
Göze batan şatafat
Özellikle Birleşmiş Milletler’in 2007 yılını Mevlana yılı ilan etmesinden hareketle, son birkaç yıldır sıklıkla tartışılan Mevlana film projelerinin ilki olan filmin tanıtım metinlerinde, yurt içinde ve yurt dışında geniş kitlelerce seyredilmeyi hedeflediği açıkça vurgulanıyor. Gelgelelim, ister belgesel ister tanıtım filmi olarak düşünelim, “Aşkın Dansı”, potansiyel seyircisinin algı ve beğeni sınırlarını çekebildiği kadar minimuma çekerek, sunduğu görüntü ve ses dünyasını mümkün olduğunca çeşitlendirerek, çok şey söylüyor yanılsaması yaratıp hiçbir şey söylememeyi başarıyor. Öncelikle filmde zaman ve mekân duygusu yaratmak üzere kullanılan Konya görüntülerinin, turistik bakışı yansıtan açılar, kamera hareketleri ve idealize edilmiş renk ve ışık seçimiyle tekrar tekrar gösterilen kartpostal görüntüsü bir süre sonra anlam ifade etmemeye başlıyor. Çoğunlukla davudi üst ses ya da ney ağırlıklı müzik kompozisyonu eşliğinde diyalogsuz gerçekleştirilmiş canlandırma bölümleri ise Mevlana ve hayatına giren önemli karakterleri minimal olmasına çalışılmış bir oyunculukla temsil etmeye çalışıyor. Müşfik Kenter, Burak Sergen, Sinan Tuzcu ve Özcan Deniz gibi çoğunluğu tanınmış simalardan oluşan karakterler, makyaj, kostüm ve mizansen konusunda verilen uğraşa rağmen inandırıcı olamıyorlar. Benzer bir sorun Yılmaz Erdoğan’ın ya da Yıldız Kenter’in üst ses olarak okuduğu şiirler için de geçerli. Belki de filmin temel meselesi bu; inandırıcı olduğuna, işini hakkıyla yaptığına o kadar çok inanıyor ki, onca şatafat arasında atlanmasında beis görülmeyen kimi unsurlar film ilerledikçe hem içerik hem de estetik açıdan daha da göze batmaya başlıyor. Özcan Deniz’in yapıştırma sakalı ya da Mevlana’nın evrensel niteliğini bilimsel olarak vurgulamaya çalışan nötron ve proton animasyonları gibi.
Uzman görüşü
Filmin, konuyla biraz olsun ilgili seyirci için belki de en fazla hayal kırıklığı yaratan kısmı, Mevlana’yla ilgili onlarca uluslararası akademisyenin fikirlerine danışılan röportaj bölümleri. Burada ‘uzman’ fikirlerinin kullanılış biçimini kabullenmek olanaksız; sırf filmin ritmini akıcılaştırmak ve mümkün olduğunca sık ve hızlı kesmelerle ilerlemek için hiçbir şey söylemeyen bir iki cümlede bir konuşanların laflarının kesilmesi ve büyük çoğunluğu “Mevlana çok büyük bir insandı” demeye getiren sözlerin art arda kullanılması ciddi bir hayal kırıklığı yaratıyor. Üstelik filmde uzunca bir süre çoğunluğu Amerika’nın North Carolina Üniversitesi’nde toplanmış görünen ve Mevlana üzerine çalışan akademisyen grubunun içine birer Bangladeşli ya da Endonezyalı profesör serpiştirilmesi de cabası. Oysa filmin tatmin edicilikten çok uzak olan bilgilendirme işlevine ciddi katkılarda bulunabilecek ve anlamlı şeyler söyleyecek çok sayıda kişiyle konuşulmuş ama malesef bu röportajlar heba edilmiş.
Sonuç olarak, pek çok kişinin bu çabayı takdir edip, filme Mevlana’yı dünyaya tanıtmak gibi bir işlev yükleyeceğini, filmin gerçekten de çok izleneceğini görür gibiyim. Oysa ki, Mevlana’yla ilgili bir film yapmanın gerektirdiği sorumluluk, kuşkusuz onun zaten sahip olduğu ve yeterince kişiye ulaşmış, manevi, felsefi ve sanatsal etkisine yaslanmak yerine, her şeyden önce ait olduğu ve yol açtığı düşünsel ve sanatsal geleneğin bağlamını itinayla ve bütünsel olarak aktarabilmeyi gerektirir. Filmin böyle bir derdi yok.
Kimler İzlemeli?
Kimler İzlememeli?



Harrison Ford, Kate Capshaw, Amrish Puri, Roshan Seth ve Philip Stone'ın oynadığı İndiana Jones: Kamçılı Adam adlı Serinin, ritmi en yüksek filmi bu akşam Star ekranlarında...

Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir.
















