“Aleksandra”: Sokurov hikaye anlatırsa...
Kerem Akça 8 Mayıs 2008, Perşembe 14:52

Alexandr Sokurov’un son filmi, yönetmenin Çeçenistan-Rusya meselesine duygusal bir bakış attığı kişisel bir eser. Sanatçının belki de kariyerinde ilk kez ‘hikaye anlatma’ya soyunduğu yapıt, yine de renk dokusuyla bildiğimiz yönetmenlik kimliğini bir yerinden yakalamayı beceriyor. Tabii bilmeyenler için hatırlatmakta fayda var: “Aleksandra”, Sokurov’un Türkiye’de vizyona giren ilk filmi!

Alexandr Sokurov, bu son filminde Rus askerlerin Çeçenistan’daki durumuna, katharsis objesi bir karakter yoluyla dışarıdan bakış atıyor. Böylece yönetmen, 90’ların sonunda “Ana ve Oğlu” (“Mat i Syn”, 1997)  ile başlattığı yönetmenlik stilini, bir çırpıda yıkmış oluyor. Çünkü başlı başına bir ‘hikaye’ var burada ve Sokurov bu hikayeyi Tarkovsky’nin film modeliyle yıkıp soyut bir zemine oturtmuyor. Aksine ‘hikaye anlatma’ derdinde bir yönetmenlik stili benimsiyor. Yani “Aleksandra”, Sokurov’un filmografisinde ya bir dönüşe işaret ediyor ya da tek eserlik bir duraklama bölgesine... İki koşulda da kariyerinin en ‘zayıf’ ve yönetmeni en az yansıtan eseri olduğu gerçeği değişmiyor tabii...

Tarkovsky’nin veliahtı olarak Alexandr Sokurov

Halbuki Sokurov, bizim bildiğimiz kadarıyla ana akım anlatı yapısını yıkan, hikayeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan ve dertlerini yarattığı mistik dünyayla ‘soyut’ bir zemine oturtan bir yönetmen. Tarkovsky’nin film modelini günümüze taşırken, yapısına belli temasal ve görsel yenilikler getirmeyi de ihmal etmiyor. Başyapıtı “Ana ve Oğlu”nda 73 dakikayı tek mekana sıkıştırarak iki birey üzerinden yabancılaşma sorununu anlattığı gibi; “Rus Hazine Sandığı” (“Russkiy Kovcheg”, 2002) gibi kesmesiz tek plandan oluşan ve ana karakteri olmayan bir filme de imza atabiliyor. Bunları yapmadığında ise “Moloch” (“Molokh”, 1999), “Boğa” (“Telets”, 2001) ve “Güneş”ten (“Soltse”, 2005) oluşan bir üçlemeyle, çöküşteki liderlerin son dönemlerini; vicdan, hüzün ve insanlık gibi konuları ele alan bir bellek dünyası ve öyküsüz bir omurga ile karşımıza getiriyor. Ama bunların hepsi de Sokurov’un film modelinin içinde gerçekleşiyor...

Peki cüretkar stiliyle çığır açan bir yönetmenin böyle bir dönüş yapmasının esas nedeni nedir? İşte “Aleksandra”nın yaklaşık 90 dakikalık süresini tamamladığımızda veya filmin içindeyken sorgulanması gereken nokta da bu aslında. Çünkü burada, izleyicinin kendi yerine koyabileceği bir ana karakter olarak yaşlı bir kadın ve onun asker kampındaki buruk, hüzünlü ve duygusal mücadelesi merkeze yerleştiriliyor. Görsel olarak ise, Sokurov’un değil de kaliteli filmler çeken muhalif bir Amerikalı yönetmenin filminin içinde gibiyiz. Zira onun film modelindeki hipnotize edici ve aykırı objektif kullanımları, yabancılaştırıcı geniş açılar, değişken renk tonları ve müzik kullanımı burada yok. Buna rağmen yönetmenin film modelinde öne çıkan ‘çiğ’ hayat rengi, yine filmin renk dokusunu oluştursa da; film grameri açı-karşı tekniğine odaklanarak hikaye anlatmayı amaçladığını kanıtlıyor. Zaman zaman ana karakterin hayallerine girsek de bunlar dahi araya sıkıştırıldıkları için aykırı duruyorlar ve yönetmenin filmlerindeki ‘mistik’ yapıya hizmet etmiyorlar...

Aleksandra, Sokurov’un alter egosu...

Belli ki Sokurov, her filminde yer verdiği ama alttan alta zeki bir sinema diliyle işlediği ‘politik mevzuları’, “Aleksandra”da merkeze yerleştirmek istemiş. Bunun da sebebi, tahminimizce Çeçenistan-Rusya sorunuyla duygusal bir bağı olması... Zaten baş karakterinin ismini Aleksandra koyarak da, kendi benliğini karşı cinsten ‘duyarlı’ bir kişinin benliğinde canlandırmış oluyor bariz bir şekilde... Yani ana karakter, aslında Sokurov’un alter egosu. Böylece ne yapmak istediği de ortaya çıkıyor: filmografisindeki ince ince işlenmiş çalışmaları bir kenara bırakıp klişe bir meselesi olan düz  ve naif bir filmle nefes almak... Tabii olayla kurduğu duygusal bağ yoluyla günah çıkarmış olması da olasılıklar dahilinde... Aleksandra’yı canlandıran oyuncunun, gerçek bir oyuncu değil de Sokurov’un hayran olduğu bir opera sanatçısı olması da, bu niyetini ortaya koyuyor zaten...

Sokurov filmografisinin en ‘sıradan’ halkası...

Aslında yaptığı şey, filmografisinin geride kalan kısmını göz önünde bulundurmadan tek film olarak baktığımızda, çok da olumsuz bir yere oturmuyor. Çünkü karşımıza çıkan iş, biraz da ABD’nin Irak işgalini alegorik olarak ele alan anti-militarist bir dramatik yapıya sahip. Ancak elbette bizim dileğimiz, ileride “Ana ve Oğlu” ile kendi film modelini devam ettiren işlere imza atması. Çünkü “Aleksandra” gibi eserler, Sokurov’un elinde ister istemez ‘sıradan’ duruyorlar...

‘Anti-Sokurov’ bir film

Üstelik “Aleksandra”nın, yönetmenin filmlerindeki realist dünya görüşünün uzağında da seyrediyor... Bunda, umut ve duygu gibi Avrupa sinemasının seyirciyi etkisine almak için kullandığı esas kozlara başvurmasının da payı büyük. Üstüne üstlük bu bakış açısını katharsis olgusuyla da doldurması, ne kadar anti-Sokurov bir film olduğunu kanıtlıyor eserin. Sokurov sinemasının takipçileri için 10 yıl sonra en kısa tanımıyla; ‘E bir zamanlar çekmişti işte, ne yapalım...’ denilmesi olası bir yapım “Aleksandra”...

Kimler İzlemeli?

Politik dertleri olan filmlerden hoşlananlar.
Sokurov filmografisini takip edenler.

Kimler İzlememeli?

“Ana ve Oğlu” ve “Rus Hazine Sandığı”Sokurov’un başyapıtları olarak görenler.
Avrupa sinemasında son yıllarda ‘izleyiciyi duygusal olarak etki altına almak’ için kullanılan insancıllığa karşı olanlar.


Henüz kimse yorum yapmamış.
Haftanın Filmi
Cennet
Cennet
7.6/10
TV'de bugün
İndiana Jones: Kamçılı Adam (13 Mayıs 2008 20:00 Star)
Harrison Ford, Kate Capshaw, Amrish Puri, Roshan Seth ve Philip Stone'ın oynadığı İndiana Jones: Kamçılı Adam adlı Serinin, ritmi en yüksek filmi bu akşam Star ekranlarında...
Replik
Organize İşler
Herkes hak ettiğini mi yaşıyor süpermen? Bak şu ışıklara, bak şu ışıltıya, bak şu paranın insanı insan yaptığı yerlere… hepsi hak edilerek mi kazanılmış ve yaşanıyor? Uyan süpermen, daha uçucan!
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com