
Ama belli ki dördüncü filminde bir değişiklik yapmak istemiş Gondry. "Lütfen Başa Sarın" onu, her filminde farklı şeyler yapmak isteyen yönetmenler kategorisine yerleştirecek. Çünkü bu sefer, klişe bir durum komedisi iskeleti kurmak için yola çıkıyor ve kendini yönetmen olarak geri çekip 'klasik film grameri'ni benimsiyor Gondry. Eser, alt tür olarak ise 'buddy-movie' (iki kafadar filmi) kategorisine dahil edilebilir rahatlıkla... Yani filmini, o iki karakterin ve diyalogların üzerine kurmayı tercih ediyor yönetmen...
Filme ısınmak için Mos Def veya Jack Black'e adapte olmak gerekiyor...
Merkeze yerleştirdiği iki oyuncu, Mos Def (Mike) ve Jack Black (Jerry). Böyle olunca da filmin, daha en baştan Def'i veya Black'i sevmeyen kitleyi uzaklaştırdığı söylenebilir. Zira buradaki esas 'durum', Gondry'nin o iki karakter ile özdeşleşmemizi şart koşan bir yapı inşa etmesi... Tabii öncelikle her 'buddy-movie'de olduğu gibi birbirine zıt özelliklerle donatılıyor karakterlerimiz. Def, daha sorumluluk sahibi ve durgun; Jack Black ise sakar ve umursamaz bir tipleme olarak çiziliyor.
Esas mizah ise, bu ikilinin çalıştığı video dükkanının sahibi Elroy'un (Danny Glover), mağazayı Mike'a kısa süreliğine emanet etmesi ile başlıyor. İki kafadar, bir şekilde elektrik akımına maruz kalacakları bir yere gidiyorlar. Elektrik akımıyla çarpılan Jerry, bu sayede dükkândaki bütün kasetleri kazayla siliyor... Yani film, inandırıcılıktan uzak bir tesadüfle başlıyor. Ama işin ilginci, bu tesadüfü umursamaz bir şekilde ilerliyor. Çünkü filmin esas püf noktası, bu iki karakterin, iş verenlerine iyi gözükmek için, kasetlerdeki filmleri amatör bir ruhla yeniden çekmeye başlamaları...
Mizahın kaynağı, amatör bir ruhla çekilen 'çöp' yeniden çevrimler
Mizahın kaynağı da buradan geliyor zaten. "Bayan Daisy ve Şoförü"nden ("Driving Miss Daisy", 1989) "Bitirim İkili 2"ye ("Rush Hour 2", 2001), "Hayalet Avcıları"ndan ("Ghost Busters", 1994) "Boyz N The Hood"a (1991), oradan da "2001: Bir Uzay Macerası"na ("2001: A Space Odyssey", 1967) kadar birçok film mercek altına alınmış ve izleyici sinema tarihinde bir gezintiye davet edilmiş oluyor. Yani aslında Gondry, eserinin dramatik yapısını sinefiller için kurmuş diyebiliriz. Bu amacı doğrultusunda filmin bir kısmını öne çıkarmak gerekirse, yapımın ortasındaki sayısız somut gönderme içeren 40-50 dakikalık bölümün üzerine gidilebilir. Özellikle de film çekimlerini uyum kesmesi tekniğiyle birleştiren geçişler, sinefil kitleye büyük keyif veriyor kuşkusuz...
Ancak Gondry, bu sinemasal zenginliği asla John Waters'ın "Cecil B. Demented"ındaki (2000) gibi bozucu bir iskeletin içine yerleştirmiyor. Yani kült veya devrimci olmayı amaçlamıyor önceki filmlerinde yaptığı gibi... Aksine, derdi sinema tarihinde önemli bir yere gelmek değilmiş gibi davranıyor. Böylece ortaya çıkan iş, 'samimi bir film'den öteye gidemiyor. Tabii bunu yapmak için de yapısına; kurmaca bir iskelet, anti-kapitalist bir anlayış ve derin bir mesaj kaygısı yerleştiriyor.
Bu sayede filmin mesajı fazlasıyla klişe duruyor maalesef. Çünkü son yıllarda sıkça gördüğümüz 'Küreselleşme ile gelen teknolojik gelişmelere isyan' temasını işliyor yapım. Bu doğrultuda devrimci bir iskelet kurabilecekken, umut kavramının üzerine giden bir yapıya teslim ediyor kendisini. Böylece bir 'Hollywood durum komedisi'nden farkı kalmıyor. Halbuki film, ana karakterlerinin çektiği amatör filmlerin kiralarından para akışı sağlanmasıyla, Amerikan stüdyo sisteminin formüllerini de eleştirmek istiyor aslında. Yani bir bakıma kendisiyle çeliştiği söylenebilir. Bir taraftan stüdyo sistemine saldırayım derken, diğer taraftan dramatik yapısını stüdyoların içindeki 'katharsis' olgusu üzerine, 'buddy-movie' gibi yaygın bir alt tür yoluyla kuruyor.
Üstüne üstlük bir de bu karakterleri alt sınıf bireyi olarak konumlandırıp, halktan destek almalarını sağlayarak işçiyi, emekçiyi gözeten bir kimliğe bürünüyor. Böylece alt sınıf bireylerinin gözünden anlattıkları umut hikâyeleri ile prim yapan Güney Amerika filmlerinden fazla bir farkı kalmıyor (Bkz. "Bombon Köpek"/"El Perro", 2004). Bunun ne zararı var derseniz... Ortada Tarantino ve De Palma gibi yönetmenlerin farklı film modelleriyle yarattıkları 'sinema fetişi' kavramı varken, böylesine yapay duran bir yapı inşa edilmesinin pek de bir manası yok. Zira Def ve Black'in gücü (ki onun da var olduğundan emin değiliz) üzerine kurulan bir iskeletin, filmin sinefillere hitap eden yönüne faydadan çok zararı var. Tabii illâ da politika yapmak gerekiyorsa o başka...
Günümüzdeki 'Çöp' patlamasına saygı duruşu...
Filmin dramatik yapısının tek elle tutulur yanı ise, filmlere göndermeler yaparken çekilen sahneler ve yapılan 20'şer dakikalık filmler ile günümüzdeki çöp patlamasına vurgu yapılıyor oluşu... Bu sayede de kitsch set tasarımlarının üzerine zaman zaman giderek, yaratıcı altyapısından eğlenceli anlar çıkarmayı beceriyor. Özellikle de "Siyah Giyen Adamlar"ın ("Men in Black", 1997) çekim aşamasına ve "Robocop" (1987) kostümünün yaratıcılığına dikkat çekmek lazım, her ne kadar ''Çöp'e saygı duruşu' John Waters filmlerindeki kadar doğru bir sinemayla aktarılmasa da...
"Lütfen Başa Sarın", mesajlarını ve politik görüşünü görmezden gelirseniz keyifle izlenecek bir yapım. Ama işin içine diğer filmlere yapılan göndermeler girince, aklınıza Tarantino ve De Palma'nın postmodern yapıları veya John Waters'ın iğneleyici taşlamaları geliyorsa, Gondry'nin filminde bunlara ulaşma şansınız yok. Filmin sinefil eğlencesine ayak uydurmanızın tek yolu ise, Black ve Def'le barışık olmanız...
Kimler İzlemeli?
Kimler İzlememeli?



Harrison Ford, Kate Capshaw, Amrish Puri, Roshan Seth ve Philip Stone'ın oynadığı İndiana Jones: Kamçılı Adam adlı Serinin, ritmi en yüksek filmi bu akşam Star ekranlarında...

Gerçek kaybeden kazanmayan değildir. Gerçek kaybeden; kaybetmekten o kadar korkar ki kazanmayı denemez bile.
Alan Arkin
















