Fatih Akın:
"Solino, birinci kuşak göçmenlerin heykeli..."
Göksan Göktaş 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Ülkemizde daha önce "Temmuz'da", "Kısa ve Acısız" ve "Duvara Karşı" filmlerini izlediğimiz Fatih Akın, şimdi de Almanya'nın ekonomik bir mucize yaşadığı 1960'larda ülkeye işçi olarak göçen İtalyan bir ailenin traji-komik öyküsünü anlattığı "Solino" ile karşımızda. Henüz 29 yaşında Avrupa sanat çevrelerine damgasını vuran Fatih Akın'la, "Solino" 22. İstanbul Film Festivali'nde gösterildiği sırada konuşmuştuk...
Fatih Akın 29 yaşında dünyaya açılmayı başarmış, Hamburglu bir Türk yönetmen. 22. İstanbul Film Festivali'ne, Almanya'nın ekonomik bir mucize yaşadığı 1960'larda ülkeye işçi olarak göçen İtalyan bir ailenin traji-komik öyküsünü anlattığı ?Solino? adlı dönem filmiyle katılan Akın'la, yeni filmi "Duvara Karşı"nın çekimleri için İstanbul'da olduğu sıralarda bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Hazır "Solino" filmi, gecikmeli de olsa vizyona girmişken bu söyleşiyi yayınlamanın vakti de gelmiştir diye düşündük. Filmleri New York, Kaliforniya, Teksas, Atina, Berlin gibi önemli dünya metropollerinde gösterilen Akın, sinema serüvenini, geçtiğimiz yıl sinemalarımızda gösterilen "Temmuz'da"yı, Güven Kıraç, Meltem Cumbul gibi "tanıdık" isimlerin de rol aldığı Altın Ayı'lı filmi "Duvara Karşı"yı ve "Solino"yu Sinema.com'a anlattı. ?Temmuz?da? önceki filmlerinizle birlikte düşünüldüğünde daha az gerçekçi bir film izlenimi uyandırıyor. Gerçekçi bir anlatım yerine, ?rastlantı? ve ?kader? gibi öğelerin daha çok dikkat çektiğini ve filmin gerçekçi olmayan bir üslupla anlatıldığını görüyoruz. Örneğin Juli ve Daniel?in teknede esrar içip uçtukları bölümü, karakterleri gerçekten uçurarak anlatıyorsunuz. Böyle bir tarz değişikliğinin nedeni nedir? Bunu başka yerlerde de söylemiştim. Yönetmenler için zor filmleri ilki değil ikincisidir. Hele bir de ilk filminiz başarıya ulaşmışsa iş sizin için iyice zorlaşır; çünkü ilk filmdeki başarı kafanızda öyle yer ediyor ki tekrara düşmekten kendinizi kurtaramıyorsunuz. Ben bu bilinçle ikinci filmim olan ?Temmuz?da? da ?Kısa ve Acısız?ın tam tersini yapmayı hedefledim. Anlayacağınız ?Temmuz?da? bir tepki filmiydi, sizin de dediğiniz gibi gerçekçi tarzdaki ?Kısa ve Acısız?a karşı ?Temmuz?da?nın bir masal gibi olmasını istedim. Ayrıca, ?Temmuz?da? da bahsettiğiniz ?kader? ve ?tesadüf? gibi temalar, yalnızca böyle bir tepkiselliğin ürünü de değil, çünkü bunlar hep benim inandığım şeyler; yaşamlarımızı yönlendirmede çok önemli yerleri olduğuna inanıyorum ben. Bir anlamda iki farklı kültürün kavşağında duruyorsunuz. Bu çift kimliklilik sinemacı olarak bakış açınıza nasıl yansıyor? Bizim şöyle bir avantajımız var: Almanya'ya ailemizin gözüyle bir Türk olarak farklı bakıyoruz. Türkiye'ye de bir Alman gibi bakıyoruz, inceliyoruz. O yüzden her iki kimliği de taşıyoruz. Bu sinemacı olarak benim için farklı kültürleri içeriden bir bakışla kavrayabilmek adına bir şans bu. Ama bu aynı zamanda hiç bir yere ait olamama duygusunu da beraberinde getiriyor. Zaten son dönem müzikte, sinemada, edebiyatta Almanya'da yaşayan göçmenlerin atakta olması biraz da bu sıkıntının yarattığı bir etki. Derdi olmayan sanat yapmaz. Bu açıdan bu çift kimliklilik sanatsal üretimi de beraberinde getiriyor. Almanya'daki sinema serüveninizi ve içinde yer aldığınız kültürel atmosferi anlatır mısınız? Türk sanatçılar arasında bir kutuplaşma var mı? Ben lisede oyunculuk yaptım. Hatta televizyon dizilerinde oynadım. Üniversitede ise güzel sanatlar eğitimi aldım. Yönetmenlikten çok oyunculuk vardı aslında aklımda. Televizyon dizilerinden sıkılmıştım. Bir gün bir film senaryosu yazdım. Kendim başrolde oynamak istiyordum. Yapımcı buldum ama filmi çekecek yönetmen bulamadık. Yapımcı "sen çek" dedi. Böylece yönetmenlik de benim için başlamış oldu. Açıkçası Almanya'da içinde yer aldığım kültürel atmosferde bir ?Cartel? durumu söz konusu değil. Diğer Türk sanatçılarla nasıl bir paylaşım içindeysek başka ülkelerden sanatçı dostlarımızla da aynı şekilde bir ilişkimiz var. Bizim kuşakta genel olarak bir dayanışma var. Gerçi bir taraftan da Türk yazarlar, müzisyenler falan örgütleniyorlar. Böyle bir kanat da var. Ama ben kişisel olarak böyle örgütlülük içinde yer almak istemiyorum. Nerede örgüt varsa orada mutlaka kavga da çıkar. Ben kendimi böyle bir yerde konumlandıramıyorum. Bu benim bakışım...Ben kendi sinema dilimde de didaktik değilim. Hep belli ölçüde bir mizahla bakıyorum hayata. Filmlerimdeki bütün kahramanlar daha iyi bir hayatı arıyorlar ve kendi mutluluklarını kendileri yaratmaya çalışıyorlar. Avrupa'dan bakınca Türk sineması nasıl görünüyor? Türk sineması kendi adıyla, İran sineması gibi bir marka olma yolunda ilerliyor mu sizce? Benim etkilendiğim bir çok Türk yönetmen var son dönemde. Serdar Akar, Zeki Demirkubuz, Ümit Ünal... "Gemide", "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar", "Masumiyet" ve "9" gibi filmler bence dünya sineması adına çok önemli çalışmalar. Aynı zamanda hepsi ayakları yaşadığı ülkenin gerçeklerine basan ve Türk sinemasını dünyada bir marka yapacak filmler. Demirkubuz "Masumiyet"te Hamlet'i Ortadoğu'ya sokuyor, buraya uyarlıyor. Çok önemli filmler bunlar. Avrupa'dan bakınca elbette ki Türk sineması varlığını kabul ettirdi. Türk sineması yüzde olarak Alman sinemasından başarılı. Türkiye'de yılda 10 film çekiliyorsa bunlardan en az iki tanesi yurt dışına, Cannes, Venedik gibi festivallere gidiyor. Almanya'da senede 50 film çekiliyor ama yine bunlardan iki tanesi yurt dışına gidebiliyor. Sizce sinemayı değerli kılan, filmi ?iyi film? yapan en önemli kavram nedir? Kişisellik bence. İran sineması bütün teknik yetersizlikler içinde gücünü kendi toprağından, günlük hayattan aldığı için kendini dünyaya kabul ettirdi. Sinema kişisel olmalı. Bu bakımdan Türkiye'de ve Almanya'da benzer bir nokta var. Almanlar İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir suçluluk duygusuna kapılmışlar. "Siz suçlusunuz sakın milliyetçi olmayın" gibi bir beyin yıkamaya maruz kalmışlar. 50 yıl sonra Alman sinemasında da yavaş yavaş bir kişisellik ortaya çıkıyor. Bunu milliyetçilik anlamında söylemiyorum. Ama bugünün Almanya'sını anlatan "Koş Lola Koş" gibi filmler yeni yeni çıkıyor. Türkiye de birinci dünya savaşından sonra Osmanlı'yı reddetmek gibi bir durumla karşı karşıya kalmış. Avrupa'ya kendini beğendirmek adına kendi kişiselliğini uzun yıllar unutmuş. Bugün hâlâ Türkiye'de herkesin gözü Amerika'da. Ama Türk sinemasını dünyaya açan filmler hep kişiselliğiyle barışık filmler... "Solino" bir göçmen hikâyesi... Bu anlamda her ne kadar filmin kahramanları İtalyan da olsa, Almanya'da yaşayan bir Türk, bir ?gurbetçi? olarak sizin de kişisel tarihinizden izler taşıyor mu? ?Solino? bir İtalyan köyünün adı. Filmdeki aile de Almanya'ya buradan göç ediyor. Filmin senaryosu benim değil. İlk defa kendi senaryomu kullanmadım ve İtalyan bir senaristle çalıştım. Henüz yaşım genç olduğu için sinemada her şeyi denemek istiyorum. Bu filmde başkasının yazdığı bir senaryoyu kendi tarzımla anlatabilme tecrübesini kazandım. Filmde benim, ailemin hayat hikâyesiyle kesişen yerler var. Ama bunlar tamamen tesadüf çünkü bir iki küçük detay dışında senaryo üzerinde hiç bir değişiklik yapmadım. Benim ailem de Almanya'ya filmdeki İtalyan aileyle aynı tarihlerde göçmüş. Fakat sonuç olarak Almanya'da İtalyan olmakla, Türk olmak arasında benzerlikler olsa da ikisi aynı şey değil. En azından onların dinleri aynı. Ama işte tam bu noktada filmde belli bir mesafeye ihtiyacım vardı. Bir Türk olarak kendi duygularımla hareket edip bu mesafeyi kaybetmemeye çalıştım. ?Solino? bence dünyanın her yerinden hayatlarını kazanmak için Almanya'ya gelen birinci kuşak göçmenlerin heykeli... Bir saygı duruşu. "Solino?nun festivaldeki gösteriminden sonra yaptığınız konuşmada yeni filminiz "Duvara Karşı" için "karanlık bir aşk hikâyesi" tanımını kullanmıştınız... Bunu biraz açar mısınız? Film Almanya'da aile baskısından kurtulmaya çalışan 20'li yaşlarda bir Türk kızının hikâyesini anlatıyor. Kız istediği gibi yaşamak istiyor. Ama bir yandan da ailesini sevdiği için evden kaçamıyor. Ailesine blöf olsun diye, hem de "bir kaç gün kafamı dinlerim" diye düşünerek intihara kalkışıyor ve hastaneye yatıyor. Hastanede gerçekten kendini öldürmek istemiş 40 yaşlarında Türk bir adamla tanışıyor. Adam tam bir serseri, kaybolmuş, hayatta hiç bir değeri kalmamış, Türkçe?yi bile unutmuş biri. Dolayısıyla klasik bir Türk değil. Tutucu yanları yok. Kız bu adamla evlenirse hem aile baskısından kurtulacağını hem de rahat yaşayacağını düşünüyor ve bunu adama da ailesine de kabul ettiriyor. Evlendikten sonra çok dağınık bir hayat yaşamaya başlıyor kız. Ama sonra işin rengi değişiyor. Adam kıza gerçekten aşık oluyor ve kızı kıskandığı için bir başkasını öldürüp, hapse düşüyor. Kız da İstanbul'a kuzeninin yanına kaçıyor. O hayattan hiç bir şey beklemeyen adam hapiste aşk acısı çekerek hayata tutunuyor yeniden... Böyle gelişen bir film... Acı insanı diri tutuyor, hatta hayata bağlayabiliyor bazen...
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Bir Aşk Hikayesi
Aşk asla üzgün olduğunu söylemek zorunda kalmamaktır.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com