Benicio Del Toro
Adeta vahşi bir hayvan...
Fuat Camgöz 19 Mayıs 2004, Çarşamba 00:00
Bu hafta vizyona giren "21 Gram"da, dine sarılarak uyuşturucu batağından kurtulmayı başaran eski bir suçluyu canlandıran Benicio Del Toro, bugünlere gelmesinde önemli rolü olan, aynı zamanda bu filmdeki rol arkadaşı da olan usta aktör/yönetmen Sean Penn'in dediklerine bakılırsa, ormandan kaçıp gelmiş, rol yapan bir hayvan...

Kendisine ilah olarak seçtiği aktörlerin başında gelen Sean Penn, ilk filmi “Indian Runner”da rol verdiği Benicio del Toro’yu şöyle tanımlıyor: “Filmleri daha iyi yapmak için ormandan çıkıp gelmiş biri o, rol yapan bir hayvan adeta. Korkusuz bir aktör ve bu korkusuzluğu sayesinde karakter yorumunda çok sıradışı bir yaratıcılığa sahip. İlk bakışta dikkat çekmeyen parlak rol seçimleri yapabilen ender oyunculardan biri. Gösterişçi hiç değil; eğer kazara bir filmdeki oyuncu kadrosu içinde sivrilmişse bu, yalnızca diğerlerinin onun yükselttiği çıtaya yaklaşamamış olmalarındandır.” Penn gibi, kolay beğenmeyen, her şeyi ince eleyip sık dokuyan biri sizin hakkınızda böyle şeyler söylüyorsa, başka ne istersiniz ki? Gerçekten de Benicio’nun şimdiye kadar canlandırdığı karakterleri düşündüğünüzde, Penn’in altını çizdiği sıradışı yaratıcılığı hemen gözünüze çarpıyor: “Olağan Şüpheliler”deki (1995) Fred Fenster, “Los Angeles’ta Korku ve Dehşet”teki (“Fear and Loathing in Las Vegas”, 1998) Dr. Gonzo, “Kapışma”daki (“Snatch”, 2000) Franky Four Fingers, “Trafik”teki Javier Rodriguez, ve diğerleri... Her biri diğerinden farklı, Del Toro’nun dokunuşu olmadan aynı etkileyiciliğe sahip olamayacak karakterler.

1967 Porto Riko doğumlu aktör, avukat bir anne-babanın oğlu. Annesi, Benicio henüz çok küçükken ölünce, babası Pensilvanya’da bir çiftliğe yerleşmeye karar vermiş. Ebeveynleri aynı mesleği seçmiş her çocuğun yaşadığı sessiz baskı, tabii ki onu da etkilemiş ve Benicio, iş hukuku alanında kariyer yapmak için Kaliforniya Üniversitesi’ne girmiş. Ancak çocukluktan gelen, annesi ve babasının ısrarla törpülemeye çalıştığı oyunculuk yeteneği, burada yeniden su yüzüne çıkmış ve Benicio’nun, ‘kolay geçerim’ düşüncesiyle seçmeli olarak aldığı bir oyunculuk dersi, gelecek planlarını yavaş yavaş değiştirmeye başlamış. O günlerde oyunculuğa bakışının ailesinin yönlendirmesinin dışına çıkışını şöyle hatırlıyor karizmatik aktör: “Ailemin bana telkinleri neticesinde, avukatlık ya da iş adamlığı dışındaki mesleklere herkesin yapabileceği ya da şansa bağlı, fazla emek gerektirmeyen işlermiş gibi baktığımı fark ettim. Oysa, üniversitede aldığım seçmeli derste, oyunculuğun da bilimsel bir tarafı olduğunu, sadece şans ya da fizik işi olmadığını çok net bir şekilde gördüm ve bu, geleceğe bakışımı değiştirdi.” Tabii ki bu değişim ailesini hiç de mutlu etmemiş. Okulu bırakıp, önce Los Angeles’te ünlü oyunculuk hocası Stella Adler’in yanında pişip ardından da New York’taki Square Acting School’da çalışmaya başlayınca, ailesiyle arası iyice bozulmuş, hatta uzun bir süre hiç görüşmemişler. Sinemada ilk kez, 1988 yapımı “Big Top Pee-wee”de gözüken Del Toro, pek de önemli olmayan bu filmin ardından 1989’da, James Bond serisinin halkalarından biri olan “Licence to Kill”le hem daha iyi bir filmde çalışmış, hem de rolünün süresini uzatmış. “Drug Wars: The Camarena Story” (1990) dizisindeki rolü, Sean Penn’in yazının girişinde alıntıladığımız sözleri etmesinin yolunu açacaktır. Bu dizide canlandırdığı genç ve cahil uyuşturucu satıcısı karakteri Penn’i öylesine etkiler ki, daha önce adını sanını duymadığı bu oyuncuya, ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturacağı “The Indian Runner” filminde bir rol verir. Rol büyük olmasa da Del Toro’ya fazlasıyla umut aşılar: “Onunla karşı karşıya geldiğimizde ‘aman tanrım, bu Sean Penn diye düşündüm. Mini dizide muhteşem olduğumu söylüyordu. Bunu duyunca, o noktaya gelene kadar yaşadığımı tüm zorlukların üzerine bir sünger çektim, Penn’in hakkımda söyledikleri, daha uzunca bir süre zorluklar karşısında ayakta kalmamı sağladı.” İyi ki de sağladı. “The Indian Runner”dan iki yıl sonra, 1993’te, aynı yıl içinde üç filmde birden yer aldı Del Toro. Bu, o zamana kadarki rekoru olmakla birlikte, genç aktöre bu işi yaparak yaşayabilecek parayı kazanabileceğini göstermesi açısından da önemliydi. Üstelik rol aldığı bu üç filmden biri, özellikle “Ölü Ozanlar Derneği” (“Dead Poets Society”, 1989) ve “Yeşil Kart” (“Green Card”, 1990) filmleriyle hatırı sayılır bir üne sahip usta yönetmen Peter Weir’in “Fearless”ıydı. Bu filmde, Rosie Perez’in canlandırdığı, bir uçak kazasından büyük bir şans eseri sağ olarak kurtulan Carla Rodrigo karakterinin fırsatçı kocasını oynayan Del Toro, sinema dünyasında ilk defa ciddi anlamda ve genel olarak dikkat çekti. 1994’ü “Swimming with Sharks” ve “China Moon”la kapattıktan sonra, 1995 yılında hem kariyerine yeni bir ivme kazandıracak hem de ailesiyle arasındaki kırgınlığı onaracak bir filmde, “Olağan Şüpheliler”de (“Usual Suspects”) rol aldı.

“Dick Tracy”de Mumbles’ı oynayan Dustin Hoffman’dan esinlenerek geliştirdiği mırıldanma tekniğiyle, hangi dilde konuştuğunu bile anlamakta güçlük çektiğimiz Fred Fenster karakterinde öyle başarılıydı ki, babası ona başka bir meslek seçmesi için baskı yapmaktan vaz geçti. Del Toro bunu, “sonunda onun istediğini ancak bir filmde iyi bir avukat karakterini canlandırarak yapabileceğimi babam da anladı” diye özetliyor. Çıtayı yükselttiği, artık rol aldığı filmlerde iyice hissediliyordu: 1996’da sırasıyla “Basquiat”, bir başka idolü Robert de Niro’nun başrolde olduğu “The Fan”, Abel Ferrara’nın yönettiği “The Funeral” (1996) ve “Joyride”da rol aldıktan sonra 1997’yi Alicia Silverstone ve Christopher Walken’ın da yer aldığı, vasat bir film olan “Excess Baggage”la tek filmle tamamladı. 1998’de dahi yönetmen Terry Gilliam’ın “Los Angeles’ta Korku ve Dehşet”inde (“Fear and Loathing in Las Vegas”, 1998), babasına söz verdiği gibi iyi bir avukatı değil, Johhny Depp’in canlandırdığı uyuşturucu bağımlısı gazeteci Hunter S. Thompson’ın onun gibi bağımlı avukatı Dr. Gonzo karakterini canlandırdı. Bu film için, “Kızgın Boğa”daki (“Raging Bull”, 1980) Robert de Niro’nun çalışma şeklini örnek alarak metot aktörlüğüne soyunan Del Toro, amansız bir şişmanlama diyetiyle, günde neredeyse bir-iki kilo alarak rolüne hazırlandı. Müthiş bir performans çıkarsa da filmden bir süre sonra “Bunu bir daha asla yapmam, fiziksel olarak çok rahatsız ediciydi ve aldığım kiloları vermekte oldukça zorlanmıştım” diyerek metot aktörlüğünün de bir yere kadar olacağının altını çizecektir. Bu film için aldığı kiloları verebilmek için kendini bir süreliğine dinlenmeye alan Del Toro, 2000 yılında setlere bomba gibi bir dönüş yaptı. Christopher McQuarrienin yönettiği “The Way of the Gun”da James Caan gibi bir başka efsanevi oyuncuyla rol aldıktan sonra, “Olağan Şüpheliler”deki mırıldanma tekniğini yeniden kullanacağı “Kapışma”da (“Snatch”) ‘İspanyol Brad Pitt’ gibi saçma bir lakapla anılmasına yol açacak mücevher hırsızı Franky Four Fingers karakterini canlandırdı. Ancak 2000’in hit filmlerinden “Trafik”teki polis şefi Javier Rodriguez’i ayrı bir yere koymak lazım. Soderbergh’in filminin Meksika’da geçen bölümüne adeta damgasını vuran Del Toro, müthiş performansıyla ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ dalında Oscar’a da uzanıyordu. Bir yıl sonra, Türkiye’de her ne hikmetse vizyona girmeyen, Jack Nicholson’ın başrolde olduğu bir Sean Penn filminde, “The Pledge”de yan karakterlerden birini canlandırdı.

Geçtiğimiz sezon vizyona giren “Başkaldırış”ta, vakti zamanında Penn’in ona yakıştırdığı ‘ormandan çıkıp gelmiş, rol yapan bir hayvan’ sıfatına tam anlamıyla oturan bir karakteri, Aaron Hallam’ı canlandırıyordu Del Toro. Kosova’da üst düzey rütbeli bir düşman subayını öldürme görevinin altından başarıyla kalkan, ancak savaşta gördüklerinin etkisinden kurtulamayarak ordudan ayrılan Hallam ormanda yaşamaya başlıyor ve kendini -işi avcıları öldürmeye kadar götürecek denli- hayvanları korumaya adıyordu. Bu hafta ise kendisine ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ dalında Oscar adaylığı getiren, Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun son filmi “21 Gram”da karşımıza çıkan Del Toro, filmde alkol ve uyuşturucu batağından İsa’ya sığınarak kurtulmuş, mutluluğu karısı ve çocuklarında bulmayı başarmış eski bir suçlu olan Jack Jordan karakterini canlandırıyor. Arı gibi çalışan aktörün, şu ana kadar duyurulmuş, ama henüz çekimlerine başlanmamış iki projesi daha gözüküyor: Johnny Depp, Josh Hartnett, Nick Nolte gibi usta aktörlerle birlikte rol alacağı “The Rum Diary” (2004) ile Del Toro aynı zamanda ilk kez yönetmen koltuğuna da oturacak. Bunun ardından da yıllardır peşinden koştuğu bir proje olan, hayran olduğu devrimciyi canlandıracağı “Che” (2005) gelecek. Bildiğiniz gibi bu filmi önce, kolay kolay yönetmen koltuğuna oturmayan Terrence Mallick’in yöneteceği açıklanmış, ancak Mallick’in “The New World” filmini yönetmek için projeden çekilmesiyle yerine bir başka usta isim Steven Soderbergh gelmişti. Her biri merakla beklemeye fazlasıyla değer bu filmlerin de gösterdiği gibi, Benicio Del Toro, üretkenliğinin doruğunda olduğu bir dönem yaşıyor. Umalım ki kimse onu kilo almak zorunda bırakmasın da kendisini beyazperdede görmekten mahrum kalmayalım...

Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Serseri Aşıklar
Frenleri kullanma; arabalar gitmek için yapılmıştır, durmak için değil!
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com