Onlar zaten doğuştan ‘darbe’li / Uğur Vardan / Radikal
Sinema.com 16 Mayıs 2008, Cuma 11:32

Beynelmilel’le sinemamızda taze bir soluk estiren Sırrı Süreyya Önder’in senaryosundan Murat Saraçoğlu’nun çektiği ‘O... Çocukları’, 12 Eylül döneminde genelev kadınlarının çocuklarına bakılan bir evde yaşananları anlatıyor

Not: Bu yazıyı film izledikten sonra okursanız, en azından filmden daha çok tat alırsınız.
‘Kolera günlerinde aşk’ oluyor da, darbe günlerinde niye olmasın? Sinemamızın, tam da ihtiyacı olduğu günlerde ortaya çıkan yeni kalemlerinden Sırrı Süreyya Önder hem senaryosunu yazdığı, hem de Muharrem Gülmez’le kamera arkasında da yer aldığı ‘Beynelmilel’den sonra ‘O... Çocukları’nda yine kalemiyle karşımızda. Bu kez yönetmenlik koltuğuna tek bir isim oturmuş: ‘120’de ‘ikili’ bir kamera arkası deneyimi yaşayan Murat Saraçoğlu. Önder’in payınaysa sadece yazmak düşmüş.

‘O... Çocukları’, tıpkı ‘Beynelmilel’ gibi 80 sonrasına göz atarken hem belli bir politik duruş ortaya koyuyor, hem bir aşk hikâyesinin izini sürüyor, hem de darbe ortamında ‘entertainment’ dünyasının ‘emekçileri’ arasında geziniyor; özetlersek düğünlerde çalarak hayatını kazanan ‘Gevendeler’in yerini, dünyanın en eski mesleğini icra edenler almış.

Önder’in, bir dönem yakından tanıma fırsatı bulduğu bu insanların hayatına dair gerçekçi gözlemlere dayalı öyküsü, polisten kaçmak zorunda olan ve çözümü İtalya’ya gitmekte bulan solcu bir annenin çabalarıyla açılıyor. Kızı Hazan’ı, Tarlabaşı’nda, genelev kadınlarının çocuklarına bakan Mehtap ananın ‘çizgidışı’ çocuk yuvasına emanet eden Meryem, belli bir zaman sonra yavrusuna kavuşmanın hayalini kuruyor. Türkiye’deki rejimi, Mussolini’den daha faşistçe bulan İtalyanların kurduğu bir örgüt, Hazan’ın getirilmesini üstleniyor. Plan bellidir, önce miniğe İtalyanca öğretilecek, daha sonra da doktor bir çift, kendi kızlarıymışçasına Hazan’ı yurtdışına kaçıracaktır.

Lakin bu öğretim işi problemlidir. İşte bu noktada Türk baba ve İtalyan anneden olma Donatella devreye giriyor. Soprano olmak için çabalayan ama sınavlarda, İtalyan jüriden “Sesin fazla Doğulu” eleştirisini alan genç kız, İstanbul’a geliyor ve Hazan’ın eğitimini üstleniyor. Ne var ki Mehtap ananın evi, eğitim için pek müsait değildir. Ama devreye aynı evde büyümüş olan Saffet’in iyi niyetli çabaları, töre baskısından kaçarak fahişe olmuş Hatice’nin gayretleri ve yuvadaki çocukların şirinlikleri giriyor ve bütün bu çelişkiler yumağında iki aylık eğitim süreci başlıyor.

‘O... Çocukları’nın, öykünün geçtiği ve karakter çatışmalarının yoğun olarak yaşandığı Mehtap ananın evi bölümlerine kadarki süreci temposuz ve seyircisini içine almakta zorlanarak geçiyor. Ne zaman ki hikâye, Mehtap-Donatella çekişmesiyle Doğu-Batı eksenine kayıyor, nispeten heyecan kazanıyor. Arada da evdeki çocukların muzurlukları, mahalledeki ‘gerçek’ çocuk yuvasının orta sınıf veletleriyle olan çekişmeler derken Saffet’in yavaş yavaş Dona’ya abayı yakışı, keza iğneci Lokman’ın Mehtap’a karşı duyduğu aşk ve nihayetinde Hatice’nin, kendisini vurmaya gelen oğluna hem yaklaşma hem de kaçış çabaları gibi unsurlar filmi hareketlendiriyor...

İzler derinleşemiyor
Ama bütün bunlara rağmen ‘O... Çocukları’ geride derin bir etki bırakamıyor. Senaryo Önder’in, yönetmenlik de Saraçoğlu’nun; karşımıza çıkan filme ilişkin sorun kimde bilemiyorum ama hikâyenin ikna ediciliği konusunda problemler var. Örneğin Özgü Namal’ın canlandırdığı Donatella karakteri pek inandırıcı değil. Kızcağız niye kalkıp Türkiye’ye geliyor, film bize bunu açıklamakta zorlanıyor. Gerçi, ilerleyen bölümlerde Saffet, “Bak sen de işi gücü bırakıp buralara geldin, demek ki senin gibi insanlar da varmış” diyerek meseleyi toparlamaya çalışıyor ama tabii ki yeterli olmuyor. Benzer bir problem finalde de var; İtalya’ya kaçış biraz çalakalem ve mantık kurallarını zorlar bir biçimde olmuş.

‘Akvaryumdaki balıkların suyunu değiştirme’ metaforu ise kâğıt üzerinde şık ve anlamlı duruyor ama filmde bence kitabi kaçmış. Bir de ‘küfür meselesi’ var. Küfür malum hayatın her alanında... Her ne kadar ‘seyircisiz maçlara’ neden oluyorsa da, bireysel açıdan yaşamımızı renklendiren başlıca unsurlardan biri. Ama tıpkı hayatta olduğu gibi bir filmde de yakışanı var yakışmayanı var. ‘O... Çocukları’nda da bazıları iyi duruyor ama bazıları ise hem ağıza oturmuyor, hem de zekâ kokmuyor. Dolayısıyla onların da iyi bir süzgeçten geçmesi gerekiyormuş sanki.

Donatella ileride ne olacak?
Oyunculuklara gelince; Demet Akbağ, Özgü Namal, Sarp Apak, Altan Erkekli iyiler ama onların iyi olduklarını bu film öncesinde de biliyorduk. ‘O... Çocukları’ vasıtasıyla, bence kariyerlerine derin bir çizik atmıyorlar. Öte yandan İpek Tuzcuoğlu ise Urfa’daki ailesinden kaçıp geneleve düşmüş kadında çok fazla kentli duruyor.

‘Beynelmilel’in finalinde öykü günümüze taşınıyor ve Gülendam, televizyon ekranındaki Kızıl Ordu görüntüleri sayesinde kendi geçmişiyle hesaplaşıyordu. Peki bu filmdeki Donatella günümüzde nasıl bir yol çiziyor? Donatella Piatti misali Türkiye’ye dönüp yazı çizi işine mi giriyor, yoksa Leyla Gencer misali bir ‘diva’ olma yolunda mı ilerliyor? Merak ettim de...

Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Çocuklar için yapılacak en güzel şey onları sevmektir.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com