
Bilenler el kaldırsın. Demek ki çoğunluk bildi. O halde gelelim bu oyuncunun hayat macerasına nasıl atıldığına. 22 Nisan 1937 yılında New York’da doğan Nicholson’ın dar alanda kısa paslaşmalar dediğimiz türden oyunculuk kariyeri ilk olarak B filmlerinin en bilinen isimlerinden biri olan Roger Corman tarafından formlandırıldıktan kısa bir süre sonra “The Cry Baby Killer” filminde başrol oynadı.
Ardından "Little Shop Horrors" adlı filmde dişinden rahatsız mazoşist yapılı bir karaktere bürünüp acı çekmeye meyilli birini canlandırdı. Belki de Jack Nicholsan’ı Nicholson ünvanına kavuşturan Peter Fonda’nın "Easy Rider" adlı filmi oyuncunun ilk Oscar’a adaylığını ortaya koydu. Bundan çok kısa bir süre sonra hasta babasını ziyaret etmek adına ufak kasaba hayatına yeniden dönerek geçmişe yaptığı yolculukta huzursuzluklarla karşılaşan Eroica Dupea rolünü canlandıran oyuncu "Five Easy Pieces" ile bir kez daha Oscar’a doğru uzanan kapıların kilidini açtı.
Genel bir retrospektif açısından değerlendirdiğinde Nicholson’un en önemli filmleri şunlardır denilebilir. (Chinatown-Çin Mahallesi-Yönetmen:Roman Polanski), (One Flew Over the Cuckoo's Nest-Guguk Kuşu-Yönetmen:Milos Forman)
Ünlü oyuncu "Chinatown" ile Oscar’a aday oldu. Gelelim "Guguk Kuşu" na. Akıl hastahanesindeki Randle Patrick Mc Murphy adında bir deliyi canlandıran Jack Nicholson, izleyenleri şok olma moduna davet ederken resmen gerçek bir delinin hareketlerini taklit etmiyor, adeta gerçek bir deli olduğuna inandırıyordu. Durumun içindeki durumu oynamak yerine kendini o ortama dahil ediyordu. İşte bu filmle artık adaylıktan çıkarak Oscar ödülü almayı başardı. Tam bir idealist oyuncu olduğunu tanımlayan Jack Nicholsan için dönüm noktası niteliğinde olan ve Stephan King’in romanıdan uyarlanan bir Stanley Kubrick filmi olan "The Shining" kendisini güncelleştirdi. Buna şöyle demek daha doğru olur.
"Beyazperdenin aranan yüzü"
Yüzünü şekilden şekle değiştiren başarılı oyuncu mimiklerini en fazla kullanan Hollywood aktörlerinden biridir. Bunun en hayati örneklerinden biri ise Kubrick ile beraber çalışmasıydı. Gerçi sihirli değnek olsaydı ve Jack Nicholson’un bir oyuncuya dönüşmesini sağlasaydı bugünkü konumundan bile daha ünlü olamazdı. O zaten doğuştan bir star. "The Shining" den sonra ikinci kere beyazperdeye uyarlanan "The Postman Always Rings Twice" (Postacı Kapıyı İki Kere Çalar) filmi ile olay yaratarak Jessica Lange’le olan ateşli sevişme sahnesiyle, izleyenleri bir kez daha hayrete düşürdü.
Bu arada Oscar’a olan yakınlaşması devam ederken "Reds" filmiyle bir adaylık “Terms Of Endearment” filmiyle ise, Shirley Mc Laine’ın aklını çelmeye çalışan bir astronot karakter kisvesini üzerine giymişti. Derken Oscar ödülünü kazandı. (kazanmasa şaşardım…)
Beyazperdenin tozlu ve engebeli yollarını aşmışken hızımı düşürmeden devam edeyim diyerek yeni bir filme imza attı. Hollywood’un en usta yönetmenlerinden biri olan Tim Burton’ın "Batman" filminde yepyeni bir kimlik kazandı. Bu kimlik kendisini Joker Batman’dan ayrıcalıklı kılıp alamet-i farikasını yansıtıyordu. Tabiki Burton ile olan bağlantısını kesmeyen Nicholson uzun bir aradan sonra Mars Attacks adlı filmle yeniden kamera karşısına geçti. "Prizzi’s Honor" ve "Ironweed" filmleriyle Oscar’a adaylık misyonunu elden bırakmayarak beyazperdede bir taht kurarak "kral" ünvanı edasıyla kendi çizgisinde ilerledi.
“A Few Good Men” de, Tom Cruise’a karşı mücadele veren generali oynarken "As Good As It Gets" filmi tamamen rotayı değiştirdi. Helen Hunt’ın dizginlerini eline aldığı yaramaz olmayı ilke edinen ve huysuzluk çıkaran Melvin karakterine bürünen Jack Nicholson hep sert ve diktatör konumundayken ne hikmetse bu filmle taş kalpliliğini yenerek yumuşak davranmayı öğreniyordu.
İşte tam bu tarza parmak bastıktan sonra "About Schmidt" ve "Anger Management" ile sinirini frenlemeye çalışan, ipe sapa gelmez hareketler sergilemeye meyilli olmayan ve daha çok rüyalarımızı süsleyen bir Jack Nicholson portresi çiziyordu. Bu kadar çok Oscar’lı bir oyuncu olması, kendisini şımartmıyor nitekim diğer oyuncuların da yolunu açarak onların rollerine gölge düşürmekten ziyade yardımseverliğini ortaya koyuyor.
Son filmi "The Bucket List" ile tekrardan eski huysuz hallerine geri dönüyor sanki. Tek farkı sonradan yumuşamaya çalışması. Yalnız "The Bucket List" in unutamayacağımız tek özelliği oyuncunun bir önceki filmlerinden biri olan "Guguk Kuşu" ile olan muhteşem benzerliği. Neresi mi benziyor? Yanıt: Hastahane ortamı. Nicholson bu kez deli değil, sadece ölmek için gün sayan bir fani. Beyazperdenin tepe noktasından bugüne bakış atacak olursak aktör için söylenecek çok söz var.
Gözlerinin içine baktığımızda sağlam bir oyunculuk çıkardığı gözle görülür bir detayken; yapaylıktan uzak parantez açarsak rol yapmadan her türlü karakterin içine girebilen biri…Bununla kalmayıp elit ve pürüzsüz bir oyun sergileyen Nicholson ilerleyen yaşına rağmen halen dinç ve sinemaya bırakmaya niyeti yok gibi. Şımarık ruhlu bir oyuncu olmadığını kanıtlayan Nicholson’ı "Yükselen Değerler" sloganı ile ilişkilendirmek mümkün. Yıldızı hiç sönmeyerek hayranlarını sevindirmeye devam eden Nicholson öyle görünüyor ki Hollywood film yapımcıları tarafından kapısı en çok çalınan aktörlerden biri olmaya devam edecek...



Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen, Nazan Kesal ve Rıza Sönmez'in rol aldığı "Vicdan" adlı film Tv'de ilk kez bu akşam 23:15'te Kanal D ekranlarında.

Hepimizin kendimizi hatırlamak için bir aynaya ihtiyacı var. Ben farklı değilim.
(Leonard Shelby)







Seanslar
Fragman
