Halle Berry: Tutkulu ve öfkeli melez
Sinema.com 17 Nisan 2007, Salı 00:00
Halle Berry'nin, "Kesişen Yollar" filminde kariyerinin en iyi performanslarından birini ortaya koyduktan sonra aksiyon filmlerine yönelişine bir türlü anlam veremeyenlerden misiniz? Öyleyse devam edin. Bu yazı size bir şeyler söyleyecek...

Halle Berry’nin yeneteneği, içinde yıllardır birikmiş olan öfkeyle ve hayal kırıkıklıklarıyla yakından ilgili. Dolayısıyla onu anlamak için önce öfkesinin kaynağını anlamak gerekiyor, yani ‘özgürlükler ülkesi’nde melez olduğu için yaşadığı güçlükleri... Halle Berry, 14 Ağustos 1968’te, Cleveland Ohio’da, hastabakıcı Jerome ile pskiyatri bölümünde hemşire olan Judith’in kızları olarak dünyaya gelmiş ve fakat onu dünyaya getiren evlilik pek de huzurlu temeller üzerine inşa edilmemiş. Berry’nin, ‘beyaz’ bir aileden gelen annesi Judith’in ailesi, ‘zenci’ Jerome’la evlenmesine hiçbir zaman onay vermemiş ve hep birlikte ona sırt çevirmişler. Her şeye boşverip aşkının peşinden giden Judith, kocasının alkolün pençesine düşüp nihayetinde, Halle henüz dört yaşındayken evi terk etmesiyle, küçük Halle ve ablası Heidi’yi tek başına büyütmek zorunda kalmış. Ancak Berry ailesinin tek sorunu, ‘babasız’ kalmak değilmiş. ABD’de siyahlarla beyazlar arasında hissedilir bir gerginliğin yaşandığı yıllarda, Cleveland’da önce tümüyle siyahların oturduğu bir semtte, ardından da bir beyaz mahallesinde yaşamışlar. Halle ve ablası Heidi, ne tam olarak siyah ne de beyaz oldukları için, her iki ortamda da dışlanmaktan kurtulamamışlar. Güzel aktris, bu sıkıntı dolu çocukluk yıllarından hatırladıklarını şöyle ifade ediyor: “Küçükken önce tümüyle siyahların oturduğu bir mahalledeydik. Tenim onlardan açık, saçlarım da düz olduğu için oradaki çocuklar onlardan üstün olduğumu düşünürlerdi. Sonra beyazların yaşadığı bir mahalleye taşındık. Bu, benim için tam bir kültür şokuydu, çünkü onların gözünde de tamamen siyahtım. Siyah mı beyaz mı olduğunu bilmeyen, iki kültürün arasında sıkışıp kalmış bir melez olmanın ne demek olduğunu çok küçük yaşta anladım."

ABD’nin en güzel kadını...

Anlamış anlamasına; ama bu, her şeyi boşverip bir köşede sinmesine de yol açmamış. Bir erkek arkadaşının ısrarıyla, henüz 17 yaşında Ohio’da bir güzellik yarışmasına katılıp kazanmış ve bunu, ABD çapında yapılan bir yarışma izlemiş. Halle, bu yarışmayı da kazanınca, ülkesini Dünya Güzellik Yarışması’nda temsil eden ilk Afro-Amerikalı olmayı başarmış. Melez olduğu için çocukluğunda çektiği sıkıntıların acısını çıkarmaya da böylece başlamış... Her ne kadar Dünya Güzeli seçilemese de, katıldığı yarışmalar, podyuma çıkmasını ve kendi yaşamını kazanmaya başlamasını sağlamış. Bir yandan modellik yapan Berry, bir yandan da Chicago’da oyunculuk kurslarına gitmeye başlamış. Burada, yeterli olgunluğa eriştikten sonra da, pek çok oyuncu adayının yaptığı gibi Hollywood’un, yani ün ve paranın değil, Manhattan’ın, yani yetenek ve sanatın yolunu seçmiş. 1989’da “Living Dolls” adlı dizide ilk kez kamera karşısına geçen Berry, konusu kendi yaşamına paralellik gösteren bu dizide, model olmaya çalışan dört genç kızdan biri olan Emily Franklin’i canlandırmış. Bu dizi sadece üç ay sürse de, Berry, yeteneğiyle, ABD’nin en önemli siyahi yönetmenlerinden biri olan Spike Lee’nin dikkatini çekmeyi başardı ve Lee ona 1991’de “Jungle Fever” filminde bir rol verdi. Samuel L. Jackson’ın canlandırdığı Gator Purify’ın uyuşturucu bağımlısı kız arkadaşı rolünde ilk sinema filmini gerçekleştiren Berry, performansıyla “Living Dolls” dizisi gibi geçici bir işle girdiği bu dünyada kalıcı olacağının ilk sinyallerini verdi. Bu filmin setinde tanıştığı Wesley Snipes’la kısa süren bir ilişki de yaşayan Berry, 1979’dan beri devam eden, ABD’de beğeniyle takip edilen “Knots Landing” dizisine katılarak televizyonda ikinci kez şansını denedikten sonra, bir başka usta yönetmenin, Tony Scott’un imzasını taşıyan “The Last Boy Scout”da (1991) rol aldı. Hemen bir yıl sonra Eddie Murphy’nin başrolde yer aldığı “Boomerang”da (1992), öncekilere göre, daha önemli bir roldeydi: Murphy’nin canlandırdığı, yeni işinde kadın patronunun kendisi kadar çapkın çıkmasıyla feleği şaşıran Marcus Graham’a yaşadığı şoktan çıkması için yardımcı olan, patronun genç ve güzel asistanı Angela.

Tutkulu bir aktris

Bu ilk rolleri, Berry’nin kariyerinde bugünlere değin sürdürdüğü çizgisinin de yavaş yavaş belirginlik kazanmasını sağlıyordu: İlerleyen yılların göstereceği gibi, ya yeteneğini çok da ortaya koyması gerekmeyen, “Taş Devri” (“The Flintstones”, 1994), “Executive Decision” (1996), “Race the Sun” (1996) veya “B*A*P*S” (1997) gibi yapımlarda rol alıyordu; ya da güzelliğinin çok da öne çıkmadığı, “Losing Isaiah” (1995) ve “Bulworth” (1998) gibi filmlerde oyunculuk yeteneğini ortaya koyuyordu; ama bu ikisinin arasına mutlaka, “Solomon & Sheba” (1995) ve “The Wedding” (1998) gibi televizyon projeleri serpiştiriyordu. Yine araya serpiştirdiği TV filmlerinden biri olan “Introducing Dorothy Dandridge” (1999), Berry’nin mesleğindeki vizyonuna dair bir fikir vermesi açısından, oyuncunun kariyerinde önemli köşetaşlarından. Güzelliğiyle yeteneğini harmanlayarak müthiş bir performans ortaya koyduğu bu projenin peşinden uzun süre koşan Berry, HBO televizyonunun ikna ederek, rolü Whitney Houston ve Janet Jackson gibi dönemin oldukça popüler isimlerinin elinden aldı ve aynı zamanda filmin yapımcılarından biri olmayı da başardı. Bu çabası karşılıksız kalmadı tabii ki ve filmdeki performansıyla büyük beğeni toplayan Berry, hem Emmy, hem de Altın Küre kazanarak ilk büyük ödüllerini aldı ve kariyerinde birkaç basamak birden çıkmış oldu. 1954’te “Carmen Jones” filmindeki performansıyla Oscar’a aday gösterilen ilk siyahi oyuncu olan Dorothy Dandridge’i canlandırmak için neden böylesine tutkulu olduğunu şu sözlerle açıklıyor Berry: “19 yaşındayken Dorothy Dandridge’i ilk kez televizyonda görmüş, onu neden daha önce görmediğimi ve neden daha ünlü olmadığını merak etmiştim. Ertesi gün bir katalog çekiminde sohbet ederken fotoğrafçı ‘Dorothy Dandridge’i hatırlıyorum, şu özgürlük savaşçısı değil mi?’ deyince, onun yaşam öyküsünü öğrenmek ve neden daha şöhretli olmadığını ortaya çıkarmak en büyük tutkularımdan biri haline geldi.”

Öfkeyle gelen Oscar...

Bu alıntıda, en önemli sözcük, hiç şüphesiz ‘tutku’. Mesleğine olan bu tutkusu, Berry’yi yeni binyılda çok daha büyük projelere taşıdı. 2000 yılının en iddialı yapımlarından olan “X-Men”de, fırtınalar getiren ‘Storm’ olarak izlediğimiz güzel yıldıza, süper kahraman olmak çok yakışmıştı. Bunu, sevişme sahneleri halen akıllardan silinmeyen “Kodadı Kılıçbalığı" (“Swordfish”, 2001) izledi. Bir sonraki filmi “Kesişen Yollar”ın (“Monster's Ball”, 2001), özellikle açılış sahneleri nedeniyle pek çok izleyici 2001 yılını Halle Berry’nin sevişmeleriyle hatırlasa da, biz bunu söylemeyeceğiz. Daha ziyade, Berry’nin Billy Bob Thornton’la birlikte rol aldığı bu filmde, kocasını idam eden infaz memuruna aşık olan Leticia Musgrove karakterinde devleşen bir performans oratya koyuşunu ve ‘hem güzel olup hem trajik bir karakter canlandırılabileceğini’ kanıtlayışını hatırlatacağız size. Adeta, çocukluk yıllarından beri, melez oluşu nedeniyle yaşadığı sıkıntıları içinde biriktirip, öfkesiyle harmanlayarak dışa vuran Berry, filmin her karesinde, Musgrove’un açmazını en derinlerinde hissettiğini gösteriyordu. Neyse ki, bu gösterişine hafiften ırkçı tercihleri olduğu gün gibi ortada olan Akademi de kayıtsız kalamadı ve sinema tarihinin ilk Oscar adayı siyahi aktrisi Dorothy Dandridge’e iki yıl önce beyazperdede hayat vermiş olan Berry, bu kez, bu ödülü kazanan ilk siyahi aktris olmayı başarıyordu. Berry’nin şu sözleri, Oscarı fazlasıyla hak ettiğini bir kez daha kanıtlamakla kalmıyor, aktrisin içindeki oyunculuk ateşinin alevini parlak tutmayı nasıl başardığını da ortaya koyuyor: “Çoğu zaman hayatta içimizde biriken öfkeyi ya da hayalkırıklığını dışarı akıtacak bir yol bulamıyoruz. Durup dururken bağırıp çağıramayız ya... İşte benim için sanatın böyle bir işlevi de var. İçimi boşaltmak için kafamı yastığa gömüp çığlık atmama gerek yok, çünkü bunu gerçekten yapabileceğim bir set var. Yani böyle rolleri tercih etmemin sebebi bu belki de: içimi boşaltmak..."

Her ne kadar bu öfke zaman zaman, 20. Bond filmi “Başka Gün Öl” (“Die Another Day”, 2002), “X-Men 2” (2003), “Gothika” (2003) ve “Kedi Kadın”da (“Catwoman”, 2004) olduğu gibi, kendini aksiyon formatında dışa vursa da, bundan hiç de şikayetçi olmadığımızın altını çizmemiz gerekiyor. Nitekim, “Kusursuz Yabancı”da ("The Perfect Stranger"), geçmişten getirdiği öfkesini dizginleyemeyen acar bir gazeteciyi canlandırıyor. Her ne kadar, Berry'nin filmografisindeki vasat performanslar arasına girecek gibi gözükse de, o şu ana kadar yaptığı işler ve yarattığı personayla, çoktan kalburüstü oyuncuların saflarındaki yerini aldı. Dolayısıyla, nerede karşınıza çıksa, ısrarla izleyiniz...

Henüz kimse yorum yapmamış.
Haftanın Filmi
Hancock
Hancock
7.4/10
TV'de bugün
Sessiz Tepe (9 Temmuz 2008 21:40 Kanal 1)
Radha Mitchell, Sean Bean ve Laurie Holden'ın oynadığı Sessiz Tepe adlı korku filmi bu akşam Kanal 1 ekranlarında...
Replik
21 Gram
Kaç hayat yaşıyoruz? Kaç defa ölüyoruz? Sadece 21 gram kaybettiğimizi söylüyorlar... Ölüm anında... Herkes.
Paul Rivers
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com