Yolu 'eşitlik'ten geçen herkese... / Uğur Vardan

Sinema.com 4 Şubat 2008, Pazartesi 00:00
Costa Gavras'ın kızı Julie Gavras'ın yönettiği 'Fidel'in Yüzünden',
70'li yılların Paris'inde sosyalizme gönül vermiş bir ailenin
yaşadıklarını, küçük kızları Anna'nın gözünden anlatıyor. Film, dönemin
ruhunu, umutlarını ve hayal kırıklıklarını başarıyla yansıtıyor.
Gavras ailesinde babadan kıza kalan miras, sadece kamera arkasında bulunmak olmasa gerek; politik açıdan hayata soldan bakma ve bir zamanlar dünya değiştirmeye kalkanların yaşadıklarını aktarma da, 'vasiyet'in maddeleri arasında galiba. Kısa ve belgesel filmlerin ardından ilk uzun metrajlı hamlesinde Julie Gavras, 1970'lerde geziniyor ve küçük bir kızın gözünden hem dünya ahvaline, hem de karakterinin kişisel meselelerine ortak ediyor bizleri.
Dokuz yaşındaki Anna de la Mesa, büyük aile toplantılarında diğer akraba çocuklarına meyve soymasını öğretebilecek kadar çok bilmiştir. Ne var ki bir İspanyol kökenli avukat babası Fernando ve Fransız annesi Julie'yle Paris'te sürdükleri hayat, çok geçmeden dengelerini kaybedecektir. Çünkü İspanya'daki eniştesi, Franco rejiminin gadrine uğrayarak hayatını kaybedecek, hala da kızını alarak yanlarına gelecektir. Baba biraz da, İspanya'yı terk etmenin (bir anlamda kaçmanın) yaşattığı suçluluk duygusuyla, politik çizgisini daha radikal bir noktaya taşıyacak, karısıyla birlikte Allende'nin seçim kampanyalarına yardım etmek üzere Şili'ye gidecektir. Dönüşte de, geniş ve bahçeli ev terk edilecek, aile daha küçük bir apartman dairesinde, daha kısıtlı imkânlarla yaşamanın yollarını arayacaktır.
'Ah o sakallı komünistler'
Bütün bu süreçte Anna ve kardeşine, bir Küba göçmeni olan ve Castro rejiminden kaçarak Fransa'ya sığınan Filomena bakar. Bu çileli kadın, içindeki anti-komünist öfkeyi, Anna'ya aşılar ve hem kendi hayatının, hem de De la Mesa ailesinin yaşadıklarını Fidel'e bağlar. Filomena'nın bir öcü gibi gösterdiği ve 'sakallılar' olarak addettiği komünistler, artık Anna'nın da kâbusudur. Minik kız, ailesinin yaşadığı değişimin uzantısı olarak kendisini hayata bağlayan bütün değerleri, adım adım kaybettiğine inanmaya başlar...
Sinemada meseleleri çocuk karakterler yoluyla anlatmanın galiba şöyle bir avantajı var; dünyayı algılama yolunda soruların naifliği ve miniklerin ilk elden tepkileri, hikâyenin en saf haliyle seyirciye ulaşmasını sağlıyor. Ama yine çocuklara özgü zekâ ve algılama yetisi, bütün bu naifliği ciddiyete dönüştürürken çelişkilerin de daha iyi kavranmasına yol açıyor. Julie Gavras'ın, İtalyan romancı Domitilla Calamai'nin kitabından yaptığı bu uyarlamada da minik Anna, hem dönemin hem de genel olarak solun hayat karşısındaki çelişkilerini ve tutunma yolundaki çabalarını, herkes adına son derece başarılı hamlelerle sorguluyor. Bakıcısı Filomena'nın yanı sıra Bordeaux'da yaşayan anneannesi ve dedesinden öğrendiği 'komünist' tanımlamalarını (onlar taşradaki hayatlarından çok memnunlar ve kızlarıyla damatlarının, dünya nimetlerinin paylaşılması konusundaki ısrarlarını anlamakta zorluk çekiyorlar), ana-babasının eve gelen sosyalist arkadaşlarıyla bir anlamda 'test' ediyor.
Gerçekten hemen hepsi sakallı ve Anna, başlarda onlarla ilişki kurmada zorlanıyor. Üstelik ailenin yaşadığı değişimin ondaki tezahürü öylesine acı ve derin oluyor ki; mesela artık Bordeaux'ya gitmek yasaklanıyor, eski geniş ev zaten kaybediliyor, öğrenimini sürdürdüğü Katolik okulunda babasının isteğiyle din derslerine de katılmıyor. Üstüne üstlük çizgi romanlarla ilişkisinde de problemler yaşanıyor; yine babası tarafından 'faşist' ilan edilen Mickey Mouse'un okunması yasaklanıyor (orta üç bitmişti ve o yaz 78 Dünya Kupası vardı, ama aldığım mizah dergileri, teyzemin oğullarının evlerine giren 'birtakım yayınlar', Arjantin'deki turnuvayı kötüleyip duruyorlardı. "İşte ne güzel futbol seyredeceğiz, niye saldırıyorlar" diyor ve en büyük tutkuma limon sıkanlara kızıp
Dokuz yaşındaki Anna de la Mesa, büyük aile toplantılarında diğer akraba çocuklarına meyve soymasını öğretebilecek kadar çok bilmiştir. Ne var ki bir İspanyol kökenli avukat babası Fernando ve Fransız annesi Julie'yle Paris'te sürdükleri hayat, çok geçmeden dengelerini kaybedecektir. Çünkü İspanya'daki eniştesi, Franco rejiminin gadrine uğrayarak hayatını kaybedecek, hala da kızını alarak yanlarına gelecektir. Baba biraz da, İspanya'yı terk etmenin (bir anlamda kaçmanın) yaşattığı suçluluk duygusuyla, politik çizgisini daha radikal bir noktaya taşıyacak, karısıyla birlikte Allende'nin seçim kampanyalarına yardım etmek üzere Şili'ye gidecektir. Dönüşte de, geniş ve bahçeli ev terk edilecek, aile daha küçük bir apartman dairesinde, daha kısıtlı imkânlarla yaşamanın yollarını arayacaktır.
'Ah o sakallı komünistler'
Bütün bu süreçte Anna ve kardeşine, bir Küba göçmeni olan ve Castro rejiminden kaçarak Fransa'ya sığınan Filomena bakar. Bu çileli kadın, içindeki anti-komünist öfkeyi, Anna'ya aşılar ve hem kendi hayatının, hem de De la Mesa ailesinin yaşadıklarını Fidel'e bağlar. Filomena'nın bir öcü gibi gösterdiği ve 'sakallılar' olarak addettiği komünistler, artık Anna'nın da kâbusudur. Minik kız, ailesinin yaşadığı değişimin uzantısı olarak kendisini hayata bağlayan bütün değerleri, adım adım kaybettiğine inanmaya başlar...
Sinemada meseleleri çocuk karakterler yoluyla anlatmanın galiba şöyle bir avantajı var; dünyayı algılama yolunda soruların naifliği ve miniklerin ilk elden tepkileri, hikâyenin en saf haliyle seyirciye ulaşmasını sağlıyor. Ama yine çocuklara özgü zekâ ve algılama yetisi, bütün bu naifliği ciddiyete dönüştürürken çelişkilerin de daha iyi kavranmasına yol açıyor. Julie Gavras'ın, İtalyan romancı Domitilla Calamai'nin kitabından yaptığı bu uyarlamada da minik Anna, hem dönemin hem de genel olarak solun hayat karşısındaki çelişkilerini ve tutunma yolundaki çabalarını, herkes adına son derece başarılı hamlelerle sorguluyor. Bakıcısı Filomena'nın yanı sıra Bordeaux'da yaşayan anneannesi ve dedesinden öğrendiği 'komünist' tanımlamalarını (onlar taşradaki hayatlarından çok memnunlar ve kızlarıyla damatlarının, dünya nimetlerinin paylaşılması konusundaki ısrarlarını anlamakta zorluk çekiyorlar), ana-babasının eve gelen sosyalist arkadaşlarıyla bir anlamda 'test' ediyor.
Gerçekten hemen hepsi sakallı ve Anna, başlarda onlarla ilişki kurmada zorlanıyor. Üstelik ailenin yaşadığı değişimin ondaki tezahürü öylesine acı ve derin oluyor ki; mesela artık Bordeaux'ya gitmek yasaklanıyor, eski geniş ev zaten kaybediliyor, öğrenimini sürdürdüğü Katolik okulunda babasının isteğiyle din derslerine de katılmıyor. Üstüne üstlük çizgi romanlarla ilişkisinde de problemler yaşanıyor; yine babası tarafından 'faşist' ilan edilen Mickey Mouse'un okunması yasaklanıyor (orta üç bitmişti ve o yaz 78 Dünya Kupası vardı, ama aldığım mizah dergileri, teyzemin oğullarının evlerine giren 'birtakım yayınlar', Arjantin'deki turnuvayı kötüleyip duruyorlardı. "İşte ne güzel futbol seyredeceğiz, niye saldırıyorlar" diyor ve en büyük tutkuma limon sıkanlara kızıp
Henüz kimse yorum yapmamış.
- AROG Bomba Gibi Geliyor!
- Türk sinemasında 'rekor' yılı
- İhtiyarlara yer yok aptallara var / Uğur Vardan/Radikal
- ‘Sinema olmasa kimse ölmez’ /Banu Uzpeder/ Radikal Genç
- Truman Capote'nin ruhu aramızda / Kaya Genç / Sabah
- Güneşin Oğlu'nun Sevgilisi / Elif Türkölmez / Radikal
- Sansür tartışması sürüyor
- 'A.R.O.G.' dünya çapında bir iş
- Zorunlu bir açıklama / Can Dündar / Milliyet
- Necla değil Fahriye Evcen / Elif Türkölmez /Radikal
- ‘Mustafa’nın güncesi / Can Dündar / Milliyet
- Darbe de yaparım, otomobil de... / Radikal
- "Üç Maymun": Güzel, yalnız ve suçlu... / Fatih Özgüven / Radikal
- Türk basınında "Üç Maymun"
- Yeşim Ustaoğlu filmini anlatıyor / Kerem Akça / Radikal


Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)
Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!










Seanslar
Fragman

