









(5/10)
Alternatif bir tatil ya da doğal hayatı araştırma amacıyla yola çıkan kahramanlar, gezilerine güzel ve neşeli bir başlangıç yaparlar. Doğaya dönmenin, doğanın bir parçası gibi hissetmenin verdiği hoş duygularla açılan bu filmler, hikâye biraz ilerleyince filmin kahramanlarını doğanın o şakaya gelmez yüzüyle baş başa bırakıverirler. Sonrasında da kıyasıya bir yaşam mücedelesi verilir doğa ve insan arasında.
Avustralya'nın olağanüstü görselliğinde çekilen "Timsah: Nehrin Dişleri" ("Rouge", 2008) de, bu anlatım geleneğinin izinden yürüyor. Ülkenin son yıllarda çok sayıda turisti ağırladığı kuzey bölgesi vahşi hayvanlarıyla ve de dev timsahlarıyla ünlü. Filmin hikâyesi bu bölgede geçiyor. Farklı ülkelerden ve farklı amaçlarla bölgeyi ziyarete gelen bir tekne dolusu turistin neşeyle başlayan gezisi, bir süre sonra ölüm kalım savaşına dönüşüyor. Tüm bu felaketlerin merkezinde dev bir timsah var. Turist grubunun kendi bölgesine girmesinden hoşlanmayan timsah, davetsiz misafirlerine evsahipliğinin en çirkin yüzünü gösteriyor.
Amerikalılar her yerde kahraman
Eşsiz doğa görüntüleriyle açılan ve bu açılışı biraz uzun tutuşuyla belgesel bir lezzet yakalayan film, kamerasını turistlere çeviriyor. Bu aşamadan sonra büyü yavaş yavaş bozuluyor ve bundan sonra yaşananlar klasik anlatımın dilinden kurtulamıyor malesef. Kanyonları ve timsahları görmek için teknelere doluşan turistlerin neşesinden, birazdan başlarına bir felaket geleceğini her zamanki gibi önceden anlıyoruz. Tüm bu tarz filmlerde olduğu gibi, teknemizin misafirlerinin ayrı ayrı hikâyeleri var ve bu hikâyeleri gezi boyunca, son derece yüzeysel olmak koşuluyla, öğreniyoruz. Teknede öne çıkan iki karakter var. Amerikalı gezi yazarı Pete ve teknenin yerli kaptanı genç ve güzel Kate. Tabii ki yaşanacak tüm felakette kahramanlık rolünü ikisinin paylaşacaklarını biliyoruz. Fakat bu dengeli bir paylaşım olmayacak elbette. Amerikalı birinin olduğu bir toplulukta, zaten başka türlüsünü beklemek yanlış olur. Bu nedenle, bu tarz gezilere pek katılmayan, daha çok tatil köyleri ve restoranlar üzerine yorumlar yazan, kısacası doğadan hiç anlamayan Pete, zekâsı ve beceresi sayesinde bu olayın tek kahramanı oluyor neredeyse.
Gezi boyunca yine birbirinden güzel bölgelerden geçiyoruz. Filmin öne çıkan başarısı bu görsel anlamdaki estetiği. Tabii burada Avustralya'nın güzelliğinin de katkısı oldukça fazla. Doğanın tehlikeli yüzünü göstermede kadrajlar etkili. Dev timsahın görüldüğü sahneler oldukça gerçekçi. Avsutralyalı yönetmen Greg McLean'ın, yöreyi ve vahşi hayvanları iyi biliyor olmasının, bu gerçeklik hissindeki payı büyük. Çocukluğu, balıkçılara saldıran dev timsah hikâyeleriyle geçen Mc.Lean, timsahların genel davranışlarıyla ilgili bilgileri de filmine serpiştirmiş. Böyle olunca timsahın yol açtığı felaketler gerçek dışı görünmüyor.
Filmin en yetersiz noktası ise kararkterlerin felaket karşısında verdikleri tepkilerin zayıflığı. Timsahın tekrarlanan saldırıları sonucunda, yakınlarını kaybedenlerin üzüntüsü öylesine hafif ki. Sanki olağan ve beklenen bir olaymışçasına, tüm tepki bir iki şaşkınlık ifadesi ve bir iki gözyaşı damlasından ibaret.
"Timsah: Nehrin Dişleri", iddiasız hoş bir seyirlik diye nitelendirilebilir. Walt Disney yapımlarına benziyor. Ancak onlardan biraz daha fazla korku ögesi taşıyor. Bunun dışında emsalleriyle kıyaslandığında pek bir artısı yok.
Kimler izlemeli?
Kimler izlememeli?


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Eğer hayattaki prensiplerin seni bu duruma getirdiyse, onlara ne gerek vardı o zaman ?








Seanslar
Fragman


