
TV dizilerini beyazperdeye taşımanın ne kadar iyi bir fikir olduğu hala tartışılabilir bir durumda. Ancak şu ana kadar olumsuz düşünenleri haklı çıkartan örneklerin daha çok olduğu gerçeği su götürmez. TV tarihinin belki de en sağlam yaratılmış dizilerinden ‘Sex and the City’ de maalesef bu görüşü haksız çıkaramıyor. Altı sezon boyunca takip ettiğimiz ve onların gözünden ilişkiler, cinsellik ve şehir üzerine neredeyse her temanın alt üst edilişini izlediğimiz kızlar aynen bıraktığımız yerden devam ediyorlar. Ancak devam hikayeleri maalesef bıraktığımız kalitede değil.









‘Sex and the City’ mutluluk sarhoşluğu içinde yaşayan karakterlerimizin hayatını uzun bir girişle aktarıyor. Aslında daha başlangıçta filmin handikapları da kendisini göstermeye başlıyor diyebiliriz. Şöyle ki, onca kıyafet, ayakkabı, ve artık alışa geldiğimiz kitsch aksesuarların yanında iyi mekan kullanımı bütün şaşaasıyla perdede arz-ı endam ederken birşeyin eksik olduğunu farketmek için geç kalmıyoruz. Bu sırada– Carrie’nin ünlü bağlama cümlesiyle - ister istemez düşünmeden edemiyorsunuz: ‘Zeka nereye gitti?’
Aşırı uzun süresine kanarak dolu dolu bir macera izleyeceğinizi sanmayın bu sürenin tek sebebi yazar yönetmen Michael Patrick King’in olayları nasıl aktaracağını bilememesinden kaynaklanıyor. Normalde yarım saatlik kısa bir sürede dilinin kemiğini silip sivri yorumlarda bulunup ciddi meselelere el atan dizi bir bakmışsınız ki bir türlü sadede gelemeyen ve bu sırada da ritmi bozan duruşlarla tökezleyip duran bir filme dönüşmüş.
Eski kalitesinden yoksun
Öyle ki filme çekilene kadar bunca zaman ne yaptıklarını düşünmeden edemiyorsunuz. Bol bol elbise ve ayakkabı alışverişine çıkıldığı kesin ama aynı şey zaten dizide de vardı ve stille beraber zeki metinler de karşımıza çıkardı. Burada ise o özlediğimiz esprilerin yerinde yeller esiyor. Hatta zaman zaman tanıdık manzaralarda karşımıza çıkan durumlar ve çatışmalar karşısında aldığımız vasat diyaloglar da hevesimizi kırıyor. Bu durum ister istemez oyuncuların performansına da yansıyor diyebiliriz. Elbette uzun süre canlandırdıkları karakterlere tekrar bürünmek çok zor olmamıştır ancak dizinin sonlarına doğru her biri üstün performans sergiler hale gelen ana oyuncuların o zenginlikte malzemeyle karşılaşmamış olması da hayal kırıklığı yaratıyor.
Diziyi takip etmiş ve sevmiş hayranların hevesi de burada yıkılıyor aslında. İlk başta iddiasız ve fazla kör göze parmak şeklinde başlamış ancak sonrasında inanılmaz bir yol katederek TV efsanesi haline gelmiş bir malzemenin özellikle en parlak dönemlerinde lokomotif görevi gören Michael Patrick King’in uzun metraj konusunda deneyimsizliği ‘Sex and the City’nin başındaki asıl bela durumunda.
Film için dizinin bir kopyası diyemeyiz, aksine çok daha sinema kurallarına göre oluşturulmuş bir senaryosu var. Aynı şey çekimler için de geçerli. Ama bunların sinemanın kurallarına dahil olması önümüzdeki kimyanın yeterli olması anlamına gelmiyor. Carrie Bradshaw, arkadaşları ve New York sinemasal kuralları sivri dil, alaycı gözlemler ve yaratıcı metinlerle birleştiremiyor. İşte tam da bu yüzden ‘Sex and the City’ basit bir uyarlama olarak kalıyor, üstüne üstlük sahip olduğu kült mirasın altını da dolduramıyor. Yine de özellikle ortalarından itibaren nispeten biraz daha düzgün bir ritm tutturabilen ve bu sırada da gücünü aldığı asıl potansiyeli – bir kadın filmi olma avantajını – değerlendiren bir yapıma dönüşebiliyor. Yine süre ilerledikçe yan öyküler ve içlerinde bulundukları durumlar da daha akıcı bir hale gelebiliyor. Ancak hiçbir zaman dizinin her hangi bir bölümünün seviyesine yükselemiyor. Bu aşamada Sarah Jessica Parker, Kim Cattrall, Cynthia Nixon ve Kristin Davis dörtlüsü de daha önce gördüğümüz performansların tekrarını vermekten başka birşey yapamıyorlar. Jennifer Hudson ise sinemadaki ikinci macerasında sadece eğlenmek için orada duruyor gibi.
Sonuç olarak ‘Sex and the City’ bize ne New York’u ne de seksi özlediğimiz şekilde gösteremiyor. Sadece tipik kostüm ve aksesuar seçimleri moda tutkunları ve dizinin o açıdan hayranlarını ihya edecektir. Onun dışında Carrie’nin daha heyecanlı ve zeki maceralarını izlemek için bir başka baharı beklemek durumunda kalacağız gibi gözüküyor.
Kimler seyretmeli
Dizinin katıksız hayranları
Romantik komedi ihtiyacı tavana vurmuş olanlar
Kimler Seyretmemeli
Kendisini fazla romantize eden filmlerden haz almayanlar.
Diziyle aynı zekayı bekleyenler.


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!









Seanslar
Fragman


