'Sil baştan' yapmanın peşinde...

Jim Carrey, her büyük başarının ardında bir trajedi yattığını kanıtlarcasına zorluklarla dolu bir geçmişe sahip. Fakir bir işçi mahallesinde büyüyen Kanada doğumlu aktör, dört çocuklu ailesinin en sessiz sakin üyesiydi. Bol bol resim yapıyor, aynı zamanda da aileyi geçindirmeye çalışan babasına yardımcı oluyordu. Bir orkestrada saksafon çalan babasının işini kaybetmesi, 13 yaşındaki Carrey'i de etkiledi: "Büyükbabam alkolikti, her yıl babamı bir köşeye çekip ona işe yaramaz biri olduğunu söylerdi. Bunu izlemek beni mahvederdi. Babam tek kelime edemezdi, çünkü gerçekten iyi bir insandı. Ancak ben onun gibi değilim, pisliğin tekiyim! Büyükbabam ölünce onun taklidini yapmak için can atıyorum."
Aile tam bir mali kriz yaşıyordu, eve para getiren kimseler yoktu. Carrey, böylece çalışmaya başladı. Hademelik yaptı, aynı zamanda da okulunu yürütmeye çalıştı; ancak işler istediği gibi gitmedi, okuldan atıldı. Hayatının en nefret dolu dönemi olduğunu söylediği bu yıllarda bir başka yönünü keşfetti: Her şeye rağmen gülebiliyordu, gülüp geçemese de... İlkokuldayken sınıf öğretmeni kendisini tahtaya kaldırıp rezil etmek istemiş, ancak Carrey rezil olacağına bütün sınıfı gülmekten kırıp geçirmişti. İşte böyle başladı Carrey'nin komedyenliği. Acımasız dış dünyaya duyduğu bir tepki olarak... Şeytanı görmek Keşfettiği yeteneğini geliştirmek için ayna karşısına geçip saatlerce 'idman' yapıyordu: "Annem bundan nefret ederdi... Beni korkutmak için 'aynaya o kadar çok bakarsan şeytanı görürsün' demişti bir keresinde. Bu, elbette beni kışkırtan bir sözdü." Okuldan boşalan, işten artakalan zamanlarında Toronto'nun ünlü komedi klüplerinden olan Yucks'a gitmeye başladı. Babası, Carrey'nin kendisine yardım etmek için hayatını mahvetmeye başladığını gördü ve oğlunun yeteneğini ortaya çıkarması için sahneye çıkmasını istedi. Yeteneğinden haberdar olan Carrey, bunu kabul etti ve annesinin hazırladığı gülünç sarı bir kıyafetle komedi kariyerine 'resmi' olarak başlamış oldu. Ancak bu başlangıç hiç de hayırlı olmadı, zira Carrey sahnedeyken ıslıklandı; izleyiciyi eğlendirmeyi başaramamıştı. İki yıl boyunca sahneye çıkmayan Carrey, kendi deyişiyle 'felaketlerin değil, pes etmenin insanları yıkıma sürüklediğini' öğrendi. Pes etmedi, kendisine ve yeteneğine ikinci bir şans tanıdı. Dumanlı klüplerde kafası dumanlı izleyicileri eğlendirmeye çalışmanın yolunu bulmuştu Carrey; sadece mimiklerle değil, bütün vücuduyla oynayacak, Jerry Lewis'in tarzını yenileyerek uygulayacaktı. Carrey'nin yeni komedi tarzı bir anda çok tutuldu ve ülkenin birçok yerindeki komedi klüplerinden teklifler gelmeye başladı. Televizyon kanalları bu komik adamı programlarında oynatmak için uğraşıyordu; ancak her şey boşaydı, Carrey, Kanada'da daha fazla yaşamak istemiyordu.
Kariyerinde yol ayrımı... 1981 yılında ailesini ve komedi geçmişini Kanada'da bırakarak Los Angeles'a taşındı. 19 yaşındaydı, cebinde bin dolar ve birkaç telefon numarası vardı. Amerika'daki komedi klüplerini keşfedip buralarda sahneye çıkmaya başladı. İki yıl içinde komediseverlerin gözdesi haline gelmeyi başardı. Artık senede iki yüz bin dolar kazanan bir yeraltı komedyeniydi. Tüm şovunu taklit üzerine kuran Carrey, bir süre sonra yaptığı işin kendisini mutlu etmediğini fark etti. Para için taklit yapan bir komedyen haline gelmiş, kendi tarzını bir türlü oturtamamıştı. İstisnasız herkesi taklit edecek yeteneğe sahipti, ancak bunun ne önemi vardı? Carrey kararını verdi ve Los Angeles Comedy Store'dan ayrıldı. Herkesi şaşkına çevirmişti, bu adam delirmiş olmalıydı, bu kadar çok parayı boş yere geri tepiyor, belirsiz bir yola sapıyordu. Ancak onun cevabı açıktı: "Kendimi iyi hissedemiyorsam bunun neresi iyi?" Artık doğaçlama oynamak, saatlerce sahnede yeni denemeler yapmak istiyordu. Las Vegas'a gitti ve Rodney Dangerfield şovunda sahneye çıkmaya başladı. "Kırmızı bir pantolon giyiyor, saçlarımı dimdik yapıyordum. Sonrası ise tamamen emprovizasyondu... Seyirciden hiçbir tepki almadığım birçok gece oldu. Rodney beni uzaktan izler, 'sana uzaydan gelmişsin gibi bakıyorlar' derdi." Bu arada evlenmişti, daha da çok para kazanması gerekiyordu. Bu da ancak, kendisine özgü bir tarz yaratmak adına terkettiği popüler komedi klüpleri ile olabilirdi. Carrey zor bir seçim yapmıştı, şimdi sıra kendisini kanıtlamaya gelmişti, ancak bu hiç de kolay olmayacaktı... Televizyon dizilerinde küçük rollerde oynamaya başladı, bir yandan da gösterisini sürdürüyordu. "In Living Color" , Carrey'nin ilk önemli televizyon dizisiydi. NBC'nin kısa sürede büyük ilgi toplayan bu dizisiyle Carrey rahatladı; emeğinin karşılığını almaya başlamıştı sonunda. Bu arada farklı dizilerde başrol oynadı, bunlardan en ünlüsü olan "Fire Marshal Bill", çocukları ateşle oynamaya yönlendirildiği iddiasıyla yayından kaldırılınca medyanın ilgi odağı oldu. Bir Garip Hayvan Dedektifi 1993 yılında "In Living Color"dan ayrılan Carrey, kendisine sürekli film teklifinde bulunan prodüktörlere sonunda vakit ayırabiliyordu. "Budala Dedektif" ("Ace Ventura: Pet Detective"), ilk başta berbat bir senaryoya sahipti Carrey'nin deyişiyle, daha sonra bizzat sanatçı tarafından değiştirildi. Carrey senaryoyu kendi oyunculuk tarzına göre düzenledi, mimiklerin hükümdar olduğu bir yapı kurdu. Sonunda Tom Shadyac'ın yönetmenliğinde "Budala Dedektif", film haline geldi ve vizyona girdiğinde beklenmedik bir başarı elde ederek Carrey'nin yüzünü filmi izleyen herkesin zihnine kazıdı. Ya nefret ediliyor, ya da çok seviliyordu; ortası kesinlikle yoktu. Ancak şöyle ya da böyle insanlar onu tanıyordu. Gerilmekten sıkılmış sinema izleyicisi hasret kaldığı eski komedi filmlerine Carrey özelinde kavuşmuş oluyordu adeta. Sanatçının ününü tüm dünyaya duyurması için ise birkaç ay daha beklemesi gerekiyordu. "Maske" ("The Mask"), yapımcısı New Line Cinema'nın müthiş tanıtım kampanyasıyla vizyona girdiğinde yer yerinden oynadı. Herkes bu çirkin, itici ancak çok komik adamı görmek istiyordu. Aldığı riske değmiş, komedi anlayışına yeni bir soluk getirmeyi başarmıştı Carrey. Oysa insanlar bununla ilgilenmiyorlardı, gülmek, hep daha çok gülmek istiyorlardı; belki sırf da bu yüzden "Cable Guy" hiç tutulmadı. Oysa Ben Stiller'ın filmi Carrey'nin yegâne 'konulu' filmiydi. "Salak ile Avanak" ("The Dumb and the Dumber") da Jerry Lewis'e saygı duruşunda bulunan Carrey, kısa sürede dev sanatçının 90'lardaki temsilcisi olarak ilan edildi. Zıplıyor, parçalıyor, gaz çıkartıyor, burnunu karıştırıyordu; ancak her şeye rağmen komik adamdı. Tüm bunların yanında Jim Carrey'nin kalbi acıyla dolmaya devam etti; hem annesini hem de babasını geçtiğimiz yıllarda kaybetti. Annesinin söylediği gibi, şeytanı görmüştü o. Mücadele etmiş, takılıp düşmüş ancak ayağa kalkmış, sonunda da kazanmıştı. Artık bir numaraydı, her istediğini yapabilirdi. Ama o bir kez daha zor olanı seçecekti. Artık herkesçe benimsenmiş komedyen kimliğinin yanı sıra oyunculuğunu ispat etmeye karar verdi. "Yalancı Yalancı"da ("Liar Liar") doğaçlama oynadığı bilinen Carrey, "The Truman Show"da oyunculuk yeteneğinin farklı yönlerini göstermeye soyundu.
"The Truman Show" ve Jim Carrey Jim Carrey "The Truman Show"da oynamadan iki yıl önce filmin içerdiği 'hayatı televizyon dizisi olan adam' fikrini düşünmüş. Hatta bunu yazmayı bile planlamış, ama ondan önce davranan Andrew Niccol sayesinde bir yığın işten kurtulmuş. "The Truman Show"un o güzelim senaryosunun yanı sıra en büyük sürprizi Jim Carrey'nin bambaşka bir yönüydü aslında. İlk defa bir Jim Carrey filminde ona sadece gülmüyordunuz. Ona acıyordunuz da. Çünkü Carrey bu sefer gerçekten acınacak haldeydi ve de o kadar iyi bir insandı ki, daha önce hiç bir filminde olmadığı kadar. Bu filmden sonra onun fiyatının artmasının yanı sıra oyuncu olarak daha ciddi kabul görmesinin de gerçekleştiğini söylemek mümkündü artık. Hele hele Milos Forman yönetiminde çalıştığı "Aydaki Adam"la ("Man on the Moon") birlikte ikinci kez Oscar'a aday olduğu düşünülürse bunun "mümkün"den de öteye geçtiği söylenebilir. "Truman Show" ve "Aydaki Adam" ile üst üste iki kez 'En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ına aday gösterildi, fakat Altın Kürelerle yetinmek zorunda kaldı. İki kez üst üste Altın Küre kazanınca "Altın Küreler'in Tom Hanks'i oldum. İşe bak!" demiş, herkesi kırıp geçirmişti. Bu arada ikinci kez Altın Küre kazandığı törende "Aydaki Adam"ın müzikal-komedi kategorisinde değerlendirilmesine tepkisini göstermekten de sakınmamıştı. "Aydaki Adam"ın ardından gelen "Ben, Kendim ve Sevgilim" ("Me, Myself & Irene") ve "Grinç" ("How The Grinch Stole Christmas") onun kendine tek bir yön seçmediğini bir kez daha gösterdi. Sözünü esirgemeyen, sivri dilli, edepsiz, çok komik ve fakat bir o kadar da iyi oyuncu olan bu adamın geçtiğimiz yıl karşımıza çıktığı, Tanrı olmaya soyunduğu filmi "Aman Tanrım!" da bu halkaya ekleniyor ve Carrey'nin komediyi bırakmaya hiç niyetli olmadığını bir kez daha gösteriyordu. Her ne kadar "Aydaki Adam"dan sonraki filmleri pek ses getirmese de Carrey kafasına göre takılmayı, Hollywood'un en çok para kazananlarından biri olarak eski zor günlerinin acısını çıkmayı sürdürüyor. Öyle ki Charlie Kaufman ile Michel Gondry'nin işbirliğinin eseri olan ve pek çok sinema dergisi ile internet stesinden '2004 Yılının En İyi Filmi' seçilmesine rağmen her ne hikmetse ülkemizde vizyona giren bağımsız yapım "Eternal Sunshine of the Spotless Mind"da hafızasını sildiren bir karakteri canlandıran Carrey, kendini de aşarak en dingin (dolayısıyla en uçuk) performansını ortaya koydu. Her ne hikmetse ülkemizde gösterime girmeyen bu muhteşem filmden önce, kendisini umarsız bir kötüyü canlandırdığı, fazlasıyla yaşlanıp, değerini fazlasıyla yükselttiği "Talihsiz Serüvenler Dizisi"nde izlemek nasip oldu bize. Ardından da, mimiklerini ve durum komedileri yaratmaktaki ustalığını bir kez daha gözler önüne serdiği ve İster filmleri göklere çıkarılsın isterse yerden yere vurulsun, ne gam! Arkasında pek çok trajedi bıraktıktan sonra, tırnaklarıyla kazıyarak geldiği bugünkü konumunda; böyle bir gamsızlık hakkıdır diye düşünüyor ya da insanların onu sadece komedilerde görmek istediğini sanıyorsa, buradan kendisine sesleniyoruz: Jim, sana en olmadık, en beklenilmeyen işlere kalkışmak daha çok yakışıyor, ne kendini dinle, ne de sadece komedi seven sinemaseverleri...
- Penelo Cruz: İspanyol esintisi...
- Bizi hep güldür Adam Sandler!
- Jack Nicholson: Beyazperdenin göz bebeği…
- Meryl Streep: Yaşayan bir Efsane
- Eddie Murphy Şimdi de bir uzay aracı...
- Will Smith ve eklektik yaşam arayışı...
- Mustafa Altıoklar Farklı türlerin faal yönetmeni
- Sinemanın küçük kızı büyüdü...
- Mark Wahlberg: Boston serseriliğinden beyazperdeye...
- Al Pacino: Efsaneleşen bir "Baba"nın öyküsü...
- Harrison Ford: 65 yaşında, 20 yıl aradan sonra tekrar Jones...
- İdealist, zeki, iflah olmaz bir romantik: Ewan McGregor
- Jet Li: Hollywood'la Çin arasında...
- Michel Gondry
- Giovanna Mezzogiorno: İtalya'nın kara meleği!


Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

İlyas: elimi uzatsam benimle gelir mi?
Asya: seninim işte alıp götürsene beni...







Seanslar
Fragman


