Kayıt
Hugh Grant
Skandalların adamı artık duruldu!
Sinema.com 3 Aralık 2004, Cuma 00:00
"Bridget Jones: Mantığın Sınırı"nda müzmin bekârımız Bridget Jones'u ikinci kez çileden çıkaran Daniel Cleaver'ı canlandıran yakışıklı İngiliz aktör Hugh Grant, olgunluğu yüz çizgilerinde de hissettiği bugünlerde, acaba arabasında fahişeyle basıldığı o an için ne düşünüyor ve ne hissediyor? Tam çıkıştayken yaşadığı bu sansasyonel olayla, bir süre ciddi teklifler almayan Grant, bugün sinemada daha emin adımlarla ilerliyorsa, bunda, Bridget Jones filmlerin

Hugh Grant’in ismini ilk nerede duyduğumuzu hatırlayalım. Her ne kadar kesif sinefiller onu daha 1987 yılında James Wilby’le başrolü kaptığı bir James Ivory filmiyle (“Maurice”) akıllarının bir köşesine yerleştirip, uzun televizyon yıllarından sonra gelen Polanski imzalı “Acı Ay” (“Bitter Moon” – 1992) ve yine bir Ivory filmi “Günden Kalanlar” (“The Remains of the Day” - 1993) ile onu takip etikleri genç oyuncular arasına dahil etseler de, ortalama sinema izleyicileri Grant'i gişede inanlımaz bir başarı elde eden bir İngiliz filmiyle, 1994 yapımı “Dört Nikâh Bir Cenaze” (“Four Weddings and a Funeral”) ile tanıdılar. Zaten, Grant’in Hollywood tarafından komedilerin, özellikle de romantik komedilerin en çok aranan aktörlerinden biri haline gelişi de bu filmden sonra gerçekleşti. Genç İngiliz aktör, doğal olarak, edindiği bu şöhreti kullanmak istedi. 1995 yılında kendisine, tanınan yüzler arasında kalıcı bir yer sağlayacak beş filmde rol aldı: Alan Rickman’la başrolünü paylaştığı “An Awfully Big Adventure”; orijinal adını (“The Englishman Who Went Up a Hill But Came Down a Mountain”) söylemenin epey vakit aldığı, CINE 5’te “Tepeden İndim Dağa” adıyla gösterilen bir romantik komedi; Jullianna Moore gibi olağanüstü bir aktrisle rol aldığı “Dokuz Ay” (“Nine Months”); Robert Downey Jr., Meg Ryan ve Ian McKellen’la birlikte rol aldığı “Restoration” ve Ang Lee gibi usta bir yönetmenin çektiği, şimdiye kadar yapılmış en başarılı kostüm dramalardan olan “Sense and Sensibility”. Özellikle “Sense and Sensibility” ve “Nine Months”, Grant’i çok parlak bir geleceğin beklediğini, süper yıldızlar arasına girmekte hiç de zorlanmayacağını gösteriyordu. Her şey böyle tıkır tıkır işlerken, 1995’te, Grant’in tam da şöhretin tadını çıkarmaya başlayacağı o yılda, hiç kimsenin tahmin etmeyeceği bir şey oldu... 

Bu olayı artık hepinizin bildiğini tahmin ederek hikâyeyi burada kesmek ve Grant’in 1995’te yaşadığı bu olaya kadar başından neler geçtiğine bir bakmak, önyargılarımızı kuşanmadan önce onu daha iyi tanımamızı sağlayabilir: Şanssız başlangıçlar şansa dönüşüyor... Hugh, birkaç filmini izleyen herkesin tahmni edebileceği gibi Londra doğumlu. Sanatçı olan babası, istediği işten para kazanamayacağını anlayınca, ticaretten para kazanmak zorunda kalmış, annesiyse bir öğretmenmiş. Herhalde kendileri yaşamlarının bir bölümünde epey geçim sıkıntısı çekmiş olduklarından olsa gerek, oğullarının iyi bir eğitim alması ve sıkıntı çekmeyecekleri mesleklere sahip olmaları için ellerinden geleni yapmışlar. Hugh’un Oxford gibi dünyanın en iyi üç üniversitesinden birine girebilmek için burs kazanmasını ve kardeşinin de iyi bir bankacı olduğunu göz önüne alırsak, amaçlarına ulaştıklarını da söyleyebiliriz. Oxford’a sanat tarihçisi olma amacıyla gelen Grant, üniversitenin ilk yıllarında dramaya merak sarınca kendini birden tiyatro sahnesinde bulmuş. O yıllarda dersleri boşverip peş peşe bir sürü oyunda rol alan Hugh’un unutamadığı bir de kötü anısı var: Bir oyunda söylemesi gereken “If They Could See Me Now” şarkısında yanlış giriş yapıp yeniden başlamak zorunda kalmış ve genelde öğrencilerden oluşan izleyiciler bu hatasına bolca kahkahayla karşılık vermiş. Hâlâ bitmek bilmeyen kahkahaların kulağında çınladığını söylüyor. Yine de bu tür küçük tatsızlıklar onu oyunculuktan soğutmamış olacak ki, henüz öğrencilik yıllarında Michael Hoffman’ın “Priviliged” adlı filminde rol alarak sinemaya da geçiş yapmış. Bu kadar verimli geçirdiği öğrencilik yılları bitince, pekçok yeni mezun gibi ne yapacağını bilemez halde boşluğa düşen Hugh, bir süre kararsızlık yaşadıktan sonra, 'Jockeys Of Norfolk’ adlı komedi skeçleri yapan bir tiyatro grubuna katılmış. Her ne kadar iyi bir başlangıç yapsalar da adlarını duyuramayıp bu grubu dağıtmak zorunda kalmışlar. Hugh açısından olaya bakacak olursa “iyi ki de dağıtmışlar” diyebiliriz. Tam “bu işin içine girdim” diyeceği bir anda, Mel Gibson, Anthony Hopkins, Laurence Olivier, Daniel Day-Lewis gibi usta oyuncularla birlikte yer almak için seçildiği “The Bounty” filminin çekimleri için Tahiti’ye giderken, Aktörler Sendikası’na üye olmadığından, hem uçağa alınmamış, hem de filmden ayrılmak zorunda kalmış. Bu şanssızlıktan sonra, bir süre şansını TV’de deneyen, Martin Shaw ve Max Von Sydow’la birlikte oynadığı “The Last Place On Earth” gibi başarılı dramaların da yer aldığı dizi ve de filmlerde rol alan Grant, yazının başında bahsettiğimiz 1987 yapımı “Maurice” ile nihayet “artık bu sektörde ben de varım” diyebildi. Bu filmle 1992 yapımı “Acı Ay” arasında geçen dönemde, kız arkadaşı Elizabeth Hurley’in de aktrisliğe başlamasına vesile olan “Rowing with the wind” (1987), Chopin’i canlandırdığı “Nocturnes” (1988), John Hurt’le birlikte oynadığı “La Nuit Bengali” (1988) ve Bram Stoker’dan uyarlanan “The Lair Of The White Worm” gibi pek de önemli olmayan filmlerde rol aldı; vakit buldukça TV projelerinde de yer almayı sürdürdü. “Nocturnes”den sonra ikinci kez Chopin’i canlandırdığı ve Judy Davis’le birlikte rol aldığı “Impromptu”daki (1991) başarısıyla adeta 90’lardaki çıkışının sinyallerini veriyordu. 

Bitmeyen kafa karışıklığı Ancak, Oxford’u bitirdikten sonraki kafa karışıklığı bir türlü geçmiyordu Grant’in. Pek parlak olmayan filmlerde yer aldığı dönemde de, yazının girişinde bahsettiğimiz “Dört Nikâh Bir Cenaze”den sonraki pırıltılı döneminde de yaptığı işle bir türlü barışamadı: “Oyunculuk bir tür şaka gibi; ben de oyunculuğa daha ciddi şeylere geçmeden önce biraz eğlenmek için girmiştim; tam bırakacakken ‘Dört Nikâh Bir Cenaze’de oynamak gibi bir hata yaptım ve şimdi olanlara bakın” diyordu genç aktör. Belki hızla gelen bu şöhretin, belki de bunaldığı yoğun çalışma temposunun yarattığı stresin etkisiyle Hugh Grant, Hollywood basamaklarını tırmanmaya başlayan hiçbir yıldız adayının yapmayacağı bir hata yaptı. “Dokuz Ay” filminin tanıtımı için günlerdir yaptığı onca röportajın yorgunluğunu atma bahanesiyle (daha sonra genelde bu bahanenin arkasına saklandı), bir fahişeyle kimilerine göre 20, kimilerine göre 50 dolar karşılığında arabasında birlikte oldu; daha doğrusu olma girişiminde bulundu. Bunun bir hata olup olmadığını veya insanların fantezilerini gerçekleştirmede bu denli toplumsal baskıyla karşılaşmalarının ezici etkisini tartışmak bu yazının konusu değil. Bizim, konu gereği asıl ilgilendiğimiz, Grant’in kariyerinin bu olayla birlikte birden inişe geçeceği şeklinde bir hava yaratılmış olması. Her ne kadar 1,180 dolar para cezasına çarptırılsa ve iki yıllık gözetim süresiyle şartlı tahliye edilse de, Hugh başlangıçta Hollywood yapımcılarının popülist korkularından nasibini aldı. Ancak Grant, hatasının altında ezilmedi. Korkusuzca TV programlarına çıktı ve kendini, kafa karışıklıklarını anlatmaya çalıştı. Leno Show gibi, Grant’in katıldığı talk showların ‘rating’ rekorları kırmasıyla yapımcılar halkın onu dışlamadıklarını anladılar ve yeni projelerle kapısını çaldılar. Yıllar önce “Aşık Shakespeare” filmi için yapılan oyuncu seçimlerinde kendisini beğenmeyen Julia Roberts’la birlikte rol aldığı “Notting Hill”le (1999) büyük bir çıkış yapan Grant, “Mickey Blue Eyes”da (1999) tutmuş formüldeki karakteri oynamayı sürdürse de Woody Allen’ın “Small Time Crooks”unda ve “Bridget Jones’un Günlüğü”ndeki rolleriyle artık ‘romantik komedilerin aşkını belli edemeyen adamı’ olmanın ötesine geçmek istediğini belli ediyordu. Nitekim geçtiğimiz yıl izlediğimiz “Bir Erkek Hakkında” (“About a Boy”) filminde de kadınların canını yakan bir bekârı canlandıran Grant, romantik, kekeleyen aşık imajını silmeye kararlı olduğunu gösterdi. “Bir Erkek Hakkında”nın bir başka özelliği de Grant’in yaşamındaki kafa karışıklığını yansıtabildiği bir film olması. Filmin konusuyla, yakışıklı aktörün Oxford’u bitirdiği günlerden beri aklında olan işsiz ve bekâr bir adamla ilgili roman arasındaki paralellik sayesinde mi bilinmez, Grant gerçekten de bu filmde çok başarılı performans gösteriyordu. “Bridget Jones: Mantığın Sınırı”nda da, yine yürek yakan, zampara Daniel Cleaver olarak izlediğimiz Grant’in, filmde Bridget Jones yüzünden Mark Darcy'yi canlandıran Colin Firth ile yumruk yumruğa ve fazlasıyla ıslak bir biçimde dövüştüğü sahne, eminiz uzun süre akıllardan silinmeyecek. Son olarak, Grant’in akıbetiyle ilgili spekülatif bir not: Bugün Britanya asıllı aktörler içinde en meşhur ve en çok kazananlardan biri olan Grant, iki yıl önce Empire’a yaptığı bir açıklamada “Hiçbir zaman Hollywood’da daha fazla ilerlemek gibi bir hırsım ve de arzum olmadı” demiş ve eklemiş: “Bu, yaşamımda 10 yıldan fazla sürmemesini istediğim bir ara aşama sadece.” Ne dersiniz, Hugh da, George Clooney gibi aktörlükten başka alanlara mı açılmayı planlıyor sizce? 

Henüz kimse yorum yapmamış.

TV'de bugün
Budala Dedktif 2 (15 Ekim 2008 22:00 Atv)
Jim Carrey, Ian McNeice, Simon Callow, Maynard Eziashi ve Bob Gunton'ın oynadığı "Budala Dedktif 2" adlı komedi filmi bu akşam 22:00'da Atv ekranlarında...
Replik
Ayrı Hayatlar
Bazen öyle görünsede kimsenin hayatı mükemmel değildir.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com