Kayıt
Salma Hayek
Bağımsız takılmayı seviyor
Fuat Camgöz 9 Haziran 2006, Cuma 00:00
“Bandidas”ta, Pénelope Cruz'la el ele verip hiçbir şeyin kızgın ve kararlı iki kadın kadar korkutucu olamayacağını kanıtlamaya soyunan gözükara bir kovboyu canlandıran Salma Hayek, her ne kadar artık daha çok popüler filmlerde karşımıza çıksa da, aslen Robert Rodriguez, Mike Figgis, Kevin Smith ve Arturo Ripstein gibi usta yönetmenlerin tezgâhından geçmiş, bağımsız yapımlara yakın duran bir aktris.

Hemşehri olan diğer oyuncular gibi, Salma Hayek’in de Latin kökenli olduğunu belirtmeye gerek yok herhalde. Simsiyah saçları, sert, delici ve kapkara bakışları, dolgun dudakları ve vücuduyla, ‘Latin Amerika dilberi’ prototipi, adeta ona bakılarak yaratılmış. Adını söylemekte doğal olarak zorlandığımız Coastzacoalcos’da dünyaya gelen Hayek’in, oyuncu olmaya karar vermeden önceki ideallerine bakınca, bir an onun güzelliğinden bugün haberdar olmamızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlıyor ve bu bağ, göz zevkimize uygun şekilde çözüldüğü için rahat bir nefes alıyoruz. Çok parlak bir öğrencilik dönemi geçiren Salma, Uluslararası İlişkiler alanında lisans eğitimine başladığında, çocukluk günlerinden içinde kalmış olan o sesi dinlemese, gerçekten de bugün setler ve tiyatro sahnesi yerine, pek çok sıradan insan gibi tüm zamanını dört duvar arasında, ‘laptop’unun başında geçiriyor olabilirdi. Kariyerini 180 derece değiştirme kararı aldığı andaki ruh halini bugün şu şekilde hatırlıyor: “Aslında küçük yaşlardan itibaren, aktris olmak için inanılmaz bir arzu duyuyordum; ama bir şekilde, ailemin telkinlerinin de etkisinde kalarak, bunun bana mutlu bir yaşam getirmeyeceğine, asıl istediğimin herkes gibi istikrarlı bir kariyere, iyi maaşlı bir işe sahip olmak olduğuna ikna ettim kendimi. Uzun bir süre, yaşamda gerçekten yapmak istediğim şeyi bastırmaya çalıştım; ama bir yetişkin olduğumda, artık kendimi daha fazla aptal yerine koyamadım ve her şeye sıfırdan başlama riskini göze aldım.” 

Böylece, çok sevdiği ve bağlı olduğu ailesini karşısına alma pahasına, idealinin peşinden gitmeye karar verdi Hayek. Önce yaşadığı çevredeki küçük çaplı tiyatro gruplarıyla çalışmaya başladı; ardından kısa sürede, TV reklamlarında da gözüktü. Bu, daha büyük casting ajanslarının dikkatini çekmesi için de bir fırsattı aynı zamanda. Meksika TV’lerinin vazgeçilmezi olan, yakın dönemde bizim kanallarımıza da sıçrayan, ev hanımlarını hedefleyen gündüz dizilerinden birinde (“Nuevo Amanecer”) rol aldı. Bu tür dizilere o kadar uygun bir fiziği vardı ki, hemen ardından, yalnızca ülkede değil, dünya çapında, çok bilinen bir pembe dizi olan “Theresa”da başrolü kaptı. Otoritelerin, “bu kız da nereden çıktı?” diye şaşkın bakakaldıkları kadar kısa bir sürede, Meksika’da inanılmaz şekilde popülerleşen aktris, hızla yükselen grafiğiyle, kariyerini istikrarlı bir yola soktu ve bu işi yapmasını istemeyen ailesinin ve de bazı arkadaşlarının bile fikir değiştirerek kendi yanında yer almalarını sağladı. Bu ünü, aynı zamanda güzel aktrise Hollywood kapılarını da açacaktı. Meksika’daki ününü bir kenara bıraktı ve hayatına ikinci kez sıfırdan başladı. Neden, yüzlerce aktrisi yutan Hollywood’a girmek gibi bir risk aldığını, kendisine kulak vermeden anlamak zor: “Evet, kendi ülkemde çok ünlüydüm; ama yaşamım boyunca pembe dizilerde rol almak istemiyordum. Ayrıca, ne yazık ki, Meksika’da çok ünlü de olsanız, bırakın ihtişamlı bir yaşamı, keyifle istediğiniz gibi bir evde, bolluk içinde yaşayacak kadar bile kazanamıyorsunuz. Ben, ülkemdeki pek çok yetenekli aktör ve aktrisin Hollywood’daki yıldızlarınki gibi bir yaşamı hak ettiğini düşünüyorum. Bu nedenle bir kumar oynadım ve her şeyimi kaybetme pahasına buraya geldim.” ABD’de ilk olarak, Allison Anders’in “Mi vida loca” filminde başrolü almak için aylarca seçmelerde ter döktü. Her ne kadar başrol yerine, arka planda kalan bir rolle yetinmek zorunda kalsa da bu rol, “Screen Actors Guild”e girmesini sağladığından, aktrisin en unutamadığı rollerden biri. Böylece Hayek, Hollywood’da meşru bir kimlik kazanmış oluyordu. “The Sinbad Show” (1993) ve “Roadracers” (1994) gibi TV projelerinde yer alıp, camiada yüzünü tanıtma fırsatını da bu sayede buldu. Bu projelerden ikincisinde Robert Rodriguez’le çalışan aktris, böylece kendisine dünya çapında şöhret getirecek olan bir işbirliğini de başlatmış oldu. Rodriguez’le işbirliğinin yanında “El Callejón de los milagros” gibi uluslararası alanda büyük takdir toplayan sanat filmlerinde de rol alması, Hayek’in bağımsız projelere daha yakın duruşunun işaretleriydi. Gerçekten, her ne kadar Hollywood’a gelişinde para kazanma arzusunun da etkili olduğunu açıkça itiraf etse de, o, bu niyetini hiçbir zaman düzeyli işler yapma ilkesinin önüne koymadı. Rodriguez’i kült bir yönetmen haline getiren “El Mariachi”nin devam filmi “Desperado”da Antonio Banderas'la başrolü paylaşınca olanlar oldu. Artık onu herkes tanıyordu. 

Süreç klasik şekilde işledi: Hemen ‘en seksi aktris’ listelerine en yukarılardan girdi, internette ve çeşitli dergilerde cüretkâr pozları yayınlandı, vs. Aslında, Hayek, Hollywood’a oynamaya geldiği oyunu yeni yeni oynamaya başlıyordu. Bir yandan magazin basınının ilgisinden sıkılmış gibi yapıyor, diğer yandan da onları kışkırtarak üzerindeki ilgiyi canlı tutuyordu (Tam bir istemem, yan cebime koy durumu.) Ancak, bu kadar popülerleşmesi, çıtayı hızla yükseltmesine yol açmadı. Allison Anders, Alexandre Rockwell, Robert Rodriguez ve Quentin Tarantino’nun ortak projesi “Four Rooms”da da; William Baldwin ve Cindy Crawfordlu “Fair Game”'de yine küçük rollerde yer aldı. Rodriguez’in en kült filmi kabul edilen “Günbatımından Şafağa”da (“From Dusk Till Dawn”, 1996) iddialı oyuncu kadrosunda çok öne çıkmasa da Tarantino’yu parçalayan ve George Clooney’i kölesi yapan vahşi güzel Santanico Pandemonium rolünde, hayranlarına unutulmaz sahneler hediye etti. Tam vahşileşmişken, Matthew Perry’yle birlikte “Fools Rush In” adlı romantik komedide yer alarak kafaları karıştırdı. Russel Crowe’la rol aldığı “Breaking Up”ta biraz daha tutkulu bir role soyunsa da benzer bir çizgiyi sürdürdü. 1998’de “Fakülte”de (“The Faculty”) rol alması, Rodriguez’e olan zaafını bir kez daha gösteriyordu. Hemen bir yıl sonra, bağımsız mı değil mi, yaramaz mı uslu mu bir türlü karar verilemeyen yönetmen Kevin Smithin “Dogma”sında yine kendi gibi ünlü genç yıldızlarla rol alarak, sinemada tercih ettiği roller konusunda bir fikir de vermiş oldu: Çok fazla öne çıkmadığı, bol karakterli filmler. 2000’de deneysel yönetmen Mike Figgis’in ekranı dörde böldüğü filmi “Timecode”da parasını yediği lezbiyen sevgilisini erkek bir film yönetmeniyle aldatan genç kadın rolü, bu savı destekleyen bir diğer çalışması olarak hafızalara kazındı. Geçekten, bu tür rollerde, Hayek inanılmaz inandırıcı performanslar ortaya koyuyordu ki, onu patavatsızca, futbolda çok öne çıkmayan, ama takıma çok faydalı olan görev adamlarına benzetebiliriz. ABD yapımı “Timecode”un ardından İsveç yapımı “Chain of Fools”da ve İspanyol yapımı “La gran vida”da yer alması, kendini Hollywood’a kaptırmadığını, daha bağımsız takılmak istediğini gösteren filmler. Ülkemizde de ses getiren “Frida”da sanat tarihini en sıradışı ve en bağımsız ruhlu ressamlarından olan Frida Kahlo’yu canlandıran Salma Hayek, kariyerini belirlemede takındığı bağımsız duruşla, bu filmdeki karakterin ruh halini sahiplenmede pek de zorlanmamıştı. Zaten, filmin yapımcısı Nancy Hardin, Hayden Herrera'nın yazdığı Frida Kahlo otobiyografisini, 90’larda, ressamın sanat çevrelerinde popülerleşmesinden sonra filme çekmeye karar verdiğinde, Salma Hayek, projeyle balıklama atlamıştı. Tam sekiz yıl, yapımcılarla birlikte filmin gerçekleşmesi için uğraşan Salma, Frida’yla niye bu kadar çok özdeşleştiği sorulduğunda şöyle bir yanıt veriyordu: “Öncelikle, cesareti bana çok çarpıcı ve özel geliyor; ancak benim bu rolle bu kadar iç içe olmam, yalnızca Frida’nın karakteriyle değil, yaşadığı dönemin genel havasıyla ilgili bir şey. Evet, Frida, asla geleneksel davranmamış, her zaman kendisi olmaya çalışmış bir kadın, çevresindekilere göre çok daha erken yaşta kadınlığının sınırlarını keşfetmeye başlamış. Yaşamındaki trajik tüm olayları, kendisine faydalı olacak şekilde kullanmayı başarmış. Ancak, tüm bunlar, yaşadığı dönem içinde yücelen şeyler.” Rolüne bu kadar çok bağlanmış olması, Hayek’in, BAFTA, Altın Küre, Oscar gibi sinema alanında dünyanın en önemlileri kabul edilen ödüllere ilk kez aday olmasını sağladı. 

"Frida"dan sonra rotayı 'popülerden yana' kıran aktris "Aşka Sor"da Collin Farrell'le birlikte rol aldı. Hayek, filmde büyük bunalım yıllarında, beyaz bir Anglo-Sakson'la evlenip soyadından kurtulmayı düşleyen Meksikalı Camilla Lopez'e hayat veriyordu. Filmin uyarlandığı romanın yazarı John Fante'nin Camilla'yla Farrell'in canlandırdığı Arturo'yu çok zor bir toplumsal ve siyasal dönemin ortasına yerleştirdiğini dile getiren güzel aktris filme dair görüşlerini şöyle ortaya koyuyordu: "Arturo ve Camilla gibi insanlar için 1930'lar çok zor zamanlardı. Arturo kollarında sarışın, mavi gözlü bir Kaliforniyalı hayal ederken, Camilla'nın tek istediği şey zengin bir Amerikalıyla evlenerek çocuklarına kendi sahip olamadığı olanakları sunmak. Bu pastoral rüyalar Arturo ve Camilla'ya göre değil; ve tanıştıklarında, birbirlerine duydukları çekim kontrolden çıkıyor." "Bandidas"ta bu kez rol arkadaşı Hollywood'un bir başka Latin güzeli Pénelope Cruz oldu. Filmde Hayek'in canlandırdığı zengin aile kızı Sara'yla, Cruz'un canlandırdığı fakir bir çiftçi ailesinin kızı olan Maria'nın yolları her ikisinin de babası, gözünü para hırsı bürümüş bir üçkâğıtçı tarafından öldürülünce kesişiyor. Bunun üzerine iki genç kadın bir haydut çetesi kurarak intikam için kolları sıvıyor; nihayetinde bu Hayek-Cruz işbirliği erkeklerin zor dünyasında dahi hiçbir şeyin kızgın ve kararlı iki kadın kadar korkutucu olamayacağını kanıtlıyor.

Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Budala Dedktif 2 (15 Ekim 2008 22:00 Atv)
Jim Carrey, Ian McNeice, Simon Callow, Maynard Eziashi ve Bob Gunton'ın oynadığı "Budala Dedktif 2" adlı komedi filmi bu akşam 22:00'da Atv ekranlarında...
Replik
Gözü Tamamen Kapalı

Hiçbir düş sadece bir düş değildir...

Dr. Bill Harford

« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com