Sadece bir Kıbrıs filmi değil...

Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Derviş Zaim'in, galası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yapılan yeni filmi "Çamur", son yıllarda yeniden gündeme gelmiş Kıbrıs sorununa içeriden bir bakış geliştirmeyi, sorunu politikanın ötesinde bir söylemle tartışmayı amaçlayan bir film. Ancak, filmin karakter yaratımı, müzik ve mekân kullanımı gibi oldukça başarılı olduğu yönlerini bir kenara bırakıp sadece Kıbrıs'la olan ilişkisini gündeme getirmek büyük haksızlık olacaktır!
Derviş Zaim’in son filmi “Çamur”, şimdiye kadar genelde Kıbrıs çerçevesinde gündeme geldi. Ve eminiz ki, filmin vizyona girdiği şu günlerde de tartışma ekseni yine Kıbrıs olacak. Bu, konunun hem Türkiye, hem de Kıbrıs’ta, özellikle Annan Planı’ndan sonra iyice sıcaklaşması ve çözüm konusunda elle tutulur bir gelişme olamamasına rağmen bu sıcaklığını koruyor olması nedeniyle, anlaşılabilir bir durum olarak değerlendirilebilir. Ancak bunun kesinlikle kabul edilebilir olmadığını, filmi sürekli olarak Kıbrıs sorununa yaklaşımı, vs. konusunda gündeme getirmenin her şeyden önce yönetmenin çabasına, emeğine haksızlık olacağını belirtmemiz gerekiyor. Zaten yönetmenin kendisi de, son zamanlarda verdiği röportajlarda bu yönde beyanlarda bulunuyor (bkz. Altyazı Aylık Sinema Dergisi, Ekim 2003 sayısı)
Bu durumda filmi değerlendirirken yapacağımız, filmin Kıbrıs’la ilişkisine en fazla dolaylı bir şekilde değinmek; anlatım biçimi, karakter yaratımı, mekân ve müzik kullanımı gibi sinemaya dair asli öğeleri öne çıkarmak olmalı. Bunu yaparken Derviş Zaim’in söyleşilerinden de yararlanacağız elbette, yararlanmamak gibi bir düşüncemiz olamaz; çünkü sitemizde yayınlanan röportajda da göreceğiniz gibi, Zaim, filmini bir sinema eleştirmeni, bir akademisyen gibi çözümlüyor. Bu noktada, ilk olarak yönetmenin en çok altını çizdiği yerden, filmin anlatım biçiminden bahsetmek uygun olacaktır. Sembolim ve sürrealizm gibi iki uç ve söylenene dolaylılık katan anlatım biçimiyle gerçekçiliği harmanlıyor oluşu, filme ilginç ama ilişki kurmanın pek de kolay olmadığı bir anlatım tonu kazandırmış. Her ne kadar Zaim bunu “ Senaryoyu yazarken böylesi bir tavrın; filmin konu edindiği 'gerçeğin', daha kuşbakışı, sıkıştırılmış, dramatize edilmiş, sosyal arka planı daha kolay anlaşılabilir bir biçimde seyirciye ulaştırılmasını sağlayabileceğini düşünmüştüm” diyerek mantığa bürümeye çalışsa da, ortaya çıkan sonuç, izleyiciyi filmin gerçeğine kolay ulaştırmaktan çok, zamanını filmdeki sembollerin anlamlarından bir bütün elde etmeye çalışmakla harcamaya itiyor. Filmde semboller o kadar fazla ki ve izleyici tek tek bunları ve her birinin Kıbrıs’la ilişkisini idrak etmekle o kadar çaba harcıyor ki, sonunda filmin içinde kaybolup, kendini, Zaim’in değindiği filmin gerçekliğinin çok uzağında bulması mümkün. Yani, filmin farklı türleri harmanlıyor oluşu, anlatımı kapalılaştırıyor ve izleyicinin öykünün açılımlarını kolay kolay algılayamamasına yol açıyor.
Kötü noktayı başta söyledikten sonra, filmin karakter yaratımı ve mekân kullanımında başarılı olduğu yolunda hakkını teslim etmemiz gerekiyor. Özellikle Ali ve Ayşe karakterleri, Mustafa Uğurlu ve Yelda Reynaud’nun başarılı oyunculukları sayesinde, yaratılış amaçlarına çok iyi hizmet ediyorlar. Öyle ki, Ali, askerliği sırasında yakalandığı konuşamama hastalığıyla, genel olarak Kıbrıs’ta yaşayan insanların -kendilerinin hiçbir şekilde fikri alınmadığından- ruh haline karşılık gelirken; Ayşe -doğurganlığı temsil eden bir karakter olarak- aynı insanların yıllardır geleceğin daha güzel olacağına dair umudunun ifade bulduğu bir karakter olarak ortaya çıkıyor. Böylece, filmi karakterlerin taşıdıkları bu anlamları deşifre ederek izlemeniz halinde, anlatımdaki kapalılığı aşmakta işinizin daha kolay olabileceğini söyleyebiliriz. Hatta, karakterleri oluşturmadaki başarısı sayesinde, filmin ekseninin, ilginç bir şekilde, anlatımdaki harman üzerinde değil, karakterler üzerinde oluşuyor olduğunu bile iddia edebiliriz.
Bu ekseni idrak edebilen izleyici de filmle olan ilişkisini, bu karakterlerin taşıdığı anlamları çözümleyerek daha doğru bir biçimde kurabiliyor.
Filmin, genelde popüler sinemayı takip eden izleyicinin çözümlemekte zorlanacağı bir yanı da mekân kullanımındaki başarısı. Aslında, Zaim’in ilk filmi “Tabutta Rövaşata”yla kıyaslandığında, “Çamur”un mekânı daha az öne çıkararak kullanan bir film olduğu bile söylenebilir. Ama aslında bu durum, tıpkı anlatım tonunu belirlemede olduğu gibi, bu konuda da filmin bir tür dolaylılık taşımasından kaynaklanıyor. Filmde mekânlar da, karakterlerin içinde bulundukları durumu takip eden, onların karakterlerindeki dönüşümle birlikte dönüşen bir özelliğe sahip. Şöyle ki, Ali’nin askerliği sırasında nöbet tuttuğu çamur birikintisinin yer aldığı mekân, uçsuz bucaksız gibi görünen bir arazinin ortasında. Bu birikintinin içinde de, muhtemelen Ali’den önce kimsenin ilgisini çekmemiş bir kuyu yer alıyor. Çamurun getireceği şifaya olan inancı, onu dışarıdan bu kuyunun içine yönlendiriyor ve burada bulduğu, Bereket tanrıçası Kibele’ye ait bir büst, filmin odağını Ali karakterinden ve çamur birikintisinden alıp diğer karakter ve de mekânları da kapsayacak şekilde genişletiyor. Bu şekilde filmin genelinde de her bir mekân, bir diğerinin kilidini açacak anahtara sahip gibi... Bir mekânın özelliği ya da bu mekânda bulunan herhangi bir şey, bir sonraki mekânın filme dahil oluşunu tetikliyor; diğer karakterlerin de filmin içinde önem kazanmasını sağlıyor. Bu da, yine Zaim’in değindiği gibi, filmde mekânların bir karakter gibi yer almasının, bir karakter işlevselliğine bürünmesinin yolunu açıyor.
Son olarak filmin müziklerinden bahsetmemiz gerekiyor. Biz, filmin müziklerini Michael Galasso’nun yapacağını duyduğumuz andan beri, karşımıza çıkacak sonucu merakla bekliyorduk. Ve filmi izlediğimizde, oluşan müziğin bizi ilk anda oldukça şaşırttığını söylememiz gerekiyor. Bunun nedeni, filmde genel olarak, Türk müziği motiflerinin ağırlıkta olduğu bir müzik tonunun olması. İlk başta, özellikle bizim gibi Galasso’dan daha Batılı tarzda bir müzik bekleyerek filmin karşısına geçtiyseniz, biraz yadırgatıcı gelse de, üzerine biraz düşününce, bu tür müzik kullanımının filmin anlatımıyla ve karakterlerin özellikleriyle uyum içerisinde olduğunu görüyorsunuz. Özellikle Ali karakterinin göründüğü sahnelerde kullanılan müzik, Yeşilçam’da komedi filmlerinde sık sık karşımıza çıkan ritimleri hatırlatıyor ve karakterin özünde taşıdığı ironiyi destekliyor.
Filmin tüm bu özelliklerini bir arada düşünüp, Zaim’in söyleşilerindeki açıcı noktaları da dikkate alarak şunu söyleyebiliriz: “Çamur”, yıllardır iyice çetrefilleşen, artık sadece politikmiş gibi tartışılmaya başlanmış Kıbrıs sorununu orada yaşayan insanın perspektifiyle ele almayı hedefleyen bir film. Anlatım yapısının oluşumunda çok önemli rolü olan karakter yaratımı, mekân ve müzik kullanımı gibi noktalarda başarılı olan film, sürrealizm, sembolizm, gerçekçilik gibi farklı anlatım biçimlerini harmanlaması sonucu kazandığı kapalılıkla izleyici kendinden biraz uzaklaştırıyor. Yine de “Çamur”a olan bakışınız, Kıbrıs konusunda ne kadar donanımlı olduğunuzla (bilgi anlamında) ve bu sorununun ne kadar içinde olduğunuzla orantılı bir biçimde gelişecektir. Karar vermeninse tek yolu var: Sinemaya gidip filmi izlemek!
Bu durumda filmi değerlendirirken yapacağımız, filmin Kıbrıs’la ilişkisine en fazla dolaylı bir şekilde değinmek; anlatım biçimi, karakter yaratımı, mekân ve müzik kullanımı gibi sinemaya dair asli öğeleri öne çıkarmak olmalı. Bunu yaparken Derviş Zaim’in söyleşilerinden de yararlanacağız elbette, yararlanmamak gibi bir düşüncemiz olamaz; çünkü sitemizde yayınlanan röportajda da göreceğiniz gibi, Zaim, filmini bir sinema eleştirmeni, bir akademisyen gibi çözümlüyor. Bu noktada, ilk olarak yönetmenin en çok altını çizdiği yerden, filmin anlatım biçiminden bahsetmek uygun olacaktır. Sembolim ve sürrealizm gibi iki uç ve söylenene dolaylılık katan anlatım biçimiyle gerçekçiliği harmanlıyor oluşu, filme ilginç ama ilişki kurmanın pek de kolay olmadığı bir anlatım tonu kazandırmış. Her ne kadar Zaim bunu “ Senaryoyu yazarken böylesi bir tavrın; filmin konu edindiği 'gerçeğin', daha kuşbakışı, sıkıştırılmış, dramatize edilmiş, sosyal arka planı daha kolay anlaşılabilir bir biçimde seyirciye ulaştırılmasını sağlayabileceğini düşünmüştüm” diyerek mantığa bürümeye çalışsa da, ortaya çıkan sonuç, izleyiciyi filmin gerçeğine kolay ulaştırmaktan çok, zamanını filmdeki sembollerin anlamlarından bir bütün elde etmeye çalışmakla harcamaya itiyor. Filmde semboller o kadar fazla ki ve izleyici tek tek bunları ve her birinin Kıbrıs’la ilişkisini idrak etmekle o kadar çaba harcıyor ki, sonunda filmin içinde kaybolup, kendini, Zaim’in değindiği filmin gerçekliğinin çok uzağında bulması mümkün. Yani, filmin farklı türleri harmanlıyor oluşu, anlatımı kapalılaştırıyor ve izleyicinin öykünün açılımlarını kolay kolay algılayamamasına yol açıyor.
Kötü noktayı başta söyledikten sonra, filmin karakter yaratımı ve mekân kullanımında başarılı olduğu yolunda hakkını teslim etmemiz gerekiyor. Özellikle Ali ve Ayşe karakterleri, Mustafa Uğurlu ve Yelda Reynaud’nun başarılı oyunculukları sayesinde, yaratılış amaçlarına çok iyi hizmet ediyorlar. Öyle ki, Ali, askerliği sırasında yakalandığı konuşamama hastalığıyla, genel olarak Kıbrıs’ta yaşayan insanların -kendilerinin hiçbir şekilde fikri alınmadığından- ruh haline karşılık gelirken; Ayşe -doğurganlığı temsil eden bir karakter olarak- aynı insanların yıllardır geleceğin daha güzel olacağına dair umudunun ifade bulduğu bir karakter olarak ortaya çıkıyor. Böylece, filmi karakterlerin taşıdıkları bu anlamları deşifre ederek izlemeniz halinde, anlatımdaki kapalılığı aşmakta işinizin daha kolay olabileceğini söyleyebiliriz. Hatta, karakterleri oluşturmadaki başarısı sayesinde, filmin ekseninin, ilginç bir şekilde, anlatımdaki harman üzerinde değil, karakterler üzerinde oluşuyor olduğunu bile iddia edebiliriz.
Bu ekseni idrak edebilen izleyici de filmle olan ilişkisini, bu karakterlerin taşıdığı anlamları çözümleyerek daha doğru bir biçimde kurabiliyor.
Filmin, genelde popüler sinemayı takip eden izleyicinin çözümlemekte zorlanacağı bir yanı da mekân kullanımındaki başarısı. Aslında, Zaim’in ilk filmi “Tabutta Rövaşata”yla kıyaslandığında, “Çamur”un mekânı daha az öne çıkararak kullanan bir film olduğu bile söylenebilir. Ama aslında bu durum, tıpkı anlatım tonunu belirlemede olduğu gibi, bu konuda da filmin bir tür dolaylılık taşımasından kaynaklanıyor. Filmde mekânlar da, karakterlerin içinde bulundukları durumu takip eden, onların karakterlerindeki dönüşümle birlikte dönüşen bir özelliğe sahip. Şöyle ki, Ali’nin askerliği sırasında nöbet tuttuğu çamur birikintisinin yer aldığı mekân, uçsuz bucaksız gibi görünen bir arazinin ortasında. Bu birikintinin içinde de, muhtemelen Ali’den önce kimsenin ilgisini çekmemiş bir kuyu yer alıyor. Çamurun getireceği şifaya olan inancı, onu dışarıdan bu kuyunun içine yönlendiriyor ve burada bulduğu, Bereket tanrıçası Kibele’ye ait bir büst, filmin odağını Ali karakterinden ve çamur birikintisinden alıp diğer karakter ve de mekânları da kapsayacak şekilde genişletiyor. Bu şekilde filmin genelinde de her bir mekân, bir diğerinin kilidini açacak anahtara sahip gibi... Bir mekânın özelliği ya da bu mekânda bulunan herhangi bir şey, bir sonraki mekânın filme dahil oluşunu tetikliyor; diğer karakterlerin de filmin içinde önem kazanmasını sağlıyor. Bu da, yine Zaim’in değindiği gibi, filmde mekânların bir karakter gibi yer almasının, bir karakter işlevselliğine bürünmesinin yolunu açıyor.
Son olarak filmin müziklerinden bahsetmemiz gerekiyor. Biz, filmin müziklerini Michael Galasso’nun yapacağını duyduğumuz andan beri, karşımıza çıkacak sonucu merakla bekliyorduk. Ve filmi izlediğimizde, oluşan müziğin bizi ilk anda oldukça şaşırttığını söylememiz gerekiyor. Bunun nedeni, filmde genel olarak, Türk müziği motiflerinin ağırlıkta olduğu bir müzik tonunun olması. İlk başta, özellikle bizim gibi Galasso’dan daha Batılı tarzda bir müzik bekleyerek filmin karşısına geçtiyseniz, biraz yadırgatıcı gelse de, üzerine biraz düşününce, bu tür müzik kullanımının filmin anlatımıyla ve karakterlerin özellikleriyle uyum içerisinde olduğunu görüyorsunuz. Özellikle Ali karakterinin göründüğü sahnelerde kullanılan müzik, Yeşilçam’da komedi filmlerinde sık sık karşımıza çıkan ritimleri hatırlatıyor ve karakterin özünde taşıdığı ironiyi destekliyor.
Filmin tüm bu özelliklerini bir arada düşünüp, Zaim’in söyleşilerindeki açıcı noktaları da dikkate alarak şunu söyleyebiliriz: “Çamur”, yıllardır iyice çetrefilleşen, artık sadece politikmiş gibi tartışılmaya başlanmış Kıbrıs sorununu orada yaşayan insanın perspektifiyle ele almayı hedefleyen bir film. Anlatım yapısının oluşumunda çok önemli rolü olan karakter yaratımı, mekân ve müzik kullanımı gibi noktalarda başarılı olan film, sürrealizm, sembolizm, gerçekçilik gibi farklı anlatım biçimlerini harmanlaması sonucu kazandığı kapalılıkla izleyici kendinden biraz uzaklaştırıyor. Yine de “Çamur”a olan bakışınız, Kıbrıs konusunda ne kadar donanımlı olduğunuzla (bilgi anlamında) ve bu sorununun ne kadar içinde olduğunuzla orantılı bir biçimde gelişecektir. Karar vermeninse tek yolu var: Sinemaya gidip filmi izlemek!Henüz kimse yorum yapmamış.
- "Üç Hanedan": Çinlilerin formülü...
- "Ca$h": Çakma tür filmi
- "Zohan": Ajandan kuaför olursa
- "Klon Savaşları": Serinin dışında...
- "Zohan": Austin 'Zohan' Sandler
- "Annemin Yeni Sevgilisi": Meg anne...
- Bonneville
- “Bonneville”: Üç kadın bir cenaze…
- “Kıyamet” dedikleri bu olsa gerek
- Amerikan Bozkırından Manzaralar
- Bonneville: “Küllerin Yolculuğu”
- “Resimdeki Hayalet”: Bakarken görememek
- "Mumya 3": Jason ve mumya ordusu
- "Ben X": Dışlanmaya, itilmişliğe HAYIR!
- "Kara Şövalye":Jokerden 'Baba' olur mu?



Kontrat (21 Ağustos 2008 22:30 Star)
Morgan Freeman, John Cusack ve Jamie Anderson'ın oynadığı Kontrat adlı film bu akşam 22:30'da Star ekranlarında...
Morgan Freeman, John Cusack ve Jamie Anderson'ın oynadığı Kontrat adlı film bu akşam 22:30'da Star ekranlarında...

Matrix
Morpheus: Yolu bilmek ile yolda yürümek arasında büyük fark vardır.
Morpheus: Yolu bilmek ile yolda yürümek arasında büyük fark vardır.






Seanslar
Fragman
