









"Tanrıkent" mi? O da ne?
Halbuki iyi tasarlanmış açılış sekansıyla birlikte yapımın, 2002 yılında sinema tarihine yeni bir model kazandıran "Tanrıkent"in ("Cidade de Deus") yolunu izleyen bir eser olabileceğini düşünüyoruz. Çünkü açık bir diskoda eğlenen uyuşturucu müptelası bir grup gence yukarıdan ateş açan bir polisin; "Bu dünyada ya suça ortak olacaksınız ya da benim yaptığım gibi karşı çıkacaksınız" lafıyla açıyor filmini yönetmen José Padilha. Ancak bunun ardından 6 ay öncesine dönüp, başta aile olmak üzere birçok temaya odaklanmak isterken, gereğinden fazla karakter kullanarak dağılıyor...
Böylece, ne bir sinema dili kıvraklığı, ne bir tempo, ne bir kurmaca iskelet, ne de eli yüzü düzgün bir senaryo görebiliyoruz. Aksine yeraltı dünyasının yozlaşmışlığını göstermek için üst üste yerleştirilmiş, birbiriyle bağlantısız şiddet skeçlerine odaklanıyoruz. Arada mavi ve sarı filtre ile görsel yapıya stil katılmak istense de, bu dünyaya dair hiçbir şey söyleyemiyor film. Elindeki konuyu ele alırken, "Tanrıkent" gibi bir modern klasiği dikkate almaması bile her şeyi anlatıyor; belli ki José Padilha sinema dünyasıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan ve öyküye ilgi duyduğu için film çeken o tipik Güney Amerikalılardan biri aslında...
Zaten Güney Amerika sinemasındaki temel sorun da, ülke meselelerini ele alan hikâyelerin çekiciliğine odaklı, senaryosu zayıf filmler üreterek, sadece çıkış noktasının yaratabileceği etkinin düşünülmesi... Halbuki yeri geldiğinde, Fernando Meirelles gibi bir isim ortaya çıkıp bu ana görüşü değiştirebiliyor...
Belgesel niyeti olsaymış en azından ayakları üstünde durabilirmiş...
José Padilha, belli ki filminin arka planındaki öykünün gerçekliğine vurgu yapmayı kafaya takmış. Bu bağlamda da Paul Greengrass'ın yönetmenlik stilini arkasına alıyor. Yani yaptığı şey çok da çağ dışı değil aslında. Ancak "Kanlı Pazar" ("Bloody Sunday", 2002) gibi hem iyi yazılmış bir senaryo hem de politik olarak doğru bir söylemle karşımıza çıkamıyor ne yazık ki... Aksine daha önce de belirttiğimiz gibi; yozlaşma, yeraltı dünyası, aile, uyuşturucu ve dolandırıcılık gibi konularla ilgili dertlerini iyi gözden geçiremediğini, sunduğu omurgasız dramatik yapıyla kanıtlıyor. Böyle olunca da kurmaca bir film olmasının anlamsızlığı ortaya çıkıyor...
Bu skeçleri zaman zaman jump-cut (sıçramalı kurgu) tekniği ve yüksek tempoyla karşımıza getirerek de, ne kadar anarşist, şiddet yanlısı ve militarist bir tavrı olduğunu da vurgulamış oluyor. Böylece filmin bir istismar filminden farkı kalmıyor. Çünkü uygulanan şiddetin arka planı doldurulamadığı ve senaryoda alt metinler yerleştirilecek alan açılmadığı için, önümüzdeki eser 'gösterilen'in üzerine gitmiş oluyor. Bu anlayış da bizi istismar filmlerinin babası Herschell Gordon Lewis'in filmlerine götürüyor. Padilha'nın böyle bir amacı var mıydı bilemeyiz, ancak filmin omurgasız bir dramatik yapıyla gittiği nokta ister istemez bu maalesef... Etkileyici, sarsıcı ve vurucu kelimeleri yerine manipüle edici ve militarist kavramları daha uygun düşecektir "Özel Tim" için...
Güney Amerika sinemasından Hollywood formüllerini andıran eserlerin çıkmasına karşı değiliz aslında. Ancak bunların sinemasal bir zemine oturtulmaları şart. Hali hazırda Meirelles'in "Tanrıkent"i de bu bakış açımıza tercüman oluyor zaten...
Kimler İzlemeli?
Kimler İzlememeli?



Harrison Ford, Kate Capshaw, Amrish Puri, Roshan Seth ve Philip Stone'ın oynadığı İndiana Jones: Kamçılı Adam adlı Serinin, ritmi en yüksek filmi bu akşam Star ekranlarında...

Bir soru için 64 bin dolar mi? Umarım sana hayatin anlamını soruyorlardır...
















