Reese Witherspoon
"Gurur Dünyası"nın güçlü kadını...
Fuat Camgöz 7 Aralık 2006, Perşembe 00:00
"Bu Nasıl Sarışın" serisiyle şöhret kapısını aralayan 'akıllı' sarışın Reese Witherspoon, "Sınırları Aşmak"la ("Walk the Line") Oscar'ı kucaklayıp rüştünü herkese ispatladı. Witherspoon, Mira Nair'in W. M. Thackeray'nin ünlü romanından uyarladığı "Gurur Dünyası"nda ("Vanity Fair"), edebiyat dünyasının yarattığı en güçlü kadın karakterlerden biri olan Becky Sharp'ı canlandırıyor.

Reese Witherspoon, ‘küçük yaşlarda mesleğe başlayan aktrisler’ kategorisine giriyor. Ancak, aynı kategoride yer aldığı pek çok oyuncu gibi, bunun ailesiyle bir ilgisi yok. Reese’in ailesinin, sinemayla değil tıpla ve de orduyla ilişkisi var: Pediatri alanında hemşire olan annesi de, doktor babası da yıllarca Hava Kuvvetleri için çalışmış. Hal böyle olunca, Reese’nin de çocukluğunda sıkça doktorculuk oynadığını ve kendini gelecekte bir doktor olarak düşlediğini tahmin etmek zor değil. 

Genç yaşta hayata atılmak... Çocukluğunun bir bölümünü, babasının görevi nedeniyle Almanya’da geçiren Reese, 4-5 yaşında, doğum yeri Nashville’e geri dönmüş. Doktor olma hayallerinin değişmeye başlamasının da, ABD’de ‘country’ müziğin ve ‘country’ kültürünün merkezi olan, eğlence kenti Nashville’e gelişiyle gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Nitekim, güzel sarı saçları ve de mavi gözleriyle, ‘dikkat çeken’ bir küçük olduğundan, reklamların aranan yüzlerinden biri olması, 7 yaşına denk düşüyor. Bu noktada, ordunun içinde yer almalarına karşın oldukça açık görüşlü olan anne ve babasının, Reese’nin bu alandaki ilgisini desteklemelerinin ve ona istediği yolda ilerleyebilmesi için her türlü imkânı sağlamalarının rolünü göz ardı etmemek gerekiyor. Nitekim ailesinden gördüğü bu teşvik sayesinde, Witherspoon kısa sürede, oyunculuğun yanına modelliği de ekleyerek, yaşıtlarının evcilik oynadığı çağda, kariyer yapmaya kaptırmış kendini. Okul, reklam filmleri, modellik şeklinde ilerlerken, henüz 14 yaşında, ABD’de ajansların sıkça yaptığı, eyaletler arası yetenek avında, 10 eyalet arasından seçilen sınırlı sayıda ismin arasına giren Reese, yönetmen Robert Mulligan’ın kendisinden oldukça etkilenmesiyle, kariyer sepetine sinemayı da eklemiş. Mulligan’ın 1991 tarihli “The Man in the Moon”unda, aşkı ilk kez tanıyan, ergenlik döneminin başlarında bir genç kızı canlandıran Reese Witherspoon, hem eleştirmenlerden hem de izleyicilerden olumlu tepkiler alınca, aktrisliği daha ön plana almaya karar vermiş. Elini attığı her işte, çok iyi başlangıçlar yapması, yaşıtlarının henüz lisenin ilk yıllarında cebir öğrenmekle boğuştuğu bir dönemde kariyer yolunu çizmiş olması nedeniyle ailesi ona "Little Type A" adını takmış. Reese’i de bu adı sevmiş olacak ki, 1998’de kurduğu yapım şirketine ‘Type A Films’ adını vermiş. Her tarakta bezi var! “The Man in the Moon”dan hemen sonra, “sinemayla yetinmek olmaz, televizyona da el atmalıyım” diye düşünmüş olacak ki, aynı yıl Diane Keaton’ın yönetmen koltuğunda oturduğu “Wildflower”da, hem de Patricia Arquette gibi usta bir isimle birlikte yer alarak çıkışını sürdürdü. Liseyi bitirdiğinde, bu iki filmin üstüne üç film daha koymuştu Reese: Yine bir TV filmi olan –ülkemizde de vizyona giren “Beni Unutma” filmi gibi, yönetmenliğini Andy Tennant’ın üstlendiği- “Desperate Choices: To Save My Child” (1992), Danny DeVito ve Gary Sinise karşısında oynadığı “Jack the Bear” (1993) ve Disney yapımı “A Far Off Place” (1993). Bu son filmin çekimleri Kalahari Çölü’nde gerçekleştirildiğinden, genç aktrisin aylarca Afrika’da kaldığını, bu süre içinde yöredeki yerli halkla çok iyi ilişkiler kurup Afrika’daki çöl insanlarının dillerini öğrendiğini bir not olarak düşmekte yarar var. Tabii ki her şey gibi, bu maceranın da bir bedeli olduğunu ve Reese’nin bir yandan çekimlerle boğuşurken bir yandan da ABD’de okuluyla gerçekleştirilen faks trafiğiyle liseyi zar zor bitirdiğini söylemeden geçmeyelim. 

1994 yılında Reese, liseyi zorlanarak bitirmiş olmasına rağmen, o yaşına kadar, pek çok insanın bir ömre sığdıramadığı kadar çok şey sığdırması sayesinde dünyanın sayılı üniversitelerinden biri olan Stanford’a kabul edilmiş. Burada İngiliz Edebiyatı alanında lisans eğitimi almaya başlayan Reese’nin, yıllardır bir şeyler yapmak istediği, ama vakitsizlikten bir türlü el atamadığı yazın alanına da girişi bu şekilde gerçekleşmiş (Henüz bu arzusuna vakıf olamasa da, güzel yıldızın hayallerinden birinin de senaryo yazarlığı olduğunu söyleyelim ve ‘yaptıklarımız yapacaklarımızın göstergesidir’ sözüne kendimizi kaptırarak, Reese’nin senarist yönüyle de pek yakında tanış hale geleceğimize dair bir kuşkumuz olmadığını belirtelim). Üniversiteye girdiği yıl çekilen, Stephen Dorff’la başrolünü paylaştığı rehine filmi “S.F.W.”dan (1994) sonra, Witherspoon’un, yeni yaşamına adapte olmak ve şakaya gelmeyecek, uzaktan faksla filan halledilemeyecek bir iş olan Stanford’daki eğitim hayatına alışabilmek için, kariyerine iki yıllık bir mola verdiğini görüyoruz. 1996’da beyazperdeye dönüşü, tıpkı girişi gibi, oldukça olumlu karşılanan iki filmle gerçekleşiyor Reese’nin: Bağımsız bir yapım olan, Kiefer Sutherland’ın Bob Wolverton karakteri tarafından terörize edilen, çıtı pıtı bir genç kızı canlandırdığı “Freeway” ve Mark Wahlberg’in canlandırdığı erkek arkadaşı tarafından hem fiziksel hem de psikolojik şiddete maruz bırakılan Nicole Walker’ı oynadığı, ‘teen-slasher’ kategorisine de sokulabilecek “Fear”. Bu filmlerin, Witherspoon’un kariyeri açısından şöyle bir önemi olduğunu söyleyebiliriz: Gerilim-korku türlerine yakın duran bu filmlerde şiddete maruz kalan karakterleri canlandırdıktan sonra, Reese, tür filmi oyuncusu damgası yememek için 90’ların ikinci yarısında korku sinemasının akışını değiştiren “Scream” ile “I Know What You Did Last Summer” ve “Urban Legends” gibi filmlerde oynamayı reddetti. Reese anne oluyor... Bu iki başarılı filmden sonra, sarışın aktris, 1998 yılını da pas geçti. Ama bu pas geçiş daha önce verdiği iki yıllık ara gibi zorunluluktan çok kariyerine yeni bir yön verebilme gibi bir hedef taşıyordu. 1998’de “Twilight”la beyazperdede gözüktüğünde, istediği adımı atmış gibiydi. Ne de olsa, Paul Newman, Gene Hackman ve Susan Sarandon gibi isimlerle aynı ortamda bulunabilmek bile, dünya üzerinde fazla insana nasip olmuyor. Aynı yıl, pek önemli bir film olmayan “Overnight Delivery”nin yanı sıra, vizyona girdiği dönemde belirli bir ilgi toplamış olan “Pleasentville”de ("Yaşamın Renkleri") o günlerde yolun başında olan Tobey Maguire’la birlikte yer aldı. 1999 yılında sinemalarda gözüken üç filmle Witherspoon’un kariyerine belirli bir ivme kazandırdığını söyleyebiliriz. “Cruel Intentions”da, film ABD’de vizyona girdikten tam üç ay sonra, 5 Haziran’da evleneceği Ryan Phillippe ve dönemin yükselen başka bir starleti Sarah Michelle Gellar’la birlikte rol aldı. Bir suç draması olan “Best Laid Plans”da filmi kurtaran unsurlardan biriydi. En son “About Schmidt” filmiyle karşımıza çıkan Alexander Payne’in başarılı filmi “Election”la, ününe ün katacağı romantik komediye göz kırptı. 9 Eylül 1999’da kızı Ava Elizabeth Phillippe’i doğurduğundan, film çalışmalarını zorunlu bir ara vermek durumunda kalan Whiterspoon, bu kez kendini fazla özletmedi. Önce “American Psycho” (2000) ve “Little Nicky” (2000) gibi önemli filmlerde, eskileriyle karşılaştırıldığında pek de büyük olmayan rollerde yer aldı ve “The Trumpet of the Swan” (2001) adlı Columbia Pictures animasyonuna sesiyle katıldı. “Election”la yaptığı yükselişe geri dönüşü ise Aralık 2001’de ülkemiz sinemalarında da izlediğimiz “Bu Nasıl Sarışın?” (“Legally Blonde”) filmiyle gerçekleşti. Neredeyse filmin her karesinde gözüken Witherspoon, aptal gibi gözüken ama aslında Harvard’da Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirebilecek denli akıllı bir sarışını canlandırarak, romantik komedilere yerleşmiş aptal sarışın figürünün kalıplarını sarsıyordu. Bu çıkışını bir Oliver Parker filmi olan, Witherspoon dışında Rupert Everett, Colin Firth, Frances O'Connor gibi kendilerini kanıtlamış oyuncuların da yer aldığı 19. yüzyıl sonlarında Londra’da geçen bir komediyle sürdürdü. Ülkemizde de izlediğimiz “Beni Unutma” (“Sweet Home Alabama”, 2002) Witherspoon’u artık yan rollerde görmeyeceğimizi kanıtlayan bir film olarak akıllarda yer etti. Bu kez iki erkek arasında kalan bir sarışını canlandıran Witherspoon, filmin ABD’de çok iyi bir gişe başarısı yakalaması sayesinde, ücretini neredeyse iki katına çıkardı. 

Artık iyice yıldız oyuncu kategorisine yerleşen Reese Witherspoon, ikinci çocuğunu 23 Ekim 2003'te dünyaya getirdi. "Bu Nasıl Sarışın"ın devam filminin ["Bu Nasıl Sarışın 2" ("Legally Blonde 2: Red, White & Blonde")] çekilmesinde, Reese'nin kendine özgü karizmasının ve şirinliğinin büyük etkisi olduğunu kabul etmek gerekiyor. "Hayalet" filmini hatırlatan hoş bir romantik komedi olan "Cennetteki Gibi"de ("Just Like Heaven"), Mark Ruffalo'yla birlikte izlediğimiz Witherspoon, hemen ardından 'En İyi Kadın Oyuncu' dalında hem Altın Küre, hem de Oscar almasını sağlayan "Sınırları Aşmak"ta ("Walk the Line") karşımıza çıktı. Bu filmde, Joaquin Phoenix'in canlandırdığı, ünlü 'country' şarkıcısı Johnny Cash'le sahneyi olduğu kadar hayatı da paylaşan June Carter'ı canlandıran Witherspoon, özellikle kendi seslendirdiği şarkılarda müthiş bir performans ortaya koyuyordu. Bunda Nashville'de yetişmiş olmasının etkisi var mı bilinmez, ama güzel yıldızın Oscar heykelciğini sonuna kadar hakettiği ortada. Witherspoon, Oscar heykelciğini kucaklamadan önce çektiği, Hint yönetmen Mira Nair'in William Makepeace Thackeray'nin ünlü romanından uyarladığı "Gurur Dünyası"nda ("Vanity Fair"), edebiyat dünyasının yarattığı en güçlü kadın karakterlerden biri olan Becky Sharp'ı canlandırıyor. Bu zor rolün altından da başarıyla kalkan güzel yıldız, yakın zamanda Mark Palansky'nin yönettiği "Penelope"ün çekimlerini tamamladı ve hiç soluk almadan Jake Gyllenhaal ve Meryl Streep'le birlikte rol aldığı "Rendition" filminin setine koştu. Bu filmden sonra da sırada bir proje daha bekliyor WitherspoonMarryam Modell'in romanından uyarlanacak gerilim filmi "Bunny Lake Is Missing"

Başarılı yıldızın en büyük şikayeti, pek çok Hollywood yıldızı gibi, bu kadar koşuşturmaca içinde çok sevdiği eşine ve çocuklarına istediği kadar zaman ayıramaması. Böyle şöhrete bürünmediği günlerde "Ben, basının sürekli ilgisi ve hit filmlerin yarattığı sükseden çok küçük ve mütevazi başarılar peşindeyim. Tanrıya çok şükür ki, hiçbir filmim büyük bir gişe başarısına ulaşmadı; umarım bu böyle sürer" demiş olsa da, bu lafından döneli çok olmuş gibi gözüküyor...    

Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Ne Yaptığını Biliyorum ( 4 Aralık 2008 22:00 CNBC-e)
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.
Replik
Insomnia
İyi polis çalışmaktan, kötü polis vicdan azabından uyuyamazmış.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com