiz çıkışı yapamadığının, yan rollerde yer almaktan bir türlü kendini kurtaramadığının, kariyerindeki filmlere şöyle bir bakınca bile hemen göze çarptığını inkâr edemeyiz. Kariyerinin bu kadar erken bir döneminde Oscar heykelciğini kaldırıp, daha sonra pek vites büyütmeden ilerleyen fazla örnek yok elimizde. Elbette, Oscar’ı alıp ortadan kaybolmuş ya da zirveye oturmuş pek çok isim saymak mümkün; ama Marisa’nın durumu bunlardan biraz farklı. O, ne hızını arttırıyor, ne de onu unutmamıza izin veriyor. Sanki 1992’de aldığı ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı’, Marisa’nın kariyerini belirli bir çizgiye oturttu ve o çizgiden fazla sapmasına engel oluyor (Geçtiğimiz yıl, New York’taki evini taşırken, heykelciğini bir türlü bulamadığını hatırlayınca, Marisa’nın da böyle düşünüyor olma ihtimali yok değil.) 1964’ün 4 Aralığı’nda, Brooklyn’in Flatbush adlı bölgesinde dünyaya gelen Marisa, avukat bir baba ve İngilizce öğretmeni bir annenin kızı olmakla şanslı sayılırdı; çünkü o dönemde, böyle entelektüel yanı olan bir aileden geliyor olmak, insanın önünde çok fazla kapı açabiliyordu. Birkaç yıl sonra, bir de erkek kardeşi olan Marisa, çocukluğunda dans ve de oyunculuğa merak sarmaya başlamıştı. Bu merakı, ailesinin de destek verdiği arkeoloji olma hevesiyle karışsa da, henüz 12 yaşındayken ‘A Chorus Line’ın bir gösterisinden büyülenen Marisa, arkeolojiyi çabuk unuttu. Artık yazlarını, kardeşinin doğumundan sonra taşındıkları New York Golden Bridge Colony’deki oyunları izleyerek geçiriyordu. Tek bir hayali ve de hedefi vardı artık: Tiyatro oyuncusu olmak. Tabii ailenin gösterdiği yoldan sapmak o kadar da kolay olmuyordu. Vaktinin çoğunu oyunlarda geçirse de ABD’nin en prestijli üniversiteleri arasında olan Boston University’ye girmeyi başardı. Başardı da bir şey oldu sanmayın sakın. Tutkuyla başka şeyler yapmak isteyen, başka dünyaları düşleyen herkes gibi cesur davrandı ve bu macerayı bir yıldan fazla uzatmadı. Bir TV dizisi ve de film teklifinin üzerine balıklama atladı. Her ne kadar, perdede ilk kez gözüktüğü “The Flamingo Kid”deki rolü “Tanrım, ne kadar sarhoşsun!” cümlesinden ibaret olsa da, aynı filmde John Turturro’nun Tomei’den de küçük bir rolde gözüktüğünü hatırlatalım. Yolun başında olan her aktris gibi, köklü pembe dizi “As The World Turns” (1956’dan beri kesintilerle de olsa devam ediyordu), Marisa’nın daha çok işine yaradı. 1983-85 arası rol aldığı dizide, yüzünü tanınır kılmanın yanında, James Earl Jones, Martin Sheen, Julianne Moore, Lauryn Hill gibi isimlerle tanışma ve henüz yıldızı parlamamış olsa da yeteneği ortada olan Meg Ryan’la rol arkadaşı olma fırsatına sahip oldu. “As The World Turns”, her ne kadar yüzünü güldürse de, basamakları üçer beşer atlamak isteyen Marisa’yı fazla tatmin etmiyordu. Bir süre daha küçük rollerle sinemada şansını denedikten sonra, arpa boyu yol kat ettiğini fark edip yüzünü yeniden eski göz ağrısı tiyatroya döndü. “Daughters” adlı oyundaki performansıyla da daha sonra rol aldığı “Beirut”la da küçük ödüller aldı. Ancak sahnelerdeki asıl patlamayı, Emmy ödüllü “Supermom's Daughter”da rol alarak gerçekleştirdi. Yaşamının bu evresinde, sinemanın Marisa için tam olarak ikinci planda kaldığını söyleyebiliriz. “The Toxic Avenger” ve “Playing For Keeps” gibi filmlerde rol alsa da, bunlar “Marisa sinemada da var” dememizi sağlayamayacak kadar önemsiz rollerdi. Sinemaya daha ağırlıklı bir şekilde geri dönmeden önce, Marisa, daha önce geçerliliğini test ettiği pembe dizi olayını yeniden ele almayı seçti. Dizinin yıldızı Lisa Bonet’nin ev arkadaşı Maggie Lauten’i canlandıran Marisa, nihayet Hollywood’daki büyük menajerlik şirketlerinin dikkatini çekmeyi başardı. 1990’da rol aldığı “Parker Kane” adlı diziden sonra, Tomei’nin sinemadaki çıkışının başladığını söyleyebiliriz. 1991’de birinde Sylvester Stallone, diğerinde de Nicolas Cage gibi ünlü isimlerin yer aldığı iki filmde göründü: “Oscar” ve “Zandalee”. Ancak Marisa’yı bugüne getiren, hiç kimsenin beklemediği bir başarı kazanan “My Cousin Vinny” (1992) oldu. Jeo Pesci’nin kız arkadaşı rolünde Marisa Tomei, cinayetle suçlanan iki gençten biriydi ve onları savunan Pesci’ye mahkemede verdiği destek gerçekten muazzamdı. Bu başarısında Tomei’nin gençliğini Brooklyn’de geçirmiş olmasının da büyük rolü olduğu kesin. Ancak hafif bir komedi niteliğindeki bu film ne kadar hoş olsa da, kimse herhangi bir şekilde Oscar adaylığı alabileceğini düşünmemişti, ‘Tomei faktörü’ o dönemde yeterince iyi idrak edilmemiş olmalı. Ancak, bu genç aktrisin adaylığına şaşıranları ikinci bir şok bekliyordu: Marisa, ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını kucaklıyordu. Temelde ‘lobi çalışmaları ödülü’ olarak adlandırabileceğimiz Oscar’larda böyle bir sonuç çıkması hemen dedikoduları körükledi. Her ne kadar dedikodular, ‘Marisa’nın ödülünü açıklayan Jack Palance’ın kazananın yazılı olduğu zarfı açmadığı, yalnızca adayların yazılı olduğu listenin en üstündeki ismi okuduğu’ gibi komik bir iddia üzerinden yayılsa da, Amerikalılar genelde olaylar üzerine fazla düşünmeyi sevmediklerinden, hep böbürlendikleri bir ödül töreninde böyle bir aksaklığın olma ihtimalini bir kenara bırakıp dedikoduları körüklemeyi tercih ettiler. Marisa, anında bir açıklama yapmaları için Akademi’ye başvurduysa da, Akademi, dedikoduları daha da körükleyip meşru bir zemine taşımamak için bir açıklama yapmaktan kaçındı. Tüm bunların arasında Marisa, ilk göz ağrısı tiyatrodan da vazgeçmiyordu. Matthew Broderick, Lili Taylor ve Sarah Jessica Parker gibi oyuncuların da yer aldığı ‘Naked Angels’ adlı bir tiyatro grubuna dahil olarak buradaki çalışmalarını daha sistemli bir hale soktu. Bu arada, yaklaşık üç yıl süren bir birliktelik yaşayacağı, oyun yazarı Frank Pugliese’la ilişkisi de bu dönemde başladı. Öte yandan, Oscar dedikodularıyla iyice yıpranmıştı ve bu olayın etkisini üzerinden atmanın tek yolu olduğuna karar verdi: irili ufaklı da olsa, inandığı rolleri kabul ederek yeteneğini kanıtlamak. Kariyerinin ilk yıllarında, çabucak zirveye çıkma hedefinden vazgeçip kendiyle barışması da bu kararı sayesinde gerçekleşti: “Asla, ulaşılmaz bir yıldız olmak istemedim. Küçükken bile, iyi çizilmiş karakterlerin olduğu yan rolleri daha çok severdim. Hiçbir zaman, sürekli mükemmel olmak ve de güzel gözükmek zorunda olan bir ‘kraliçe’ olmayı düşünmedim. Aslında böyle bir şey, gerçek anlamında, yalnızca peri masallarında mümkün ve ben o masalları izlemeyi, dinlemeyi çok seviyorum; ancak iş kendimi o tarz bir kalıba sokmaya gelince, bunda çok zorlanıyorum.” Böylece, Marisa’nın sinema kariyeri, hızlı bir değişim içine girmeden devam etti. Alan Rudolph’un “Equinox” (1992) ve Richard Attenborough’un “Chaplin”indeki (1992) yan rollerin ardından ilk başrolü “Untamed Heart” (1993) filmiyle geldi. Christian Slater’ın canlandırdığı Adam adlı içine kapanık biri tarafından, tecavüzcülerin elinden kurtarılan ve ona aşık olan bir garsonu canlandıran Tomei, eleştirmenlerden oldukça olumlu tepkiler aldı. Benzer şekilde Michael Keaton’un hayat verdiği Henry Hackett karakterinin hamile karısı rolüyle “The Paper” (1994) filminden de geçer not alıyordu; Michael Keaton, Robert Duvall ve Glenn Close gibi usta isimlerin yanında kazandığı deneyim de cabası. 90’lı yılları “Only You” (1994), “The Perez Family” (1995), “Four Rooms” (1995), “Unhook the Stars” (1996), “A Brother's Kiss” (1997), “Welcome to Sarajevo” (1997) ve “Slums of Beverly Hills” (1998) gibi filmlerde aldığı rollerle hem nicelik hem de nitelik açısından çıtayı yükselterek kapattı. Bu filmler arasında Marisa için en özeli, hiç şüphesiz, sürekli onun gibi bir aktris olmak istediğini söylediği Gena Rowlands’la birlikte rol aldığı “Unhook the Stars”dı. 2000’li yıllarda Marisa, çıtasını istikrarlı bir şekilde, yavaş yavaş yükseltmeyi sürdürdü. “The Watcher”da elinden kaçırdığı kiralık katilin (Keanu Reeves) takip etmeye ve çevresindeki herkesi rahatsız etmeye başladığı bir adamın (James Spader) psikiyatristi rolündeydi. Bunu, en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında Golden Satellite Ödülü’ne aday olacağı, başrollerinde Mel Gibson ve Helen Hunt’ın yer aldığı “What Women Want” (2000) izledi. “Dirk and Betty” (2000) ve “King of the Jungle”ın (2001) ardından, geçtiğimiz yıl ülkemizde de izleme şansı bulduğumuz “Yatak Odasında”da (“In the Bedroom”, 2001) kendisiyle olan ilişkisi nedeniyle eski kocası tarafından vurulan, kendinden yaşça oldukça genç Frank Fowler’ın sevgilisi rolünde, yine müthiş bir performansa imza atıyor ve en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar’a ikinci kez aday oluyordu. 2001’i Ashley Judd, Greg Kinnear, Hugh Jackman gibi isimlerle, tam bir ‘Hollywood’a entegrasyonu tamamlanmış düzeyli oyuncular’ resmi geçidi olan “Someone Like You”yla kapatan Marisa, “Just a Kiss” (2002) ve “The Guru”da fiziken (2002), Paramount Pictures’un animasyonu “The Wild Thornberrys Movie”de (2002) de sesiyle yer aldı. Bu hafta vizyona giren “Asabiyim”de, öfke kontrol terapisine katılmaya mahkum olan Dave Buznik’in kız arkadaşı olarak karşımıza çıkan Marisa Tomei, her ne kadar filmde önemli bir rolü olmasa da yer aldığı bölümlere ağırlığını koymayı başarıyor. Anlaşılan o ki, küçük-büyük rollerde bize 1992’de aldığı Oscar’ı sonuna kadar hak ettiğini kanıtlamaya devam edecek. Şikayetçi olduğumuzu söyleyemeyiz...
Henüz kimse yorum yapmamış.

TV'de bugün
Ne Yaptığını Biliyorum ( 4 Aralık 2008 22:00 CNBC-e)
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.
Replik
Karayip Korsanları: Siyah İnci'nin Laneti
Bir korsan için bugünlerde ayakta kalmanın tek yolu diğer korsanlara ihanet etmek.
Kaptan Barbossa
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com