Roman Polanski kendi geçmişine bakıyor

Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Geçtiğimiz hafta bir Polanski filmi vizyona girdi. Hem de öyle böyle değil, geçtiğimiz yıl içerisinde yapılmış neredeyse tüm önemli uluslararası film festivallerine damgasını vurmuş, en son yedi dalda Oscar'a aday olması ve BAFTA’da da “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” ödüllerini almasıyla yeniden gündeme oturmuş bir film. Biz de fırsat bu fırsattır deyip Polanski’nin yaşamına ve sinemasına kısaca bakalım istedik.
Roman Polanski, Polonya’nın ‘büyük sinemacılar’ kuşağından. Yakın dönemlerde film çekmeye başladıkları Andrzej Wajda, Krystof Kieslowski, Andrzej Munk gibi yönetmenlerle, -her ne kadar kişisel anlamda sinemaya bakışları farklı olsa da- bugün tüm dünyanın tanıdığı ve saygı duyduğu Polonya sinemasını oluşturduklarını söyleyebiliriz. Her ne kadar, her biri ‘auteur’ olan bu yönetmenlerin filmlerine attıkları imza, dönemselliğin önüne geçse ve ortak bir Polonya sineması fikrini gölgelese de, saydığımız bu isimlerin kişisel tarihlerinde, sinemaya başlamalarında benzer kaderleri paylaştıklarını görüyoruz. Dolayısıyla, her ne kadar Kieslowski ve Polanski’nin daha çok kişisel olarak sorunsallaştırdıkları konu ve temaları kullanarak yaptıkları filmler, yapıtlarını yaşadıkları ülkenin tarihinden ve de kültüründen çıkaran Wajda ve Munk’tan çok ayrı bir uçta yer alsalar da; bahsettiğimiz bu kader birliğinden gelen bir ortaklıkları olduğunu göz ardı edemeyiz. Bu kader, İkinci Dünya Savaşı boyunca Nazi İşgali’yle ve sonrasında Stalin’in baskıcı rejimiyle yaşamak zorunda kalmaları şeklinde özetlenebilir.
Acının ilk adımları…
Aslında Roman Polanski, o dönem Polonya’dan çıkan genç sinemacılar içinde bu kaderi değiştirme şansı en fazla olanıydı. Çünkü dünyaya gözlerini kendi ülkesinde değil, Paris’te açmıştı, tarih 18 Ağustos 1933. Ancak henüz üç yaşındayken, ailesi Polonya’ya geri dönme kararı aldı ve bu karar sonucunda Krakow’a yerleştiler. İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, evlerine döneli henüz üç yıl olmuştu. Nazi İşgali sırasında, Yahudi kökenli oldukları için anne ve babasının Almanlar’ın gaz odalarıyla ünlü Yahudi esir kamplarına götürülüşüne tanık olduğunda ise Polanski 8 yaşındaydı. Dünyada neler olup bittiği hakkında yeni yeni bilgi sahibi olan, çevreye merakla bakan gözler, annesinin o kampta ölüşüne tanık olmuş muydu bilmiyorum; ama o yılların Polanski üzerindeki etkisinin derin olduğunu kestirmek hiç de zor değil. Hayatta kalmayı başaran babası savaş bittiğinde yeniden evlendiğinde, yeni yetme bile diyemeyeceğimiz Polanski, annesinin anısına saygısızlık yaptığını düşündüğü babası ve yeni eşiyle yaşamayı reddetti. Babası ise bunu anlayışla karşılayacak, kendi ayakları üzerinde durmayı başarana kadar ona maddi yönden destek olmayı sürdürecektir.
Yaşamla tanışma
Yukarıda bahsettiğimiz dönemi aklımızda tutmak, bu hafta vizyona giren “Piyanist”i olduğu gibi genel anlamda Polanski sinemasını anlamamız için de oldukça yararlı olacaktır. Babasıyla yollarını ayırdıktan sonra, Polanski kendi kendine yetebilmek için yanıp tutuşuyordu. Henüz 14 yaşında tiyatroda oyunculuğa başladı. Tanıştığı insanlar, gittikçe genişleyen çevresi onu hızla sanat dünyasının içine çekti. Tiyatro oyunlarının ardından filmlerde de oynamaya başladı. Daha sonra Polonya sinemasının en önde gelen isimlerinden olacak Andrzej Wajda’nın ilk uzun metrajlı filmi “A Generation”da ve sonraki filmleri “Lotna”, “Innocent Sorcerers” ve “Samson”da rol aldı. Bu esnada Krakow’dki sanat okuluna devam ediyordu; farklı sanat dallarından dersler alarak ufkunu genişletmeye çalışıyordu, ama asıl yapmak istediği sinemaydı. İyi bir sinemacı olmak için ilgi skalasını çok geniş tutması gerektiğini iyi bilen Polanski, sanat okulundan kendisine yeteceğine inandığı kadar yararlandıktan sonra Lodz Devlet Film Okulu’na girdi. Burada çektiği kısa filmler “(“Two Men and a Wardrobe”, “When Angels Fall”, “The Lamp” bugün bile kısa metraj alanında çok önemli sayılır. Okulu bitirine bir süreliğine Paris’e giden ve buradaki sanat ortamından beslenen Polanski, Paris’te, kısa metraj alanında adının iyice duyulmasını sağlayacak “The Fat and the Lean” adlı filmi çekti. Polonya’ya geri döndüğünde yıl 1962’ydi.
Yersiz yurtsuz bir yönetmen
Polanski ülkesine döner dönmez ilk uzun metrajlı filmini çekti: “Sudaki Bıçak” (“Knife in the Water”) Film, özellikle gerilimle erotizmi iç içe geçiren atmosferi ve izleyicinin sınırlarını zorlayan anlatımıyla dikkat çekici ve sıradışıydı. Yabancı dilde film dalında Oscar’a aday olan film, Polanya’da pek ses getirmese de Polanski’nin uluslar arası arenaya açılmasını sağladı. Zaten bundan sonraki filmlerini, üretim koşullarının Polonya’dan daha iyi olduğu çeşitli Avrupa ülkelerinde ve ABD’de gerçekleştirecektir. İngiltere’de peş peşe çektiği iki film, “Tiksinti” (“Repulsion” - 1965) ve “Çıkmaz” (“Cul de Sac” - 1966) “Knife in the Water”daki rahatsız edici atmosferin Poalnski’nin sinema anlayışı olduğunu ortaya koyuyordu adeta. Ele aldıkları konu ve konuya yaklaşım biçimiyle izleyici rahatsız eden bu filmler, bir yandan da Polanski’nin insan mimiklerine, hareketlere odaklı kamera kullanımıyla adeta onun sarsıcı gözlem gücünün belgesi oluyorlardı. Bu üç film, onu sinema çevrelerinde herkesin tanıdığı bir isim yapmaya yetti. Yarattığı dehşetengiz atmosferin içine türlü muzipler sokmaya, korkuncun içinde gizli olan gülünç yanı çıkarmaya da meraklı olan Polanski, “Vampir Avcıları”yla (“The Fearless Vampire Killers” - 1967) onca yıllık vampir külliyatını adeta yapıbozumuna uğratıyor, bir ölçüde vampirliğin parodisini yapıyordu. Bir yıl sonra gelen “Rosemary’nin Bebeği” (“Rosemary’s Baby” ‘şeytanlı film’ diye adlandırılan korku alt türünün köşetaşlarından biri olacaktır. Polanski araştırmacılarının bir bölümü, onun sinemasın seksüel sorunlardan çok fazla beslendiğini söyler. Bu bakış açısıyla, çok iyi bir gerilim filmi olan “Rosemary’nin Bebeği”, biraz zorlama bir yaklaşımla, bir tür histerinin anlatıldığı bir film olarak okunabilir. Bu tarz bir okuma mümkün olsa da, birçok araştırmacı aslında filmin bu okumaya uygun malzeme vermediğini, daha çok ‘fantastik’ olandan ölesiye korkan entel çevrelerin filmi beğenmelerine kılıf olarak bu tarz çıkarımlar yaptığını iddia eder. Tüm bu iddialar bir yana, Rosemary’nin Bebeği, John Cassavates ve Mia Farrow’un inanılmaz oyunculukları ve paranoya atmosferini mükemmel bir biçimde yaratan anlatımıyla, yalnızca korku türünün değil, sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri.
Rosemary’nin Bebeği’nden sonra, Polanski annesinin kaybettikten sonraki ikinci darbeyi, belki de kendi gerilimli atmosferlerini yaratırken düşünemeyeceği kadar vahşi bir biçimde aldı usta yönetmen. Çılgın bir tarikat lideri olan Charles Manson ve adamları, evlerine girerek Polanski’nin hamile eşini ve o sırada evde olan dört misafiri bıçak darbeleriyle feci şekilde katlettiler. Bu acı olaydan sonra toparlanamayacağı söylentileri yayılan Polanski, 1971’de daha önce hiç görülmedik kanlı bir “Macbeth” uyarlamasıyla sinemaya döndü.
1974 yılında tam anlamıyla bir başyapıt olan “Çin Mahallesi”ne imza atarak (“Chinatown”) sanatının onun için bir varoluş biçimi olduğunu, yaşadığı acı olayların yaratıcılığını tüketmesinin söz konusu olmadığını haykırmış oldu. Hollywood’un kara-film dönemini yeniden yorumladığı bu filmle Polanski, farkında olmadan, 90’larda yükselen neo-noir’ların temelini atıyordu. Robert Towne’nin bugün hâlâ sinema okullarında ders olarak okutulan senaryosunu çok farklı bir üslupla perdeye taşıyan Polanski, her büyük yönetmen gibi, çok farklı ama çok etkileyici üslup denemeleri yapabileceğini gösteriyordu böylece. İki yıl sonra Fransa’da çektiği “Kiracı”da (“Le Locataire”) başrolü de kendisi oynadı. Bir Thomas Hardy uyarlaması olan ve Nastassja Kinski’nin en etkileyici performanslarından birini verdiği “Tess”le, çok farklı bir alan dalıyor, Atilla Dorsay’ın deyimiyle, estetik ve de tarihsel bir filme imza atıyordu. Bu filmin anlatımı, Polanski sinemasında alışıldık gerilimden ve tahriklerden yoksun olduğu gibi inanılmaz bir sakinlik taşıyordu. Eleştirmenler, reşit olmayan bir kızı iğfal ettiği yolunda suçlamalar nedeniyle ABD’yi terk etmek zorunda kalan Polanski’nin, bu filmle kendi ruhunu da temizlediği, bir tür arınma yaşadığı yolunda görüş belirttiler. “Tess”in ardından uzun bir süre yönetmen koltuğuna oturmayan Polanski, yıllardır düşlediği büyük bütçeli bir korsan filmi yapmak için 1986’da yeniden kamera arkasına geçti; ancak sonuç tam bir fiyasko oldu. Daha sonra Harrison Ford’a başrolü verdiği “Çılgın” (“Frantic”) ile içine girdiği açmazdan çıkmaya çalıştı. “Frantic”i, oldukça tartışmalı “Acı Ay” (“Bitter Moon” - 1992) izledi. Her ne kadar, eskiye dönüş açısından bir ışı içerse de bu filmde Polanski’nin güçlü filmlerini aratıyordu. Sigourney Weaver ve Ben Kingsley’den mükemmel performaslar aldığı
“Ölüm ve Genç Kız” (“Death and the Maiden” - 1994), klostrofobik mekân kullanımı ve yarattığı gerilimle Polanski’nin alışıldık çizgisine daha yakındı. Ancak filmlerinin arası iyice açılmaya başlamıştı. Bu açıklık, her yeni yapıtının çevresinde oluşan beklentiyi de arttırıyordu. Beş yıllık bir aradan sonra çektiği, ve vasat bir gerilim filmi olarak değerlendirebileceğimiz “Dokuzuncu Kapı” (“The Ninth Gate”) Johhny Depp’li kadrosuna rağmen gişede de pek başarılı olamadı. Polanski, böylece yirminci yüzyılı kapatmış oluyordu.
Ve 21. yüzyıl…
Polanski 21. yüzyıla çok üretken girmedi belki, ama bu hafta izleyeceğimiz “Piyanist”le önemli uluslararası festivallere adeta damgasını vurarak eski günlerine geri döndü. İkinci Dünya Savaşı sırasında Varşova gettosunda saklanarak hayatta kalmayı başaran Yahudi piyanist Vladislav Szpilman’in gerçek hayat öyküsünü anlattığı bu filmde, o yıllara tanıklığını sonuna kadar kullanan Polanski, yalnızca iyi bir gözlemci değil, iyi bir anı koleksiyoncusu olduğunu da gösteriyor. Şimdiye kadar dünyanın en prestijli film festivali Cannes’ın büyük ödülü Altın Palmiye’yi, Fransa’nın Oscarları olarak görülen César’ların yedisini kazanan; yedi dalda Oscar’a aday olarak dikkat çektiği bir sırada, geçtiğimiz hafta içinde BAFTA’da “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” ödüllerini alan bu ödül ve adaylık rekortmeni filmi mutlaka görün; en azından usta bir yönetmenin, yeni yüzyılla birlikte yeniden doğuşuna tanıklık etmek için…
Yararlanılan Kaynaklar:
1) Butler, I. “The Cinema of Roman Polanski”, A. S. Barnes & Co., 1970.
2) Dorsay, A. “100 Yılın 100 Yönetmeni”, Remzi Kitabevi, 2000, s 410-414.
Toplam 1 yorum yapılmış. Yorumları görmek için tıklayın.



Vicdan (19 Mart 2010 23:15 Kanal D)
Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen, Nazan Kesal ve Rıza Sönmez'in rol aldığı "Vicdan" adlı film Tv'de ilk kez bu akşam 23:15'te Kanal D ekranlarında.
Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen, Nazan Kesal ve Rıza Sönmez'in rol aldığı "Vicdan" adlı film Tv'de ilk kez bu akşam 23:15'te Kanal D ekranlarında.

Rezervuar Köpekleri
Bay Beyaz: Beni ancak rüyanda vurabilirsin o yüzden en iyisi artık uyan ve özür dile.
Bay Beyaz: Beni ancak rüyanda vurabilirsin o yüzden en iyisi artık uyan ve özür dile.







Seanslar
Fragman
