Lucy Liu: Sanki bir ateş topu
Sinema.com 10 Temmuz 2007, Salı 00:00
Her ne kadar Liu’yu bizim buralarda, ‘Gününü Göreceksin’ ve ‘Play It to the Bone’daki rolleriyle tanımış olsak da, o, ABD’de, çok daha önce, (sonradan bizde de çok popüler olacak), ‘Ally Mcbeal’ dizisiyle, herkesin tanıdığı bir aktris olmayı başarmıştı.

Sebastian Gutierrez'in korku-gerilim filmi “Rise: The Blood Hunter/Diriliş: Vampir Avcısı"nda araştırmacı cesur gazeteci Sadie olarak karşımıza çıkan Lucy Liu yine güzelliğiyle kendine hayran bırakıyor...

O, her ne kadar, tavırları, duruşu ve konuşmasıyla, tam bir Çinli gibi gözükse de aslında New York doğumlu ve yaşamının tamamını ABD’de geçirmiş biri. Ancak, ailesiyle birlikte ABD’ye göç etmiş diğer Çinli ailelerin çocukları, Amerikan kültürü içinde asimile olurken, Liu’nun köklerini merak edip kendini Asya kültürü ve dilleri konusunda donatması, bugün geldiği noktayı anlamak açısından da önemli.

Lucy Liu, kariyeri, en azından ülkemizde, sondan başa, tekrar sona doğru takip edilen aktrislerden biri. 1992’de filmlerde görmeye başladığımız Liu, 1999’da Mel Gibson’ın başrolde yer aldığı ‘Gününü Göreceksin’de (‘Payback’), dikkatli izleyicilerin gözüne çalınmaya başlamıştı (‘haba haba haba’). Daha genel anlamda ‘tanıdık’ bir yüz haline gelişinin ‘Play It to the Bone’daki (1999) benzin istasyonunda sevişme sahnesiyle gerçekleştiğini söyleyebiliriz.

Her ne kadar hem fiziksel, hem de kültürel anlamda (çok iyi Çince konuşuyor, Çin kültürü hakkında fazlasıyla birikimli) tipik bir Çinli gibi gözükse de, Lucy Liu, aslında ABD’nin göbeğinde, New York’ta dünyaya gelmiş. Göçmen olan anne ve babası, ABD kültürüne uyum göstermekle boğuşurken, Liu, tam tersine, her anlamda kuşatıldığını hissettiği bu kültürün sınırlarını aşıp, tipik bir Asyalı-Amerikalı olmaktan daha fazlasını yapmak istemiş ve ailesinin geldiği topraklardaki kültürle çok yakından ilgilenmiş. Bunun en somut örneği eğitim hayatı: 1986’da Stuyvesant Lisesi’nden mezun olup New York Üniversitesi’ne giren Liu, kendi deyimiyle buranın ‘karanlık ve de sarkastik’ ortamından bunalıp, Michigan Üniversitesi’ne geçiş yapmış. Lisansıysa, tabii ki, Çince ve Çin Kültürü üzerine’ New York Üniversitesi’ndeki bunalımlı bir yılın ardından, Michigan’da oldukça mutlu olan Liu, sosyal açıdan da çok hareketli bir üniversite hayatı geçirmiş ve danstan diksiyona, güzel sanatlardan oyunculuğa kadar pek çok konuda kendini geliştirme imkânı bulmuş. Mezun olduktan sonra da, ilgi alanları içinde, oyunculuk daha ağır basmış. Andre Gregory'nin "Alice in Wonderland’ uyarlamasında küçük bir rol kapmak için seçmelere katılıp başrolü alınca, oyunculuğa oldukça umutlu bir başlangıç yaptığını söylemek mümkün.

Kali-Eskrima-Silat denen bir Uzakdoğu dövüş sanatı tekniğindeki yetkinliği ve Mandarince’yi kusursuz konuşuyor olması, bu rolü almasında çok etkili olmuş. ‘Numb’, ‘Redwood Curtain’ ve ‘M. Butterfly’ gibi tiyatro oyunlarında da yer alan ve bu arada ‘Met Theater Development Ensemble’ adlı tiyatro grubunun da üyesi olan Liu’nun asıl hedefi sinemaydı ve tiyatro işini daha fazla dallandırıp budaklandırmadan bu alana yönelmek istiyordu. Ancak başlangıçta işler, tiyatroda olduğu gibi, iyi gitmedi. ABD’de sinema alanında yükselebilmek, tiyatrodakine göre, yetenek dışında çok farklı etmenlere bağlı olduğundan, Liu’nun adam gibi roller alabilmesi epey vakit aldı. Los Angeles’te bir yandan o seçme senin bu seçme benim koştururken, bir yandan da ayakta kalabilmek için garsonluk yapmaya başlamıştı.

‘Evimiz Hollywood’da’ (‘Beverly Hills, 90120’), ‘The X Files’, ‘ER’, ‘NYPD Blue’ gibi önemli dizilerde, tanıyanların bile zor seçebileceği küçük rollerde yer alıp, oyunculuğu kâğıt üstünde daha profesyonel bir zemine oturtmaya çalışırken, bir yandan da asıl hayali olan sinema filmlerinde oynamaya koyuldu. Her ne kadar bir öğrenci filmi olsa da, imzasını taşıdığı öğrenci Darren Aranofsky olduğundan hemen dikkatimizi çeken ‘Protozoa’da (1993) başroldeydi. Hem Liu, hem de Aranofsky’nin kariyerlerine dalya demeleri açısından bu filmi aklımızın bir köşesinde tutmakta fayda var.

1996’da ‘Pearl’ dizisinde kendisine sürekli bir rol bulan Liu, oyunculuktan düzenli para kazanmaya da bu şekilde başlıyor. 1996’da Tom Cruise, Cuba Gooding Jr. ve Renée Zellweger’in başrolde olduğu Cameron Crowe filmi ‘Jerry Maguire’da ve 1997’de Tupac Shakur ile Tim Rothlu ‘Gridlock'd’da yine küçük rollerdeydi, ama bir yandan da, çıtasını yükseltmeye başladığının sinyallerini de veriyordu.’

Her ne kadar Liu’yu bizim buralarda, yazının girişinde değindiğimiz gibi, ‘Gününü Göreceksin’ ve ‘Play It to the Bone’daki rolleriyle tanımış olsak da, o, ABD’de, çok daha önce, (sonradan bizde de çok popüler olacak), ‘Ally Mcbeal’ dizisiyle, herkesin tanıdığı bir aktris olmayı başarmıştı. Dizinin seçmelerine Nelle rolü için katılan Liu, bu rolü Portia de Rossiye kaptırsa da, dizinin senaristi ve aynı zamanda yapımcılarından biri olan David E. Kelley’i o kadar etkilemiş ki, Kelley, diziye, Liu’ya mahsus bir rol ekleyeceğine söz vermiş. Liu, dizinin ‘They Eat Horses, Don’t They’’ adlı bölümünde, bir radyo kanalına dava açan, tuttuğunu koparan, kolay kolay başınızın derde girmesini istemeyeceğiniz bir avukatı canlandırdı ve bu karakteri büyük beğeni toplayınca, dizinini daimi elemanlarından biri oldu.

2000 yılının, Liu için ayrı bir önem arz ettiğini söylersek, abartmış olmayız. Yola çıktığında kendisine hedef olarak seçtiği, sinema alanında adını duyurma adına, bu yıl Liu için çok verimli geçti. Önce ‘Shangai Kovboyu’nda, Jackie Chan ve Owen Wilson’un kurtarmaya çalıştığı, ‘Yasak Bölge’den kaçırılmış olan Prenses Pei Pei rolünde, sonunda esas kızdı.

Bu sıralarda, ikinci filmi ‘Charlie’nin Melekleri: Tam Gaz’la yeniden, esas kızlardan biriydi. Zaten bu alanda sırtının artık kolay kolay yere gelmeyeceğini de bu iki filmle, özellikle basında çok fazla yer bulduğu ‘Charlie’nin Melekleri’yle anlamış olduk.

2002'de hedefine ulaşma konusunda, kusursuz bir silah gibi eğitilmiş olan karizmatik Sever karakteriyle, Antoni Banderas’ın karşısında yer aldığı ‘Ballistic: Ecks vs. Sever’da (2002) izlediğimiz Liu, 2003 yılını da 2000 yılı gibi gündemden inmeyerek kapattı: Aynı yıl, ‘Charlie’nin Melekleri: Tam Gaz’la başlayan gündeme oturma durumu, Quentin Tarantino’nun merakla beklenen son filmi ‘Kill Bill’deki O-Ren Ishi rolüyle devam etti. "Kill Bill" filmlerinden sonra biraz hız kesen Lucy Liu, "Şanslı Slevin" ve Tony Scott imzalı "Domino"yla üst üste hayranlarının karşısına çıktı.

Lindsey adlı bir adli memuru canlandırdığı "Şanslı Slevin"de ona aşık olan Slevin karakterini canlandıran Josh Hartnett, aktris için şunları söylemiş: "Lucy cıvıl cıvıl bir kız. Tam bir ateş topu, ve Lindsey'ye çok benziyor. Bence bu rol için mükemmeldi." Hartnett'in "ateş topu" benzetmesine katılmamak elde değil...”

Şu anda, sinema alanında varolma hedefini çoktan aşmış olsa da, Liu’nun sadece vizyon köpüğü filmlerde yer aldığını söyleyemeyiz. Tarantino’nun ‘Kill Bill’i dışında 2001 yılında Mike Figgis’in avangard filmi ‘Otel’ (‘The Hotel’) ve 2002 yılında ABD’de ticari dağıtıma çıkmasa da, bilimkurgu ve fantastik film meraklıları arasında kültleşen ‘Cypher’i ve son olarak Diriliş: Vampir Avcısı'ndaki sıradışı rolü filmografisine eklemiş olması, Liu’nun sinemaya Darren Aronofsky’nin ilk filminde rol alarak başladığını unutmadığını gösteriyor ve de bizleri sevindiriyor.

Henüz kimse yorum yapmamış.

Haftanın Filmi
Hancock
Hancock
7.4/10
TV'de bugün
Altın Yumruk İstanbul'da (6 Temmuz2008 21:20 Kanal 1)
Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.
Replik
Üçüncü Adam
"İtalya’da 30 yıl boyunca Borjiyalar vardı. Yani savaş kıyım, cinayet... Ama Michelangelo, Leonardo ve Rönesans aynı dönemde var oldular. Oysa İsviçre'de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı. Ama ne yaratabildiler? Sadece guguklu saat!..."
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com