Şöhret için neler yapabilirsiniz?

Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Hollywood, “Moulin Rouge”la birlikte yeniden hatırladığı müzikal türünde film üretmeyi sürdürüyor. İddialı kadrosu ve on üç dalda Oscar’a aday olmasıyla tüm dikkatleri üzerine çeken “Chicago”, başarılı müzikleri ve koreografilerinin yanı sıra şöhrete ilişkin söyledikleriyle de öne çıkan bir film.
“Chicago”nun öyküsünü anlatmaya pekçok farklı noktadan başlayabiliriz. Her şeyin başladığı noktaya, o sırada Chicago Tribune gazetesinde çalışan Maurine Watkins’in tanık olduğu sansasyonel davalardan etkilenerek yazdığı “The Brave Little Woman” oyununa, yani 1926’nın Chicagosu’na dönersek, pekçok yazıyla aynı girişi yapmış olacağız. Bu oyundan yapılmış 1927 yapımı sessiz filme ve de 1942 yapımı Ginger Rogers müzikali “Roxie Hart”a gidecek olsak, klişe bir girişten kaçınacağız belki; ama filmleri bulup izleme şansımız olamadığından beylik laflar etmekten kendimizi kurtaramayacağız. İyisi mi, aklımızı çok uzaklarda bırakmadan, 2000 yılına, dünyanın en büyük film yapım şirketlerinden olan Miramax’ın yönetim merkezine gidelim. “Chicago” filminin öyküsü başlıyor...
Rob Marshall’ın kilidi çözen fikri…
Sözünü ettiğimiz ofiste üç kişi var. Biri Miramax’da önemli koltuklardan birinin sahibi Harvey Weinstein; diğeri Miramax’ın yapım bölümü başkanlarından biri olan Merly Poster ve hikâyemiz açısından üçlü içinde en mühim şahsiyet, Rob Marshall. Aslında Marshall’ın Miramax binasında bulunma nedeni, Merly Poster’ın “Rent”i sinemaya uyarlama konusunda, müzikal sahnelemedeki yeteneğini Broadway’de kanıtlamış olan Marshall’la beyin-fırtınası yapmak istemesi. Ama henüz konuşmalarının başında Marshall, kendisini asıl ilgilendirenin, Miramax’ın yıllardır filme almaya çalıştığı, ancak orijinal fikirler bulunamaması nedeniyle askıda tuttuğu “Chicago” projesi olduğunu söyleyince, Poster da onu tuttuğu gibi projeyle ilgilenen Wienstein’in ofisine getirmiş. Zaten birazdan Poster odadan çıkacak ve Marshall’ı Wienstein’la yalnız bırakacak...
Marshall’ın, iki saat süren görüşmeleri boyunca o odada, çok zor ikna olan biri olarak tanınan Wienstein’a anlattıklarının tamamını bilmek mümkün değil. Ancak ikna edici şeyler söylediğine şüphe yok; çünkü görüşmenin sonunda Wienstein ona “Chicago”yu yönetmesini teklif etmiş. Miramax’ın Bob Fosse’un 1975’te “The Brave Little Woman”dan uyarladığı ve Broadway’de oldukça ses getiren “Chicago” müzikalinin haklarını 1994 yılında aldığını düşünürsek, Marshall’ın ikna ediciliğinin hangi boyutlarda olduğuna dair de bir fikir vermiş oluruz herhalde. Peki, Rob Marshall’ın,“Chicago”nun beyazperdeye uyarlanması konusunda yıllardır süren yaratıcılık krizinin yarattığı kilidi çözen orijinal fikri neydi? Bunu anlayabilmek için öncelikle “Chicago” müzikalini sinemaya uyarlamanın neden bu kadar zor olduğunu anlamamız gerekiyor.
“Chicago”, tıpkı öyküsünü dayandırdığı 1926 yapımı “The Brave Little Woman” gibi, şarkıların ve de müziğin karakterlere değil izleyicilere yöneltildiği türden müzikallerdendi. Yani, söylenen şarkılar bir şekilde hikâyeye bağlansa da bu şarkılar karakterlerin birbirleriyle ilişkisinden kaynaklanmıyordu, müzikalin öyküsü kesilerek doğrudan izleyiciye hitap ederek söyleniyordu. Sinemada, izleyici fikrinin sanal oluşu, bir Broadway müzikalinde olduğu gibi izleyiciyle oyuncular arasında herhangi bir etkileşimin olmayışı “Chicago”yu sinemaya uyarlama konusunda en büyük engeli teşkil etmiş. Miramax’taki yapımcılar, bir türlü, öyküyü ‘mainstream’ izleyiciyi rahatsız edecek şekilde kesintiye uğratmadan bu şarkıları filme yedirmenin yolunu bulamamışlar. İşte Marshall, bu noktada ortaya attığı şu fikriyle, rafta unutulan bir projeye adeta hayat öpücüğü vermiş: Müzikal bölümler, filmde de tıpkı oyunda olduğu gibi doğrudan izleyiciyi hedefleyecek; ancak bu bölümler, ana karakterlerden olan Roxie Hart’ın düş dünyası içine yerleştirilerek öyküye yedirilecek.
Eminiz, o gün Wienstein’a çok orijinal gelen fikir, Tsai Ming-liang’ın 1997 yapımı filmi “Delik”i (The Hole) ya da Lars von Trier’in oldukça ses getiren filmi “Karanlıkta Dans”ı (Dancer in the Dark) izleyen sinemaseverlere o kadar da orijinal gelmeyecektir. O filmlerde de müzikal bölümler, ana karakterlerin hayal dünyasının içinde tasarlanmıştı. Ancak şunu da belirtmek gerekiyor: Marshall, o dönemde bu iki filmden de bihaberdi, zaten bu fikir aklına ilk kez müzikali sahnede gördüğü sırada gelmişti; yani ortada bir kopya çekme hadisesinden çok ‘aklın yolu bir’ durumu var. “Yıllardır Miramax yöneticilerinin akılları neredeydi?” sorusunu verecek fazla yanıtımız yok.
Ve çekimler başlıyor...
Carneige Mellon Üniversitesi’nde müzikal eğitimi almış olan Rob Marshall, her ne kadar fazla sinema deneyimi yoksa da, Broadway’de oynadığı ve de sahnelediği çeşitli müzikallerle kendini kanıtlamış bir isim. Dolayısıyla proje kendisine teslim edilirken Miramax yöneticileri herhangi bir endişe duymamışlar. Marshall’la anlaştıktan sonra sıra, bu projeyi en iyi şekilde kağıda dökecek senaryocuyu bulmaya gelmiş. Televizyon, tiyatro ve film dünyasından birçok insanla yapılan görüşmelerden sonra, sıra Bill Condon’a gelmiş. İsteseniz işin burasını bizzat Marshall’ın ağzından dinleyelim: “Bill ile tanıştığımda onda müzikal tiyatroyu seven kendime yakın bir ruh gördüm. Chicago’yu seviyordu ve onu bir film haline getirmek için ne yapılması gerektiğini biliyordu.” Condon, Broadway’de yapılan projeyi tamamen yeniden tasarlamak fikrini ortaya atınca, “Chicago” Marshall’ın düşündüğünden de farklı bir noktaya doğru kaymış oluyordu. Yine de Condon ve Marshall müzikalin orijinal versiyonunun bıraktığı tatlı dokunuşu koruyabilmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Condon’un bazı değişikliklerle “Chicago”nun senaryosunu günümüz seyircisini de içine almayı başaracak şekilde kaleme aldığı senaryonun başarıyla tamamlanmasıyla sıra oyuncuları bulmaya gelmişti.
Başrol seçimlerinde, sinemada müzikal deneyimi olan bütün yıldızların adı geçiyordu: Madonna, Liza Minelli, Goldie Hawn, Barbara Streisand, vs. Ancak sonunda, hiçbir müzikal deneyimi olmayan oyuncularda karar kılındı: Renee Zellweger, Catherine Zeta-Jones ve de Richard Gere. On üç dalda Oscar’a aday olan filmin oyuncularının her birinin de bir dalda adaylık aldığını düşünürsek, yapılan seçimin ne kadar isabetli olduğunu da anlamış oluruz. Gerçekten üç oyuncunun, mükemmele yakın performans sergiledikleri söyleniyor.
Peki filmin asıl derdi ne?
“Chicago”, ilk bakışta oldukça klasik gelen bir öyküye sahip: Şöhrete susamış bir kadın olan Roxie Hart, talihin kendisine güleceği günün hayaliyle yaşamaktadır. Kendisini şöhret vaatleriyle kandırıp kullanan Fred Cassely adlı bir üçkâğıtçıyı vurunca Roxie'nin yolu, gizlice ilişki yaşadıkları için kocasını ve kız kardeşini öldürmüş olan ve Chicago’nun en ünlü dansçılarından olan Velma Kelly'le kesişir. Ancak, basit gibi görünen bu öykünün yazıldığı günden bu yana eskimemesi, öykünün arka planında neleri yattığına bakmamızı sağlıyor. “Chicago” filmi, basit bir şöhret öyküsü anlatmıyor. 1920’lerde Chicago kulüplerinin atmosferini başarıyla yeniden inşa etmesinin yanında, o dönemden bugüne şov dünyasında şöhretin getirdikleri ve daha çok da götürdükleri üzerine çok önemli saptamalarda bulunuyor. Bu dünyada insanlar sürekli bir tükeniş içerisinde, hep olduklarından farklı görünmek zorundalar. Sürekli zirvede kalmayı başarmak adeta imkânsız. Herkes yaratılan fantezi dünyasında, kendine düşen şöhrete razı olmak zorunda. Ne kadar savaşırsanız savaşın, kazandığınız ünün on beş dakikadan fazla olmasının herhangi bir garantisi yok; her an oraya çıktığınız hızla zirveden inebilirsiniz. Dolayısıyla, film yalnızca 20’lerin Chicagosu’na dair değil, genelde şöhrete dair bir şeyler söylüyor. Condon’un senaryosu ve Marshall’ın koreografileri de bu söylemi mümkün olduğu kadar günümüze taşımayı hedefliyor. Senarist Bill Condon “Şöhretin iyisiyle kötüsü arasındaki sınırın iyice belirsizleştiği Monica skandalı sonrası dönemde bu filmin çok şey ifade edeceğini düşünüyorum” derken, Rob Marshall ise filmini şu cümleyle tarif ediyor: “Çok eğlenceli ve sürükleyici bir film, ama şöhret yaptığımız kişilere ve yozlaşan şöhrete ilişkin söylediklerinde oldukça ciddi.”
Tüm bunlardan çıkaracağımız sonu şu olmalı sanırız: “Chicago” yalnızca müzikal türünü sevenlerin değil, her sinemaseverin mutlaka izlemesi gereken bir film!
Henüz kimse yorum yapmamış.
- Penelo Cruz: İspanyol esintisi...
- Bizi hep güldür Adam Sandler!
- Jack Nicholson: Beyazperdenin göz bebeği…
- Meryl Streep: Yaşayan bir Efsane
- Eddie Murphy Şimdi de bir uzay aracı...
- Will Smith ve eklektik yaşam arayışı...
- Mustafa Altıoklar Farklı türlerin faal yönetmeni
- Sinemanın küçük kızı büyüdü...
- Mark Wahlberg: Boston serseriliğinden beyazperdeye...
- Al Pacino: Efsaneleşen bir "Baba"nın öyküsü...
- Harrison Ford: 65 yaşında, 20 yıl aradan sonra tekrar Jones...
- İdealist, zeki, iflah olmaz bir romantik: Ewan McGregor
- Jet Li: Hollywood'la Çin arasında...
- Michel Gondry
- Giovanna Mezzogiorno: İtalya'nın kara meleği!



Son Kale (7 Eylül 2008 23:00 Fox)
Fox'da bu akşam 23:00'da başrollerini Robert Redford, James Gandolfini ve Mark Ruffalo'nun paylaştıkları Son Kale (The Last Castle 2001) adlı film ekrana geliyor.
Fox'da bu akşam 23:00'da başrollerini Robert Redford, James Gandolfini ve Mark Ruffalo'nun paylaştıkları Son Kale (The Last Castle 2001) adlı film ekrana geliyor.







Seanslar
Fragman
