
Çıkış noktası çarpıcı ve muhalif
Öncelikle film, gerçek bir olayın izini sürüyor. Yani bir bakıma "Guantanamo Yolu"nun ("The Road to Guantanamo", 2006) izinden gittiği söylenebilir. "Guantanamo Yolu", nasıl masum insanların Guantanamo'da hapsedilip işkenceye maruz bırakılmalarını gözler önüne seriyorsa, "Yargısız İnfaz" da Güney Afrika'ya iş için giden masum bir adama yapılan haksızlığı masaya yatırıyor. Çıktığı yol bir hayli ilginç ve cüretkâr aslında. Bill Clinton döneminde açılan, fakat esas olarak 11 Eylül sonrası aktif hale getirilen CIA'in terörizme karşı açtığı 'rendition' kolunu ele alıyor. En kısa tanımıyla, CIA'in hiçbir sebep belirtmeden masum insanları sorgulama ve bilinmeyen yerlere hapsetme yetkisi veren dayatmacı bir kanun bu. Yani karşımızda sistemi faşist konumuna düşüren acıklı bir durum var esas olarak. Yönetmen Gavin Hood, Kelley Sane'in senaryosunun altındaki meselenin çarpıcılığını görerek, metni öne çıkaran akıcı bir görsel yapı kuruyor bu yolda. Bunun yanında; ABD'de yaşayan müslüman, Mısır'da yaşayan Amerikalı, Mısır'da yaşayan müslüman gibi çeşitli karakter prototiplerini, Amerikalı karakterlerin yanına yan öğe olarak değil de başlı başına birer karakter olarak yerleştirince, karşımıza olayı çift taraflı inceleyerek muhalif takılan bir dramatik iskelet çıkıyor. Böylece filmin omurgası iyi kurulmuş oluyor.
"Yargısız İnfaz"ın 'rendition' kavramı ile ilgili düşünceleri de, işi için Güney Afrika'ya giden yeşil kart sahibi müslüman Anwar'ın (Omar Metwally) bir anda kayıplara karışmasıyla devreye giriyor bir şekilde. Zira Anwar, ABD'de Amerikalı eşi ve çocuğu ile yaşayan arada kalmış bir vatandaş aslında. Bu noktada arka planına bir Arap ülkesinde gerçekleşen patlamayı (intihar bombası ile) alarak, olayın trajikliğini daha da öne çıkarıyor yapım. Bu yolla da, olayın kurbanlarından olan bir kızın babası olan Abasi Fawal'ın çektiği acıyı, Anwar'ın, eşinin (Reese Witherspoon) ve Anwar'ın işkence edildiği mekâna gözlemci olarak atanan Douglas'ın (Jake Gyllenhaal) çektiği acıyla birleştirerek, terörün ruhsal etkilerini anlatan bir insanlık dramı yaratmak istiyor Gavin Hood.
Toplamı, belli bir bütüne veya söyleme ulaşamıyor
Buraya kadar her şey, CIA'in 'rendition' yetkisinden sorumlu görevlisi Corrine Whitman'ın (Meryl Streep) da sistemin esas kötüsü olarak öne çıkmasıyla yönetmenin istediği gibi ilerliyor. Yani 11 Eylül ile oluşan trajik durumu hicveden ağır tempolu bir politik drama izliyoruz. Ancak fikir, filmin 120 dakikalık süresine yayıldıkça, belli detaylar, esas bütünün aksamasını sağlıyor. Çünkü yapım, filmin ana meselesi olarak benimseyeceğimiz politik söylemini, senaryodaki bazı bilinçli zaaflarla ve yanlış oyuncu seçimleriyle (örneğin Reese Witherspoon'un karakteri için uygun seçim olmadığını söyleyebiliriz) zedeliyor. Örnek olarak, CIA'in diktatörlüğünün yıkılarak sistem eleştirisine ters durumlar oluşması ve çıkış noktasına göre fazla iyimser bir hal alıp ABD'yi yücelten bir finale bağlanması verilebilir. Tabii bunların esas sorumlusu olarak filmin senaristini gösterebiliriz rahatlıkla. Zira Kelley Sane, Douglas Freeman (özgür adam) adı ile özgürlüğü simgeleyen bir Amerikalıyı yapay ve zorlama bir katharsis imgesi olarak kullanıyor! (Ve bu simgesel karakter, eşi Amerikalı olan Anwar'ı, işkenceci müslümanların elinden kurtarıyor!) Bu yolla da izleyicisinin, dışarıdan bir 'Amerikalı' bakışıyla, 'rendition' olayını gözlemleyip katharsis yapmasına zemin hazırlıyor. Yanlış kurulan sona yaklaştıkça bu kişinin 'ABD'nin vicdan muhasebesini yapan halktan bir Amerikalı' olması, söylemini daha da tehlikeli hale getiriyor ve filmin kendini inkar etmesini sağlıyor. Bu gidişatta esas trajik nokta ise, filmin temposunun yükselmesiyle birlikte politik tavrının ırkçı bir noktaya giderek kafa karıştırması. Yani Hood için, 'dereyi görmeden paçayı sıvıyor' deyimini kullansak yeridir. Çünkü, Hollywood stüdyo sisteminin içine girmeden, sistemin içindeki 'tempo yaparak sömürme' mantığının gereklerini yerine getiriyor, senaryonun gidişatının farkında olup olmadığı belli değilse de... Filmin başında klasik bir sinematografi ve ağır bir tempoyu tercih eden yönetmen, sonradan karanlık bir görsel yapıya geçerek sistemin zarar verdiği bireylerin üzerine giderken, son 20 dakikaya girildiğinde tempoyu yükselterek (özellikle paralel kurgu aracılığıyla hikâyenin kurgusuyla oynayarak) sanki politik mesajının hissedilmesini istemezmiş gibi bir tavır içine giriyor. Tabii bunun ona getirisi de, bu hınzır yönetmenlik metodunu sıkça kullanan Spielberg'den bir iş kaparak stüdyolara terfi etmesi olabilir...
Kimler İzlemeli?
Kimler İzlememeli?


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Işığın olmadığı yerde karanlık hüküm sürer.








Seanslar
Fragman

