










Aykırı bir adam…
Rusya Yahudisi göçmen bir ailenin çocuğu olarak Minnesota'da doğan Dylan'ın gerçek adı Robert Allan Zimmerman. Sonradan Bob Dylan adını alan şarkıcının bu ismi Galli şair Dylan Thomas'dan esinlendiği söyleniyor, kendi kabul etmese de. Zaten Dylan'a herhangi bir şeyi kabul ettirmek mümkün değil. Geçmişte kendi söylediklerini bile. Hayatının her bir döneminde farklı bir kişiliğe bürünen Dylan'da tek değişmeyen şey protest tavrı. Bir yanıyla kendi dünyası içinde nihilist bir kişilik sergilese de, diğer yanıyla çağının toplumsal ve siyasi kaosundan haberdar bir aydın olarak şarkı ve şiirleriyle her zaman sesini duyuruyor. Kitleler kimi zaman ondan nefret ediyor, kimi zaman ise bir peygamber gibi ona tapıyorlar. Oysa ki bu durum Dylan'ı zerre kadar ilgilendirmiyor. O hiçbir şeyi başkaları için yapmıyor ki zaten. Kendine ters geleni dile getiriyor sadece.
Aşk yaşamında da bir o kadar değişken Bob Dylan. Bencil yapısı arkasında birçok kırgın kalp bırakıyor. Bunlardan biri de o dönemin diğer bir folk şarkıcısı Joan Beaz.
Yönetmen Todd Haynes, bu kadar "kalabalık" bir insanı anlatmak için çok uygun ve bir o kadar da orijinal bir yol seçmiş doğrusu. Filmde Dylan'ın her bir yüzünü, farklı bir karakterde farklı bir oyuncu canlandırıyor (Küçük bir not; oyunculuklar Cate Blanchett dışında iyi. Çok beğendiğim Blancett bu rolde maalesef göz tırmalıyor.) Karakterlerin her birinin isimleri de farklı. Tüm film boyunca Bob Dylan adını bir kez bile duymuyoruz. Eğer bu çalkantılı yaşam öyküsü önceden bilinmiyorsa, filmin ilk sahnelerinde bu alışılmadık sinema dili, izleyende bir kafa karışıklığına sebep oluyor. Ama film ilerledikçe izleyicisini teslim alıyor ve kendi özel yapısını benimsetiyor. Dylan'ın müziği ise burada baş yol göstericilerden biri.
Bir de dönemlerin renkleri var kılavuzluk eden. Bazen toprak tonları, bazen yeşilin baskın olduğu tonlar, bazen de siyah beyaz sahneler değişik ruh hallerini yansıtıyor. Karakterlerle tanışınca ve renklerin dilini öğrenince iki buçuk saate yakın zaman hızla geçip gidiyor.
Dünyaya dair…
Filmin tamamına serpiştirilmiş, Dylan'ın şair tarafını temsil eden karakter Arthur Rimbaud'nun dile getirdiği metinler, Dylan'ın hayat felsefesini net bir şekilde ortaya koyuyor. Filmin en başında "bu şarkı kendini anlatıyor" diyor Rimbaud. Film, Dylan'ın 'Sessions' albümü için kaydettiği ama yer vermediği "I am not There" şarkısına bir gönderme. Ve şarkı Dylan'ın zengin portresinin bir sonucu. Bu kişilikler silsilesi ikon, aslında tam olarak o karakterlerin hiç biri değil. Onların toplamı mı ? O da sadece bir soru işareti. Parçalanmış bu adam mutsuz, bu yüzden yaratıcı belki de. Fakat yaratıcılığından da şikayetçi, her şeyden olduğu gibi. Yine Rimbaud'nun ağzından "dünyadan saklan ve rahat et" diyor tüm insanlığa. Saklanmanın başat koşullarından biri ise hiçbir şey yaratmamak. İnsan yarattığıyla ömrü boyunca kader birliği etmek ve bunun yükünü taşımak zorunda, üstelik de bunu yaşarken hep göz önünde olmak var. Çünkü yaratılan hem yaratıcısına hem de tüm insanlığa ait. Bu, filmin en çarpıcı argümanlarından biri bana göre. Çünkü yaratmak kendi başına çok sancılı bir iş, bitiminde yaşanacaklar ise başlı başına ayrı bir kaos.
"Beni Orada Arama", sıradışı bir sanatçıyı başarıyla anlatmasının yanı sıra, onun hayata ve dünyanın gidişatına dair tavrını hakkıyla ortaya koyabildiği için de değerli bir film. Yönetmen Haynes, kendine zor bir yol seçerek yaratıcılığın tehlikeli sularına dalmış ama oradan yüzünün akıyla çıkıyor. Artık o ve eseri ömür boyu sürdürecekleri kader birliğinde birbirlerine hiç yük olmayacaklar.
Kimler İzlemeli?
Kimler İzlememeli?


Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.

Beyin, stresli durumlarda, anlaşılır bir nedenle, vücudun maruz kaldığı travmayla başa çıkmanın yollarını bulur.










