“Resimdeki Hayalet”: Bakarken görememek
Kerem Akça 7 Ağustos 2008, Perşembe 16:15

“Halka”yla (“The Ring”, 2002) birlikte moda olan Uzakdoğu korku filmi yeniden çevrimlerinin bir yenisi daha. “Resimdeki Hayalet” (“Shutter”, 2008), Hitchcock gibi ustaların korku malzemesi olarak kullandığı bakmak-görmek arasındaki belirsizliğe odaklanarak ilk başta ilginç gözükse de, kendini yavaş yavaş yanlış bir söylemin üzerine bırakınca irtifa kaybediyor.

(4/10)

‘Baktığımız şeyleri görüp görmediğimizden emin olamamak’, sinema tarihi boyunca en çok kullanılan, daha doğrusu en fazla tedirgin eden gerilim konseptidir. Yani kısacası görmek ile bakmak arasındaki o belirsiz çizgi, kimi zaman çok derin, kimi zaman ise çok ince hale gelebilir. Bu belirsizlik, bize ‘sürprizli’ olarak yansır. Çünkü baktığımız anda göremediğimiz bir şeyi, ikinci bakışta algılayabildiğimiz gibi; baktığımız anda görebildiğimiz bir şeyi de ikinci bakışta algılayamayabiliriz. Aslında bu, ucundan da olsa ister istemez modern sanat adıyla sözlüğümüze giren sanat dalını da aklımıza getirir.

“Peeping Tom” ve “Cinayeti Gördüm”ün açtığı yoldan...

Peki sinemada bakmak ile görmek arasındaki o ince çizgi, ilk olarak ne zaman bu belirsiz haliyle kullanılmıştır? Aslında bunun miladını “Arka Pencere” (“Rear Window”, 1954) olarak gösterebiliriz. Korku-gerilimde bir konsepti devreye sokmuş ve takipçilerini yaratmıştır. Ancak Hitchcock’un filmi, kavramsal olarak bu formüle yakın olsa da esasen röntgen  kavramını öne çıkarır. Bu nedenle de bu yapıtın ana kaynakları olarak, daha çok “Peeping Tom” (1960) ve “Cinayeti Gördüm”ü (“Blowup”, 1966) gösterebiliriz. Zira günümüzde ‘internette görülenler veya fark edilenler’e sıçrayan bu konsept, 60’larda çekilen bu iki özlü yapıtta fotoğraf makinesi ve sinema kamerası üzerinden aktif hale getiriliyordu. Lafın özü, dönemlerinin çok ilerisinde iki eserdi bunlar.

“Peeping Tom”, slasher alt türünün ilk filmlerinden biri olurken, bir taraftan da sinema kamerasının gösterdikleri ile göstermediklerini gerilim malzemesine dönüştürüyor ve katilini sürekli elinde 35 mm kamera ile cinayet mekanlarına yolluyordu. Böylece seyircisine daha farklı detaylar çıkarma imkanı sunmuş oluyordu. “Cinayeti Gördüm” ise, bu durumun fotoğraf makinesi versiyonu idi. Zira ana karakterimiz, bir parkta gördüğünü sandığı cinayetin fotoğrafını çekiyordu. Ancak fotoğraflarında bir türlü o ‘tanık olduğunu zannettiği’ olayı göremiyordu. Uzun sözün kısası, “Resimdeki Hayalet”, bu iki filmin sinemaya kazandırdığı konseptin üzerine gidiyor.

Lanet, lanet, lanet, lanet ve lanet...

Ancak bunu, hayalet filmi alt türüne uyarlıyor. Zira bu sefer söz konusu olan, fotoğrafın içinde gözükebilen ruhlar. Bu doğrultuda da film, 1998’de “Halka” (“Ringu”) ile Hideo Nakata’nın sinemamıza soktuğu ve Uzakdoğu’daki lanet kültürünün üzerine giden son 6 yıldaki sayısız hayalet filminden biri. Zira o film nasıl olduysa orijinalinden 4 sene sonra bir Amerikan uyarlamasına kavuşmuş ve o eserin başarısıyla da “Garez” (“The Grudge”, 2004) ve “Nabız” (“Pulse”, 2006) gibi sayısını bile unuttuğumuz ‘fabrikasyon ürünler’ çıkmıştı. Yani “Resimdeki Hayalet”, bu eğilimin bir devamı. En kısa tanımıyla, ‘Korku yeniden çevrimlerinden nasıl olsa bir şekilde para geliyor, biz de çekelim bari!’ düşüncesiyle üretilmiş bir proje. Orijinalinin 2004 tarihli olması, bu düşünceyi daha da güçlendiriyor ve projenin anlamsızlığını gözler önüne seriyor.

Tabii karşımızda, Nakata’nın da ‘Halka’ mitini ABD’de çektiği “Halka 2” (“Ring Two”, 2005) ile genişletmesi (zira kendi çektiği devam filmlerinin de arkasına yeni bir şey ekliyordu.) veya Takashi Shimizu’nun kendi filminin Amerikan uyarlaması “Garez”i (“The Grudge”, 2004) kendi çekmesi gibi örneklerin durduğunu düşünürsek, böyle yeniden çevrimlerin de varlığı kaçınılmaz oluyor. Buradaki yönetmen ise, ABD’de ilk filmini çeken Japon Masayuki Ochiai ve orijinal filmin yönetmeni değil. Bu doğrultuda da orijinal Japon korku filmlerinin atmosferini yakalamak için, kamerasını zaman zaman geri planda tutarak veya gözetleyici konumuna sokarak ‘geriltme’ hedefinde sonuç alıyor aslında. Bunun yanında bu filmlerde ‘resimde ölecek insanlar kaybolur’ klişesini ‘resmin içinden ruh geçer’ olarak değiştirmesi de takdir edilebilir. Yani elimizdeki yapım, yeniden çevrim olarak mantıksız dursa da, kendi başına ayakları yere basan bir korku filmi.

ABD karşıtı ahlakçı bir söylemin filme ne faydası var?

Ancak bu duruma diğer tarafından baktığımızda, filmin yeniden çevrim olmanın sıkıntılarını yaşadığını görebiliyoruz. Zira, ‘Ey Amerikalılar, Japon kızlara sataşırsanız başınız belaya girer veya ölürsünüz!’ gibi ahlakçı bir söylem salgılıyor ve bunu bağıra bağıra yapıyor. Bu durumun da bizce iki ana sebebi var. Birincisi yönetmenin Japon olması, ikincisi ise Japon korku filmlerindeki ‘uzun saçlı kızlar’ motifinin bir türlü geride bırakılamaması. Artık saçın yüzü örtmesi mitik bir şey midir, kültürel bir şey midir orasını bilemeyeceğiz. Ancak böylesine ırkçı bir söylemin burada ne işi var onu anlayamıyoruz doğrusu. Yani “Krallık” (“The Kingdom”, 2007) veya “Tanrının Vadisinde” (“In The Valley of Elah, 2007) gibi Arapları küçük gösteren filmlerden pek de bir farkı kalmıyor “Resimdeki Hayalet”in bu bakış açısı sayesinde. ABD’lilerin yaşam tarzını eleştirmek için, böyle kabak gibi duran yüksek sesli bir söylemin ne faydası var onu çözemedik açıkçası...

Buradaki durum “İçindeki Yabancı” (“The Brave One”, 2007) gibi militarizm aşılayan ve sıradan bir Amerikalıyı savaşa yönlendiren ekstra motivasyon filmlerinden çok da farklı değil. ‘Japonlara saldırırsan cız olursun!’ gibi bir düşüncenin değil bu filme, herhangi bir korku filmine dahi faydası yok. Diğer bir taraftan da, filmin bazı korku numaralarını tekrar etmesi (iskemlede oturan kadın gibi) esere zayıflık katıyor. Tabii her korku filminde gördüğümüz gibi ‘sonunu 2. filme uygun bağlayalım’ fikriyle gelen 2-3 sonlu final de yapıtın inandırıcılığını yitirmesini sağlayan ana sebeplerden biri. Sonuç olarak, başlangıcı ve fikir aşaması fena olmasa da, söylemini devreye sokmaya başladığı andan itibaren zayıflayan bir film var karşımızda. Bu sayede de Uzakdoğu korku filmi yeniden çevrimlerinin içinde farklı bir yere oturma ihtimali varken, bu şansı kaçırmış ne yazık ki...

Kimler İzlemeli?
Uzakdoğu korku filmi uyarlamalarını sevenler.
Sinemada bakmak-görmek ikileminden tedirgin olanlar.

Kimler İzlememeli?
Joshua Jackson’a tahammül edemeyenler.
Uzun saçlı Japon kızlardan yaratılan ‘öcü’lerden artık yabancılaşanlar.

Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Replik
Polis
Şiddete meyyalim vallahi dertten.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com