‘Mustafa’nın güncesi / Can Dündar / Milliyet

‘Mustafa’nın güncesi / Can Dündar / Milliyet
Sinema.com 27 Ekim 2008, Pazartesi 10:50

Son bir yılı Balkanlar’da “Mustafa” Kemal’in ayak izlerinin peşinde geçirdik. Ne yazık ki ondan geriye, filme yansıtabileceğimiz pek az iz kalmıştı. Bu seyahatin güncesi, filmin kamera arkasını yansıttığı gibi, onun Makedonya’sını anlamayı da kolaylaştırıyor

SELANİK

Mustafa’nın evinde...
1 Mayıs 2008 Perşembe
“Balkan turu”na, Selanik’ten başlıyoruz. Görüntü yönetmenimiz Murat Özcan, filmin görsel efektlerini yapan Uğur Erbaş, her durağa bizden birkaç gün önce giderek mekan ve arşiv araştırması yapan Saadet Özen’i taşıyan, Mustafa Sütçü’nün kaptanlığındaki minibüsümüz Selanik’e 1 Mayıs şenliği içinde girdi.

Başkonsolosluk görevlileri seferber oldular. Müze evde yaptığımız çekimlerde yardımcı oldukları gibi, canlandırmalarda da gönüllü rol alarak heyecanımızı paylaştılar.
Afganistan’da geçen yıl çok ciddi bir intihar saldırısından kıl payı kurtulan Başkonsolos Hakan Abacı akşam, ekibimiz için bir kokteyl verdi; bizi Yunanlı tarihçilerle ve meslektaşlarımızla buluşturdu. Yunan televizyonu ile uzun bir mülakatın ardından, Kathimerini gazetesi ile görüştük. Ve “Mustafa” hakkındaki ilk haber, 3 Mayıs’ta bu gazetede çıktı (Bu haberin tam metni, mustafa.com.tr’nin  “Basından” bölümünde var).
Ertesi gün Selanik kalesinde, Türk mahallesinde, genç Mustafa Kemal’in akşamları demlendiği Beyaz Kule’de çekimler yaptık.

Sonra Meşrutiyet’in ilan edildiği, şimdi Makedonya-Trakya Bakanlığı olarak kullanılan eski Vilayet konağında...

Daha sonra da, Atatürk’ün bir dönem görev yaptığı 3. Kolordu Karargahı’nda...
Bu karargahın, şimdi Selanik 3. Kolordusu binası olarak kullanıldığını düşünürseniz, Yunan Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir alanda çekim izni almak için ne kadar uğraşıldığını, kaç yazışma yapıldığını tahmin edebilirsiniz. Ama kapılar açıldıktan sonra gerçekten büyük kolaylık gösterdiler. Binalarını, arşivlerini cömertçe açtılar.

Bu arada Selanik Tarih Merkezi’nin zengin arşivinde de çok güzel fotoğraflar bulup görüntüledik. Ne yazık ki Yunan arşivleri “Mustafa” hakkında çok az şey hatırlıyor. O yüzden de film, klasik Atatürk belgeselleri gibi Selanik’teki evde başlamıyor.
Ama önümüzdeki 10 Kasım’da “Mustafa” Selanik’e dönecek. Ve ilk yurtdışı gösterimini, “Mustafa”nın yaşam öyküsünün başladığı yerde yapacak.

LANGAZA
Kargaların izinde...

3 Mayıs 2008 Cumartesi
Atatürk’le ilkokulda tanışan her Türk çocuğunun aklında bir “karga kovalama” sahnesi vardır. “Mustafa”yla tanışıklığımızın ilk adımı olan kargaları filmde mutlaka kullanmak ve oralara gitmişken bu sahneyi Atatürk’ün kargaları kovaladığı gerçek mekanda çekmek istiyordum.

“Dayının çiftliği” Langaza’da... Langaza, Selanik’e çok yakın... Bu şirin kasabada eski çiftliklerden eser kalmamış ama hâlâ gelincikler içinde geniş tarlalar var.
Kargalara Uğur hoca bilgisayarda can verecek.

Murat onun kargaları yerleştirebileceği boşluğu hesaplayarak en uygun açıyı arıyor.
Sarışın, küçük çocuğu ise Saadet yakınlarda bir oyun parkından bulup getiriyor.
Adı: Yorgo...

Saadet, Yorgo’nun ailesine projeyi anlatınca memnuniyetle kabul etmişler. Yorgo’nun rolü basit: Elindeki değneği, havadaki görünmeyen kargalara doğru sallayarak koşacak. Rolünü büyük başarıyla oynuyor. Annesi ve babası da, çocuklarının bir dönem tarih kitaplarında “düşman” diye belletilen adamın çocukluğunu oynamasını kenardan keyifle izliyor.
Yorgo altı ay sonra Türkiye’de meşhur olacağını bilmiyor henüz...

Film daha vizyona girmeden çıkan haberleri okuyan Yunan televizyonu, bizi arayıp Yorgo’yu soruyor. Ailesinin izniyle onlarla görüşüyor Yorgo... Ve filmdeki 30 saniyelik rolüyle, Yunanistan’da da şöhret olmaya gidiyor.

MANASTIR
Tablodan çıkıp gelen çocuk
6 Mayıs 2008 Salı

Selanik’ten çıkıp Balkanlar’ın kalbine, Manastır’a doğru yola koyulduk; karlı dağlar altında uçsuz bucaksız gelincik tarlaları uğurladı bizi... Doğa, baharın parfümünü sıkar gibi kekik kokuları serpiştirdi ardımız sıra...

15’lik Mustafa Kemal’den 110 yıl sonra, onun ilk kez evinden uzaklaşıp yatılı okumaya gittiği Manastır’a geldik.

Askeri İdadi binası, Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde açılan “Atatürk bölümü” dışında hayli bakımsız bir müzeden ibaret... Altındaki yatakhane bölümü şimdi “Fitness center” olmuş; biz gittiğimizde üst katta bir moda defilesi vardı; nereden nereye...
Binada eskiyi çağrıştıracak mekan kalmamış gibi...

Ama imdadımıza bir dost eli yetişiyor gurbette:
“Elveda Rumeli” ekibi burada...
Manastır’ın bir köyünü devasa bir sete dönüştürmüşler.
Oyuncuları, kostümleri, mekanlarıyla 100 yıl önceki Manastır’ı yeniden yaşatıyorlar.
Sette buluşuyoruz. Her konuda yardım vaat ediyor ve vaat ettiklerinden fazlasını sunuyorlar: Dekor, kostüm, oyuncu, tercüman... Onların yardımıyla Manastır çekimleri bir keyfe dönüşüyor ve harikulade görüntülerle sonuçlanıyor. Dizide Mustafa Kemal’in öğrencilik dönemini oynayan Ediz Mehmedali, bizim canlandırmalarda da rol alıyor.
Asıl sürpriz, yola çıkarken kafamda planladığım fragman ve afiş için en uygun mekanı burada bulmamız...

Fragmanda “Mustafa”nın kurduğu çalı çırpıdan evi, herhangi bir yerde kurup çekebilirdik. Ama burada, Osmanlı izlerinin hâlâ taze olduğu gerçek toprağında, o gökyüzünün altında çekmek çok daha anlamlıydı. Manastır’da akşam yemeği yerken Alexandre’ı “keşfettik” tesadüfen... Saadet bu kez onun ailesiyle konuştu. Bütün kasaba halkı “Elveda Rumeli” nedeniyle Türklerle figürasyon çalışmasına o kadar aşina ki, Alexandre’ın ailesi de hemen kabul etti teklifimizi...

Akşamüzeri buluşup bu küçük Makedonyalıya kostüm seçtik. Sonra bir tepeye çıkıp heybetli ağacımızın gölgesine o küçük kulübeyi kurduk. Alexandre’ın tepeye tırmanan patikadaki görüntülerini Uğur Hoca büyük ustalıkla Atatürk’ün Dolmabahçe’deki odasında bulunan “4 Mevsim” tablosuna yerleştirdi. Murat’ın orada çektiği harika fotoğraf ise "Mustafa" nın yurt özlemini simgeleyen afişimizi oluşturdu.

BELGRAD
Goran’ın stüdyosunda...
7 Mayıs 2008 Çarşamba

Belgrad’a iner inmez, Goran Bregoviç’i aradım. Telefonda adresini verdi. Hemen gelmemizi istedi. Uğur Erbaş’la birlikte kentin sosyetik semtlerinden Senjak’taki stüdyo-eve gittik.
Dış kapı, uzun yeşil bir bahçeye açıldı. Bahçenin sonunda görünen, ön cephesi boydan boya camdan evin geniş salonunda Goran çalışıyordu.

Bizi kapıda sıcak karşıladı. İçeride, salonun ortasına kurulmuş dağınık bir masa vardı. Masanın üzerinde bilgisayarı, gazeteler, kitaplar, hoparlörler...
Ailesi Paris’te yaşıyor.
Kendisi, konserlerden fırsat buldukça geldiği Belgrad’daki bu stüdyoda müzisyenleriyle, kendi deyimiyle “hippiler çağından kalma bir komün hayatı” sürdürüyor.
İçeri odalardan trombon sesleri yükseliyor.
Goran evi gezdiriyor bize; stüdyosunu gösteriyor, dostlarını tanıştırıyor.
Hıdırellezdeyiz...
Müzisyenlerinin çoğunun o gün kurban kesmekle meşgul olduğunu söylüyor. Gelenek, sınır tanımıyor.
Vakit kaybetmeden “Mustafa”nın müzikleri üzerinde çalışmaya başlıyoruz.
Ben ona Atatürk’ü ve belgeseli anlatıyorum.
O bana, neler yapabileceğini anlatıyor.
Görülecek sahne:
Bregoviç, “Atatürk’ün sevdiği şarkılar”ı dinliyor.
Güçlü hoparlörlerle boş salona yayılan “Yanık Ömer”den, “Manastır Türküsü”nden, “Alişim”den etkileniyor; onlardan Ata’nın müzikal hissiyatını kavramaya, o eserlere tazelenmiş bir hava katmaya çalışıyor.
Sonra bu belgesel için düşündüğü ilk temaları dinletiyor.
Yaylılar, üflemeliler yükseliyor hoparlörden...
Arada bahçeden nane toplayıp naneli çay hazırlıyor bize...
Türkiye’den getirdiği çay tepsisiyle bizzat servis yapıyor.
Bir süre sonra ara veriyoruz. Yine arka bahçeden otlar toplayıp kendi elleriyle salata yapıyor.
Birlikte yemek yiyoruz; yerken sohbete devam ediyoruz.
Emir Kusturica’dan, Sezen Aksu’dan, Dolapdere Big Gang’den, Sırbistan’da yaklaşan seçimlerden, Saraybosna’dan, siyaset-sanat ilişkisinden...
Daha önce müziklerini yaptığı filmlerden; mesela “Kraliçe Margot”dan, “Yeraltı”ndan, “Arizona Rüyası”ndan, “Çingeneler Zamanı”ndan... 
Ve tabii Osmanlı’dan, Sırplardan, Türklerden, yine Atatürk’ten...
Saatler süren çalışma sona erdiğinde belgesel heyecanımız birkaç kat katlanmış olarak ayrılıyoruz stüdyodan...
Müziğimiz emin ellerde artık; biz yola devam ediyoruz.

SOFYA
Kayıp oteli ararken...
8 Mayıs 2008 Perşembe

Sofya’ya geldiğimizde hepimiz bitap düşmüştük biraz...
Her sabahın köründe bir kentte uyanıp gece yarısı başka bir kentin otelinde uyumak, bavulu hiç açmadan konaklamak, günde 15 saat çalışmak, farklı iklimlerde, farklı mekanlarla, farklı insanlarla tanışmak zor ama çok keyifliydi.
Bir iz sürmenin heyecanı, bulduğumuz ipuçları, çektiğimiz görüntüler bütün yorgunluğumuzu silip süpürdü.
Sofya en zorlusuydu tüm durakların...

Atatürk’ün görev yaptığı dönemin mekanlarından eser kalmamıştı. Kalanların da hangisinin gerçek mekanlar olduğu konusunda kafalar karışmıştı. Yaşadığı ev, çalıştığı büro, izlediği opera, ilgi duyduğu kadınlar konusunda rivayet muhtelifti.
Gerçekten bize gösterilen pastanede mi çay içmişti? Meydandaki Hotel Bulgarie’de mi kalmıştı? İlk izlediği opera “Carmen” miydi? General Kovaçev’in kızı Miti’yi gerçekten sevmiş miydi? Yoksa bu arkadaşlık, askeri ataşelik görevinin bir parçası mıydı?
Günlerce samanlıkta iğne arar gibi aradık cevapların doğrularını... Sofya’daki elçiliğimiz, Bulgar tarihçiler, belgeselciler, arşivciler yardım ettiler.
Mimarlara, sanat tarihçilerine, diplomatlara danıştık.

“Atatürk’ün kaldığı otel” diye turistlere ve belgeselcilere gösterilen Hotel Bulgarie’nin aslında 1938’de inşa edildiğini bir mimardan öğrendik.

Elçilik’te “Çalıştığı yer” olarak gösterilen oda ve masa aslında onun değil, Fethi Bey’in çalışma odası ve masasıydı. Onun arka taraftaki çalışma mekanı savaşta bombalanmıştı ve geriye sadece kapısı kalmıştı. Kovaçeva’nın kızıyla görüştük. “Umutsuz bir aşk hikayesi” olarak anlatılan “büyük aşk”ı doğrular görünmediler. Elde ne bir satır yazı ne bir fotoğraf vardı.

İlk kez operaya Sofya’da gittiği ve İvanvazov tiyatrosunda “Carmen”in galasını izlediği söyleniyordu. Acaba doğru muydu? Opera müdürüne çıktık. Atatürk’ün Sofya’da görev yaptığı dönem ilk kez sahnelenen eserleri sorduk. Bizi bir müzik tarihçisine yönlendirdi. Sofya merkezine hayli uzak bir evde bayan Rosalia Biks büyük konukseverlikle eski ciltleri açtı ve 19 Mayıs 1914 tarihinde Kral’ın da katılımıyla gala yapan eserin afişini çıkardı: “Aida operası...”

Bir cümle içinde geçecek, önemsiz görünen bir ayrıntı değil mi? Bir belgesel ekibi için ise “tarihin taşlarını yerli yerine oturtma” çabasının ve onun güçlüklerinin küçük bir timsali...
Sonunda birçok mevcut bilgiyi berhava eden ayrıntılara ve de sürpriz görsel malzemelere ulaşmış olmanın tatlı huzuruyla ayrıldık Sofya’dan...

Devamını okumak için tıklayın!

Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Bandidas (11 Mart 2010 20:00 Show Tv)
Penélope Cruz, Salma Hayek ve Steve Zahn'ın  oynadığı "Bandidas" adlı komedi filmi bu akşam 20:00'da Show Tv ekranlarında... 
Replik
Hellboy
Işığın olmadığı yerde karanlık hüküm sürer.
« »
Copyright © 1998-2010 Sinema.com