
"Paranoid Park"ta tüm bunlardan bir parça var. Film, Gus Van Sant'ın olgunluk çağı dediğimiz bu son döneminin ruhuna bariz bir yakınlık taşıyor. "Paranoid Park"ta, "Fil"de sürekli takip ettiğimiz o gençlerden birinin katliamdan kurtulduktan sonra başına gelenleri izlediğimizi iddia etsek, buna kimsenin pek itirazı olmaz. Tüm filmi gözünden izlediğimiz kaykaycı Alex, Gus Van Sant'in o gençlerinden herhangi biri olabilir pekâlâ. Zaman zaman burada da Alex'i arkadan takip ediyoruz. Etrafta konuşanların sesleri doğal bir fısıltı gibi geliyor; kendimizi tüm o kaykaycı gençlerin arasında, ama bir yandan da onlardan çok uzakta hissediyoruz. "Fil"dekinin aksine bu sefer olayları üçüncü, her şeyi gören (ama yine de nedenleri anlamayan) bir gözden değil, olayların baş kahramanı Alex'in gözünden, onun zihninden izliyoruz. Tüm film Alex'in içini dökme çabasının bir parçası. Alex, olayı anlatıp içinden söküp atmak için tüm yaşananlarla yeniden yüzleşiyor ve biz de onun yüzleşme sürecine, dağınık bellek parçalarına tanıklık ediyoruz. Filmin bir noktasından sonra olayların gerçekleşme sırası tüm önemini yitiriyor. Geriye sadece kaykaycı Alex'in o elim vakadan sonraki hisleri, gündelik hayatın küçük dertlerinin onun için anlamsızlaşması kalıyor. Alex, gündüz düşlerini süsleyen tüm o kaykaycılardan biri olmak istiyor belki sadece. Paranoid Park'ın pistinin üzerinde tüm bu kıyıda köşede kalmış, ailelerinden, toplumdan kopmuş 'kayıp' ruhlarla birlikte kaykayıyla özgürce salınmak istiyor. Ama yaşadığı olay, tüm gerçekliği yüzüne vuruyor. Bundan sonra gördüğü her şey, yaşadığı o ânın etkisiyle şekilleniyor.
Flu anne, flu baba, flu insanlar…
Film boyunca en net görüntüler Alex'in kaykay düşleri. Bir de, onun -Christopher Doyle'un eşsiz sinematografisi içinde büyülü bir hale gelen- çimlerin içerisindeki kısa yürüyüşleri. Alex içine düştüğü durumla etrafından iyice kopmaya, etrafındakilerin yeni yetme dertleri, kız arkadaşının kaprisleri ona daha da yabancı gelmeye başlayınca, Alex'in çevresi gittikçe bulanıklaşıyor ekranda. Alex'in derdini anlatamadığı, içini dökemediği anne ve babasının yüzü hep flu, hep uzak kalıyor. Babanın yüzü sadece Alex'le samimi bir bağ kurmaya yaklaştığı sahnede netleşiyor. Yanından geçip gidilen kız arkadaş akıp giden diğer insanlar gibi flu oluyor. Kız arkadaştan ayrılma ânı geldiğinde yaşanan konuşmalar, klişe laflar görüntüyle uyumsuz, nereden çıktığı belli olmayan bir müziğin ardında kalıyor. Bu insanlarla yaşananlar, onlarla yapılan kısa konuşmalar hiçbir anlam ifade etmiyor.
Film boyunca Alex'in bellek parçacıkları dağınık bir şekilde ekrana hücum ederken, sesler de onun zihninin oyunlarıymışçasına en olmadık yerlerde ortaya çıkıyor. Görüntüyle ses hiçbir zaman uyuşmuyor, Alex'in hissiyatı da bir türlü huzura kavuşamıyor... En sonunda Alex'in içini dökmesi, yani filmin kendisi, o huzur için kısa bir süre için de olsa bir umut ışığı yakıyor.
Kimler İzlemeli?
Kimler İzlememeli?


CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.

Unutkanlar şanslıdır. Çünkü hatalarının derdini çekmezler.








Seanslar
Fragman

