










Sırrı Süreyya Önder, Türk sinemasının ihtiyacı olan senaristler arasında...
Hiç kuşku yok ki Önder'in kalemi, filmin omurgasını oluşturmak ve izleyiciyle duygusal bağ kurmak için ana yol olmuş. Yazdığı 3 boyutlu karakterlerle, dönemin ruh halini ve mahalle atmosferini iyi yakalayan Önder, bu sayede 'üst düzey' oyunculardan verim almayı da başarıyor. Demet Akbağ'ın 'O... Çocuklarından sorumlu kadın' karakteri başta olmak üzere, Özgü Namal'ın 'İtalya'da yaşayan Türk', Sarp Apak'ın 'annesiz büyümüş genç' ve tabii ki filmin hammaddesi olan sayısız 'ailesiz' çocuk karakter, Önder'in elinde inandırıcı hale geliyorlar. Tabii merkeze yerleştirilen 'Kocasının haksız yere öldürülmesi üzerine kızını bırakıp yurtdışına kaçmak zorunda kalan kadın ve...' konusuyla gelen 'toplumsal sıkışmışlık' portresinin de iyi oturtulduğunu söylemek gerekiyor. Sırrı Süreyya Önder'in Türk sinemasındaki 'senaryo' sorununu çözebilecek isimler arasında olduğunu kabul etmek lazım...
Saraçoğlu, senaryonun özündeki duyguyu iyi yakalamış
Yönetmen Murat Saraçoğlu, belli ki filmi Önder'in kanatları altında çekmiş. Çünkü hikâyeye, söylenmek istenenlere, oyunculara ve senaryoya beklenmedik derecede hakim. Üstelik "120"de TV estetiğini kullandığı acemi yönetmenliğini de bir kenara bırakmış bu sefer. 12 Eylül dönemindeki bir mahallenin görünmeyen yüzünü; karakterlerin derinliği, kostümlerin özeni, sanat yönetimindeki ince detaylar ve müziğin baskınlığıyla sinemasal hale getirmeyi becermiş. Özellikle görsel yapısını; İtalya'dan Türkiye'ye gelen Türk, haksız yere işkenceye maruz kalan karakterler, mahallede samimi atmosfer yaratan fahişeler ve ailesiz çocuklar gibi farklı yaşayışlara sahip insanlara göre eklektik bir düzene oturtarak da, sinema üzerine kafa yoran bir yönetmen olduğunu veya olacağını kanıtlıyor...
Tabii bunda, Önder'in 12 Eylül dönemini kurmaca bir hikâyenin içine yerleştiren ve katharsis olgusuna izin veren senaryosunun da payı büyük. Çünkü senaryonun ana cümlesi 'Aileleri dağılmış, anneleri kötü yola düşmüş çocuklar sevgisiz yetiştiriliyorlar. Bunun sebebi 12 Eylül ve gelenekler gibi Türkiye'deki sistemin kalıplaşmış özellikleri...' olsa da, esas olarak Özgü Namal'ın canlandırdığı Batılı karakterle giriyoruz hikâyeye. Yani oryantalist bir ortama Batılı bakışı atıyor film. Bunun da esas sebebi, hikâyeye kolay girmemizi ve o duyguyu rahatça yakalayabilmemizi sağlamak...
Katharsis objemiz olan Özgü Namal'ın canlandırdığı Donna karakteri, İtalya'da konservatuar eğitimi gören bir yetim olarak 'zoraki mutlu' bir hayat yaşıyor. Aslında onun durumu, filmde karşımıza çıkan hayat kadınlarından ve filme adını veren 'o... çocukları'ndan farksız... Yani batı-doğu, Türkiye-İtalya, Hıristiyan-Müslüman farkı göz etmeden her türlü yaşam, bir çıkışsızlığa yol açabiliyor. Zira bizim özdeşleştiğimiz Donna, evini terk etmek isterken apartmanın içinde üst açıdan balıkgözü objektifli bir çerçeve ile yabancılaştırılıyor. Bu, ikinci kez de tekrarlanınca, yıllardır bulunduğu İtalya'daki hayattan kopup zorunlulukların kurbanı olduğunu kavrıyoruz. Filmin de söylemek istediği, Donna ile hayat kadınları arasında hiçbir fark olmadığını ve Türkiye'deki genelevlerde ya da mahallelerde daha samimi bir atmosfer olduğunu vurgulamak...
Müzik kullanımı, filmin atardamarı...
Saraçoğlu, Türkiye'deki mahalle atmosferi için türkü-arabesk-pop arasında gidip gelen 'karışık' bir şarkı listesi benimserken, Özgü Namal'ın karakteri öne çıktığında batıyı temsil eden yabancı dildeki şarkıları kullanıyor. Sonlara doğru ise herkesin İtalyanca öğrenmesi ile meşhur 'Feliçita' şarkısına başvuruyor. Tabii bunların 'küçük birer video klip' oluşturur havası aslında hikâyenin iskeletinden biraz olsun kopmamıza yol açıyor. Saraçoğlu'nun, aralardaki işkence ve cinayet sahnelerinde sadece yüksek tempolu bir 'ezgi' ile izleyiciyi damardan yakalamak istemesi de aslında abartılı bir Yeşilçam melodramı numarası olmanın ötesine geçemiyor maalesef...
Müzik ve kamera, Donna mahalleye geldikten sonra da onun hayattan yabancılaşmasını vurgulamaya devam ediyor. Mahalle halkı için ise oyunculukları öne çıkaran uzun planlar ve kaydırma hareketi hakim oluyor. Böylece doğu-batı ya da kalkınmış-kalkınmamış arasındaki farklar görsel bir zemine de oturtuluyor. Zaman zaman tiyatro kıvamında anlara rastlasak da Önder'in senaryosundaki 'iyi karakterler' sebebiyle bunlar gözümüze batmıyor. Bu kullanımların zaten ana sebebi; hayat kadınlarıyla neredeyse onlarla aynı şekilde giyinen Donna karakterinin yaşamları arasındaki farkları, ironik bir zemine oturtmak. Çünkü İtalya'daki en Batılılaşmış Türk de, toplumun altında sıkışmış hayat kadınları da; kitsch ve parlak renklerin hakim olduğu 'rahat' kıyafetler giyebiliyor. Yani filmin doğu-batı ayrımı için yaptığı sinemasal çalışma, üzerine çok düşünülmüş bir portre oluşturuyor...
Özellikle Türk mahallesindeki samimiyeti yansıtan uzun planların hakim olduğu görsel tercihin; Demet Akbağ, Özgü Namal, Sarp Apak ve Altan Erkekli gibi oyuncuları karşı karşıya getirmesi, filmin temasını iyi işlemesini sağlıyor. Böylece 'trajikomik' iskeletini, hiçbir yapaylığa izin vermeden oluşturma olanağı yakalıyor. Yani ne "Babam ve Oğlum"daki gibi 'mizah da verelim dram da verelim izleyici ağlar nasıl olsa' tavrı; ne de 'terkedilmiş kızın fahişelerle çok yakın olup beraber mutlu olmaları' gibi sinemada çokça rastladığımız 'yapay mutluluk' atmosferi olmaması sevindirici...
Zaman zaman bütün sosyal meseleleri aynı anda işlemek istiyor gibi gözükerek dağınık dursa da, senaryonun özündeki duyguyu iyi yakalaması, stilize sinemasal anlar sunması ve oyuncularından başarılı performanslar alması, eli yüzü düzgün bir yapım haline getiriyor "O... Çocukları"nı... En büyük avantajı da, Yeşilçam melodramlarının uzağında seyretmesi kuşkusuz. Tabii sonunun, temasının ve senaryosunun götürdüğü noktanın çok uzağında olması biraz olsun bu 'rahat izlenirken, hem güldürüp hem ağlatan, ama aynı zamanda da sosyopolitik meselesini hakkıyla ortaya koyan' filmi hedefinden saptırıyor. Çünkü son 15 dakikada senaryodaki birkaç kolaycı dönüşle bir 'tutucu son', bir de 'mutluluk muskası son'la idare etmek zorunda bırakılıyoruz. Finalinde biraz daha inandırıcı olabilseymiş, oraya kadar getirdiği malzemeyi tamamına erdirebilirmiş kuşkusuz...
Kimler İzlemeli?
Kimler İzlememeli?


Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.

Wolf: Yaklaşık 30 dakikalık uzaklıkta. 10 dakika sonra ordayım.










