Sert rollerin kadını

“Baskı”da (“One Hour Photo”, 2002) yürüyen merdivenlerde düşünceli bir şekilde durmuş ağır ağır yukarı çıkan Connie Nielsen’i düşünün ve bir yaş tahmini yapın. Eminiz yanıldınız. Hiç kimse bu duruşun, bu fiziğin ve bu bakışların kırkına merdiven dayamış bir kadına ait olduğunu tahmin edemez. Ama hayranlarının Danimarkalı imparatoriçe olarak andığı güzel aktris Connie Nielsen, iki yıl içinde kırkını devirecek, acı ama gerçek.
3 Temmuz 1965’te, Danimarka’nın liman şehirlerinden birinde dünyaya gelen Connie, yaşadığı şehirde insanların büyük bölümü balıkçılıkla uğraşsa da daha çocukluk yıllarından itibaren ünlü olma hayalleri kurmaya başlamış. Bu yolda o kadar kararlı ve ikna ediciymiş ki ailesi bir yandan eğitimini sürdürürken, bir yandan da şarkıcılık, dans ve oyunculuk dersleri almasına izin vermek zorunda kalmış. Hayallerine bu şekilde dört elle sarılmasının meyvesini erkenden toplamaya başlamış Connie. 15 yaşında ilk kez sahneye çıkışıyla birlikte tam da bu iş için yaratıldığını bir kez daha fark etmiş. Ancak Nielsen’inkini basit bir arzu olarak görmek hata olur; yaşadığı ülke Danimarka’nın dışına taşıp dünyaya açılan bir şöhret olmayı kafasına koyduğundan, bunu gerçekleştirmek için gerekli her adımı atmaya da hazır biri var karşımızda: Daha genç yaşta, bu uğurda yabancı dil bilgisini geliştiren ve Almanca, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca öğrenen Connie, 18 yaşına basar basmaz, başka topraklara uzanmış. Paris’e yapılan bir yolculuğun ardından önce Fransız yapımı “Par où t'es rentré? On t'a pas vu sortir”da (1984) ilk sinema deneyimini yaşamış, İtalya’da “Colletti bianchi” (1988), TV dizisi ve “Vacanze di Natale '91” (1991) adlı TV filminde yer aldıktan sonra Fransa’ya geri dönerek üst üste iki TV filminde birden yer almış: “Le Paradis absolument” (1993) ve “Voyage” (1993). Lawrence Kasdan’ın “French Kiss” filminin seçmelerine katıldığında rolü alamasa da, ünlü yönetmenden yaşamının akışını değiştirecek bir tavsiye almış güzel aktris: “Amerika’ya taşın!” O da bu sese hemen kulak vermiş ve İtalya’daki evini satarak New York’a doğru yollara düşmüş. ABD’deki müthiş rekabeti tanıması ve kendine bu çılgın yarış içinde bir yer bulması o kadar da kolay olmamış Nielsen’in; olmamış olmamasına, ama rüya ülkesinde aldığı ilk işle dikkatleri üzerine toplamayı da bilmiş. Hepimizin hafızalarına yerleştiği, Al ‘Baba’ Pacino, Keanu ‘Neo’ Reeves ve yine o filmden sonra ünlenecek Charlize Theron’la birlikte “Şeytanın Avukatı”nda ("The Devil’s Advocate", 1997) rol alan Nielsen Pacino’nun canlandırdığı Şeytan karakterinin kızı rolünde gerçekten gerekli karizmayı perdeye yansıtmayı başarıyordu. Özellikle filmin son bölümünün akıllardan çıkmamasında, Şeytan’ın kızını Kevin Lomax’a (Keanu Reeves) sunması ve Nielsen’in de sunulan kadın pozisyonunda üzerindeki her şeyi fora etmesinin etkisi büyüktü. İster oyunculuk gücünden, ister “Şeytan’ın Avukatı”nda gözleri şenlendirmiş olmasından deyin, Nielsen’in şansı “Şeytanın Avukatı” filminden sonra oldukça yaver gitmeye başladı. Hem gelen tekliflerin sayısı artmış, hem de kendisine daha elle tutulur roller önerilmeye başlanmıştı. 1998’de, uyuşturucu bağımlısı Alman Dagmar rolünde, Ben Stiller’ın karşısında, yine aynı yıl Wes Anderson imzalı “Rushmore”da şimdiye kadar canlandırdığı karakterlerden daha olgun Mrs. Calloway rolünde yer aldı. Bir Kurt Russell filmi olarak akıllarda yer eden “Asker”de (“Soldier”, 1998), hayranları onu perdede ilk kez bu kadar uzun süre görme olanağı buluyordu. Her ne kadar film oldukça olumsuz eleştiriler alsa da Nielsen’in varlığı film içinde olumlu sayılabilecek birkaç noktadan biriydi. Nihayet 20. yüzyıl son bulmadan ilk başrolünü de aldı: Gerilim türündeki “Dark Summer” ne sinemaseverler ne de türün takipçileri tarafından ilgiyle karşılanmayınca, ilk başrolü Nielsen’in kariyerine ivme kazandırma gibi bir işlev yüklenememiş oldu. Tam saman alevi gibi parlayıp sönen isimlerle aynı rafa kaldırılacakken, 2000 yılında ivmesini yine çıkış yönüne çevirmeyi bildi. Önce Brian de Palma gibi büyük bir yönetmenle çalıştı ve “Görev: Mars” (“Mission to Mars”) filmindeki astronotlardan birini canlandırdı. Hemen ardından da yılın en çok gündemde olan filmi “Gladyatör”de, hiç de hafife alınamayacak bir karakter olan Lucilla'yı canlandırdı. İşlediği dönem gereği erkek karakterlerin ağırlıkta olduğu filmde, Lucilla tek önemli kadın karakterdi ve o da erkek dünyasında ayakta kalabilmek için bir erkek gibi güçlü olmak durumundaydı. Ridley Scott, filmde, kapanıştaki çok önemli konuşmayı yaptıracak kadar güvenmişti Nielsen'e. Eh, üst üste böyle iki büyük yönetmenle çalıştıktan sonra, artık bir oyuncunun sırtının yere gelmesi, ancak üstün bir çaba göstermesiyle açıklanabilir. Nielsen, nedendir bilinmez, bu yeniden yükselişinden yararlanmak yerine bir süre köşeye çekilmeyi tercih etti; anlaşılan biraz yıpranmıştı ve bu çıkıştan sonra herhangi bir nedenle olabilecek yeni bir düşüşü kaldıramazdı. Bu aranın ardından geçtiğimiz yıl ülkemizde “Baskı” adıyla izlediğimiz “One Hour Photo”da yer aldı güzel oyuncu. İki yıllık arada ne güzelliğinden, ne de oyun gücünden bir şey kaybetmişti. Hatta daha durulduğunu, daha ağırlığı olan bir aktris olarak geri döndüğünü söyleyebiliriz. Ancak, bu gözlemimizi boşa çıkarmak ister gibi Connie yine peş peşe kötü filmlerde yer almaya başladı. Önce, !f İstanbul Bağımsızl Film Festivali'nin ikincisinde gösterileni Olivier Assayas imzalı olmasına rağmen, vasatın altında kalmaktan kurtulamayan “Demonlover”da, pornografi işiyle meşgul bir pazarlamacı olarak çıktı karşımıza. Film kötüydü kötü olmasına, ama Connie belki de şimdiye kadarki en güzel haliyle ve en garip sahneleriyle karşımızdaydı. Özellikle, böyle kötü bir film için nasıl olup da bu kadar kilo aldığını hiç bir zaman anlayamayacağımız Charles Berling'le seviştiği sahneyi Nielsen'i her görüşümüzde hatırlamaktan hiçbir zaman kurtulamayacağız herhalde. “Demonlover”ın ardından, geçtiğimiz aylarda ülkemizde de vizyona giren ve hâlâ kimi sinemalarda gösterimde olan “Başkaldırış”ta (“The Hunted”) rol aldı güzel aktris. Görünüşte filmin en önemli kadın oyuncusuydu; ama filmi yakın dönemde izlemiş olmamıza rağmen, Nielsen'in göründüğü sahneleri hatırlamakta güçlük çekmemiz, özünde iki erkeğin mücadelesi üzerine kurulu bu sıradan filmin Nielsen için çok da bağlayaıcı olmayacağını iddia etmemiz için bir dayanak olabilir. Anlayamadığımız, işini ciddiye alan aktrisin, bu kadar küçük bir rol için uzun saha araştırmaları yapması, FBI'da çalışan onlarca kadın ajanla görüşüp Portland'daki FBI bürosunda bir ajan gibi eğitim alarak rolüne hazırlanması. Zamanında, Nielsen'in bu çabasını öğrendiğimizde, “bir bildiği vardır herhalde” diye düşünmüştük. Nitekim bir bildiği olduğunu bu hafta vizyona giren "Kuraldışı" ("Basic") sayesinde öğreniyoruz. “Başkaldırış” için aldığı eğitimin yine bir aksiyon filmi olan "Kuraldışı”ndaki Osborne karakterini canlandırışında çok önemli katkı yaptığını belirten aktris, özellikle FBI'da aldığı eğitimi silahı nasıl tutması ve nasıl ateşlemesi gerektiği, tehlikede olduğu bir durumda ya da biriyle dövüşürken vücudunu nasıl kullanırsa perdede daha iyi görüneceği gibi detay noktalarda yolunu aydınlattığını söylüyor. Ancak onun tüm iyi niyeti, bu filmi de kurtarmaya yetmemiş ne yazık ki. Filmin senaryosunun savrukluğu içinde Nielsen'in performansı da kaybolup gidiyor.
Nielsen'in şu an kurgu aşamasında olan, John Dahl imzalı bir savaş/aksiyon filmi olan “The Great Raid” dışında rol alacağının açıklandığı bir film yok. Ancak bu filme bakıp, güzel aktrisin vasat aksiyon filmlerinde yer almaktan özel bir haz aldığından şüphelenmek mümkün. Umarız, kendini biraz aksiyondan kurtarıp güzelliğinin ve daha da önemlisi oyunculuk gücününün daha açık bir biçimde görüleceği ve takdir edileceği filmlerde rol almasını dilemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok...


Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!










Seanslar
Fragman

