
Herkesin birbirine benzediği, aynı davrandığı; renkli, cafcaflı ambalajların içinin hep boş olduğu bir dünyada Tim Robbins gerek özel yaşamı, gerek oyunculuğu, gerekse yönetmenliği ile herkesten ayrı duran farklı bir adam. (Ve tabii ki o benim adamım.) Hollywood normları içinde bir anormal o. Belki en çok kazanan oyuncular listesinde adı yok, belki yönetmenliğini yaptığı filmler gişe rekorları kırmıyor ama Tim Robbins, onu sevmeyenlerin bile kabullendiği denli iyi bir oyuncu olduğunu çoktan ispatladı. Dünyanın her yerinde çekeceği filmleri merakla bekleyen bir seyirci kitlesi de var. Sadece üç filmle yönetmen olarak da kendini kabul ettirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz yani. Buna karşın büyük stüdyoların patronlarının hâlâ çekinerek yaklaştığı, mesafeli davrandığı bir adam olmaktan kurtulamadığını da söyleyebiliriz. Üstelik tüm zamanların en sevilen filmlerinden "Esaretin Bedeli"nde oynamasına karşın. Hiçbir zaman rol seçmemesine, bağımsız yönetmenlerin filmlerinin yanı sıra en olmadık Hollywood filmlerinde de oynayacak kadar mütevazi olmasına karşın. Neden Hollywood'da uzaylı gibi muamele gören adamlardan biri o? Neden farklı? Neden bir süre Oscar ödül törenlerine katılması sakıncalı bulunmuştu? Bu soruların cevaplarını bulmak hiç de güç değil. Tim Robbins'in hayatına şöyle bir bakmak yeter de artar bile...
12 Yaşındaki Eylemci Robbins 1958 doğumlu. Babası ünlü bir folk müzik grubunun üyesiymiş. Annesi ise bir yayınevi yöneticisi. Dolayısıyla içinde büyüdüğü aile ortamının sanatçı olmayı kafasına koymuş bir çocuk için son derece elverişli olduğu düşünülebilir. Ailesi onun kendi istediğini yapan, doğru bildiğini çekinmeden söyleyen biri olmasını arzulamış ve onu bu doğrultuda yetiştirmiş. Netice? Tiyatroya heves eden küçük Tim, 12 yaşında avant-garde bir tiyatro grubuna dahil olmuş. Ayrıca bana mısın dememiş ve aynı yıl Washington'a kadar gidip Vietnam'daki savaş karşıtı yürüyüşe bile katılmış. Erken yaşta aydınlanma ve bilinçlenme. Bir nevi büyümüş de küçülmüş bir çocuk. İşte, oyuncu olacağı her halinden belli olan bu çocuğa ailesi o zaman şöyle der: "Madem öyle, bu işin eğitimini alacaksın. 4 yıllık üniversite eğitimini tamamlamazsan hakkımızı helal etmeyiz." Şimdi, tam da burada mevzu açılmışken birkaç söz söylemeden geçmek olmaz. Bir zamanlar bizde de epey tartışılan, hatta ve hatta pek saygın, ciddi, tarafsız mı tarafsız programlarımızdan "A Takımı"nda da ele alınan bu konu - oyunculuk için eğitim şart mıdır? diye özetlenebilir- aslında hiç de karmaşık, yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal durumları arz eden bir konu değildir. Bizce cevap nettir ve arkamızda da entelektüel sinemacı Tim Robbins'in desteği vardır. Tarih boyunca eğitimli kötü oyuncular görüldüğü gibi, eğitimsiz iyi oyunculara da rast gelinmiştir. Yetenek esastır. Gel gelelim, çarçur edilmiş yetenekler de çok olmuştur. Oyunculuk eğitimi kişiye işin tekniğini kazandırır, vücudunu daha iyi kullanmasını sağlar?vs. Ama bu sadece okulda öğrenilebilen bir şey değildir. Oynaya oynaya, usta-çırak ilişkisiyle, tecrübeyle de edinilebilir. Yani, diyeceğimiz şu: Oyunculuk için okul eğitimi şart değildir. Yetenekliyseniz, istekliyseniz, çaba sarf edersiniz okulsuz da yapabilirsiniz. Ne var ki eğitim başka şeyler için kesinlikle gereklidir ve belki bunlar daha da önemlidir: Düşündüğünü doğru dürüst ifade edebilmek, düşünmeyi bilmek, hayattaki başka meseleler hakkında da bilgi ve görüş sahibi olabilmek için. "İyi bir oyuncu, ama aptalın teki" olmamak için. Bakın Tim Robbins, çocuklarının oyuncu olmasını isteyip istemediğini soran bir gazeteciye ne demiş: "Mutlu olacaklarsa neden olmasın. Ama öncelikle onların da benim gibi iyi bir eğitim almalarını isterim. Etraf akılsız aktörlerle dolu ve bundan daha sinir bozucu bir şey yok. Tüm bildikleri kendileri hakkında konuşmak. Halbuki başka şeyler de var bu dünyada. Başka şeyler de söyleyebilmeliler." Aslında bunun için de okulun şart olmadığını, onun sadece işleri kolaylaştırdığını, akıllı insanın kendi kendini de yetiştirebileceğini söyleyerek sözlerimize son noktayı koyuyor ve Tim Robbins'e geri dönüyoruz. Tiyatro Sevdası ve Bertolt Brecht Robbins ilk önce "State University of New York"un drama bölümüne kaydolmuş ve burada iki yıl okuduktan sonra UCLA'ya transfer olup Los Angeles'ın yolunu tutmuş. Tiyatro eğitimini tamamlamak için uğraştığı bu yıllarda garsonluk ve pizza dağıtıcılığı gibi işler yapmış. Çünkü, iyi biliyoruz ki, oyuncu olmanın önemli aşamalarından biri de budur. Bugün artık 'star' olmuş pek çok ünlü oyuncu gençliklerinde bu gibi işlere girip çıkmıştır. Sanılabilir ki oyuncu olmak için önce garsonluk, taksi şoförlüğü, benzin pompacılığı, barmenlik gibi işler yapmak gereklidir. Tabii ki işin aslı böyle değildir ve aslında bu daha çok Amerika'nın sosyal gerçekleriyle ilgilidir. Çünkü Amerika'da ebeveynler kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için 18 yaşından sonra çocuklarıyla maddi bağlarını keserler. Geçelim efendim, konuyu dağıtmayalım. UCLA'yı onur derecesiyle bitiren Tim, mezun olur olmaz "Actor's Gang" adlı avant-garde bir tiyatro grubunun kurulmasına ön ayak olur. Bu grupla beraber pek çok Brecht oyunu sahneler. Küçük yaşlardan beri soru soran, sorgulayan bir adamın hayatının gün gelip Bertolt Brecht'le kesişmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan bu adamın daha sonra, muhtemelen Brecht'in adını bile duymamış oyuncuların diyarı Hollywood'a nasıl olup da geçiş yaptığıdır. Devam ediyoruz? Auteur Yönetmenlerin Tercihi Ve aslında Tim Robbins'in sinemaya atılmasının nedeni gayet basit ve anlaşılırdır. O sadece tiyatrosuna para bulmak istemektedir. Bu nedenle iyi kötü pek çok filmde irili ufaklı roller üstlenir. Serde oyunculuk aşkı da var tabii "Elbette sinemanın büyüsü de" Ancak temel neden paradır. "Top Gun" ve "Howard's Duck" gibi, bugün duyduğumuz zaman ?O filmde Tim Robbins oynuyor muymuş?? diye tepki verdiğimiz ilk dönem filmlerinin ardından, spor filmlerine kafayı takmış bir yönetmen olan Ron Shelton'un "Boğa Durham"ındaki yetenekli çaylak atıcı ama biraz et beyinli Ebby rolünü kapmayı başarır. Çok iyi oyunculuk performanslarının elde edildiği sıcacık bir beysbol filmidir bu. Tim Robbins'in hayatında önemli bir yer tutar. Yüz ifadesinin esnekliği dolayısıyla hem saf, toy tipleri hem de kurnaz, anasının gözü tipleri aynı başarıyla, hakkını vererek oynayabileceğini kanıtlayan bu uzun boylu, yakışıklı genç adam bu filmle bir anda dikkatleri üzerine çeker. Ama en çok filmin başrol oyuncularından Susan Sarandon'ın dikkatini çekmiş olmalı ki; ikili filmin çekimleri sırasında o gün bugündür süren bir ilişkiye başlar. Doğrusu, yıllar geçtikçe cazibesinin çapı daha da büyüyen, olgun ve yetenekli oyuncu Sarandon'la birbirlerine çok yakışmışlardır. Bugün New York'da beraber yaşayan çiftin üç de çocuğu var; meraklısına duyurulur. Bu filmin ardından Adrian Lyne'in bizce en kayda değer çalışması olan "Jacob's Ladder"da bizzat Jacob'u canlandırarak sinema çevrelerindeki ününü perçinleyen Robbins yavaş yavaş tiyatrodan kopar ve iyice sinemaya doğru kaymaya başlar. Ama rol seçmez. İyi rol kötü rol demez oyunculuk aşkıyla teklif edilen her projeye koşar. Artık tiyatrosu için değil ama ilerde gerçekleştirmeyi düşündüğü kendi projeleri için paraya ihtiyacı vardır. Bu tavrı pragmatik bulunabilir fakat gerçekçidir. Şanslıdır ki genelde mutsuz olacağı filmlerde oynamaz; artık usta yönetmenlerin tercihi haline gelmiştir. Robert Altman, Spike Lee, Coen Kardeşler gibi isimler ona kendi filmlerinde rol verirler. Böylece onu "The Player", "Jungle Fever", "Hudsucker Proxy", "Short Cuts", "Pret-a-porter" gibi kalbimizde taht kurmuş filmlerde izleriz. Belki de Hollywood'daki patronların ona çekinceyle yaklaşmalarının nedeni, Hollywood'un iç yüzünü kara mizahla ortaya koyan "Player"da işini bilen, ahlâksız bir stüdyo yöneticisini canlandırmasındandır, kim bilir? Ama bu rol ona Cannes'da en iyi oyuncu ödülünü kazandırır. Artık dünya alemin tanımaya başladığı Robbins'i geniş kitlelere mal edecek olan asıl film ise Amerika'da, bizde ve tüm dünyada çok sevilen "Esaretin Bedeli" olacaktır. Senaryosunu Stephen King'in yazdığı, yönetmenliğini Frank Darabont'un üstlendiği film haksız yere mahkûm olmuş bir adamın vasıtasıyla bir hapishane öyküsünü perdeye taşır. Sinema duygusu ya da büyüsünü yakalayan filmlerden biridir bu. Robbins bu filmde canlandırdığı dirayetli, umudunu asla kaybetmeyen Andy Dufresne rolüyle herkesin sevgilisi olur. Evet, aslında pek çokları tarafından sevilir. Ah bir de şu sivri, politik, muhalif yanı olmasa! Auteur bir yönetmen adayı Bu dönem içerisinde bizzat kendisinin yönettiği üç film çekmiştir ; işte bu filmlerden dolayı politik sinemacı damgasını yemiştir. 1992'de tamamladığı ilk filmi "Bob Roberts"da cumhuriyetçi bir folk şarkıcısının politikaya atılmasını ve seçim kampanyasını konu edinip belli bir politikacı tipini ve düzenin iç yüzünü ipe çıkaran Tim Robbins tabii ki şimşekleri üzerine çekecektir. Gerçi o filmin hem senaryosunu yazmış, hem yönetmenliğini yapmış, hem başrolünü oynamış, hem müziklerini yapmış, hem de çıkıp filmde bunları kendi sesiyle seslendirmiştir ve Robert Altman filmi "yeni bir Orson Welles doğuyor" nidaları ile karşılamıştır belki ama Hollywood söyleyecek bir şeyleri olan bu filmden tabir-i caizse kıllanmıştır. İkinci filmi "Dead Man Walking"le idam cezası mevzusuna el atınca, üstelik anlatım açısından bunu daha bir Hollywood kalıplarına yakın durarak yapmasına karşın, yine muhafazakârların tepkisini çekmekten kurtulamaz. Ama onun başyapıtı "Beşik Sallanacak"tır. Bu filmiyle ilk iki filminin her açıdan üstüne çıkan Robbins yurt dışında pek çok festivalde ödüller kazanır. Hatta ve hatta, övünerek söylüyorum, üç yıl önce bizim festivalimizin yarışma bölümünde de gösterilen film, halk jürisi tarafından en iyi film seçilmiştir. Film seyirciyi 1930'ların Amerikası'na götürür ve o günlerin sanat yaşamına ve politik gelişmelere ışık tutar. Çok karakterli, küçük küçük öykücüklerden oluşan film o dönemin zaman ve mekân duygusunu başarıyla verir. Orson Welles, Rockefeller gibi dönemin ünlü simaları da filmde kendilerine yer bulmuşlardır. Komünist avının başladığı, Welles'in bir oyununun politik nedenlerle sahnelenmesine izin verilmediği bir dönemdir bu. Bazı şeylerin hiç değişmediğini anlatır Robbins. Filmini, en sonunda belli belirsiz günümüze bağlar. Ama artık üzerindeki etiket de çıkmamacasına yapışmıştır. O Amerikalılara göre politik sinemanın bir temsilcisidir. O bunu reddeder. Kendisinin sadece bilginin özgürce yayılmasına ve paylaşılmasına inandığını ve medyaya ulaşamayan insanların savunuculuğunun yapılması gerektiğini söyler. Kendisi için asıl politik sinema örnekleri 80'lerin aksiyon filmleridir. Bu filmlerde kahramanın kendi elleriyle kötülere cezalarını verdiğini, bunun hak edilmiş bir ceza olarak sunulduğunu söyler. Ona göre bu filmler kesinlikle politik filmlerdir. Çünkü onlar mahkemelerin ve yasaların yerine orman kanunlarını koymaktadırlar. (Bizce haklıdır) Ödüllerini Banyoda Saklayan Çift Tim Robbins tüm bu filmlerin yanı sıra bizde de gösterilen ve bir Martin Lawrence sulu komedisi olan "Nothing to Lose"da da oynamaktan gocunmaz; ya da "Austin Powers 2"de. New York'ta yaşayan Tim Robbins ve Susan Sarandon çifti ödüllerini evlerindeki banyolardan birine tıkmışlar. Gösteriş meraklısı olmadıkları için değil. Evde camekanlı bir dolap ve yeterince yer olmadığı için. Böyle söylüyorlar. Ve söz konusu çift 93'teki Oscar ödül törenine sunucu olarak katıldıklarında olay yaratmışlardı. Çünkü o anı, kamuoyunun dikkatini kötü muameleye maruz kalan Haitili mültecilerin üzerine çekmek için fırsat olarak bildiler. Ne var ki bu davranışlarından dolayı sonraki iki ödül törenine katılmaları yasaklandı. Söyleyecek bir sözü olan, entelektüel, 12 yıldır aynı insanla birlikte yaşayan, iyi bir yönetmen olduğu halde oyunculuktan da vazgeçmeyen; ödüllerini göstermeyi, kendi hakkında konuşmayı sevmeyen, samimi, muhalif; demokrat olduğu halde Clinton'ı bile eleştirmekten çekinmeyen bu adam aslında, görüldüğü gibi, gayet normal. Ama bunlar Hollywood'da bir anormal olması için yetiyor da artıyor bile. Belki bu hafta vizyona giren "Gizemli Nehir"de Clint Eastwood'un ona Amerikan değer yargılarına göre anormal kaçan bir karakteri canlandırma işini vermesinin nedeni de burada gizlidir. Ne diyeyim, Tim Robbins kesinlikle benim adamımdır.



Fox'da bu akşam 23:00'da başrollerini Robert Redford, James Gandolfini ve Mark Ruffalo'nun paylaştıkları Son Kale (The Last Castle 2001) adlı film ekrana geliyor.

Jerry Falk






Seanslar
Fragman
