Kayıt
"Serbest Bölge": Ne kadar serbest?
Nadir Öperli 7 Eylül 2007, Cuma 00:00
Amos Gitai'nin, İsrail-Filistin sorununu kültürel farlılıklar temelinde ele aldığı filmi "Serbest Bölge", başrolünde yer alan üç kadın oyuncunun, Natalie Portman, Hanna Laslo ve Hiam Abbas'ın performansları ve aralarındaki uyumla dikkat çekiyor.
Hep açık sonlu, açık uçlu filmlerin erdemlerinden, izleyiciye bıraktığı alandan bahsedilir. Derdimiz açıklıksa, Amos Gitai'nin son filmi "Serbest Bölge", açık sonlu olmasından çok, açık başlangıçlı olmasıyla dikkat çeken bir film. Film, (belki de dünyanın en güzel ağlayan insanının, Natalie Portman'ın canlandırdığı) Rebecca'nın gözyaşlarıyla başlıyor. Filmin neden böyle ıslak başladığını ilk anda anlamak kolay değil belki. Ancak Rebecca'nın, yakın planda ağladığı 7 dakika boyunca, hem bulunduğu aracın camından mekâna dair aldığımız ipuçları, hem de fondaki 'Had Gadya' şarkısının sözleri, bu gözyaşlarının –sonradan öğreneceğimiz gibi kişisel bir nedenden kaynaklanıyor olsa bile- politik anlamlarla yüklü olduğunu kestirmemizi sağlıyor. Rebecca, Kudüs'te, Ağlama Duvarı'nın hemen dışına park etmiş bir araçta döküyor gözyaşlarını ve fondaki şarkı soruyor: "Bu cehennem döngüsü, bu çılgınlık ne zaman sona erecek?"

kadınların yolculuğu

Bu açılış sahnesinin bitiminde Rebecca, kendisine şoförlük yapan Hanna'ya "beni buradan götür" diyor ve yolculuklarını bir anlamda 'kutsayacak' üçüncü karaktere, Leyla'ya varana kadar, uzun süre bu iki karakterin İsrail'den Ürdün'deki serbest bölgeye yaptıkları yolculuğu izliyoruz. Bu yolculuk, geçmişin –ama uzak değil yakın geçmişin- izleriyle, bellek yüküyle iç içe geçiyor. Gitai, bu bellek yükünü perdede görselleştirmek için ilginç ve etkileyici bir yol bulmuş: Rebecca ve Hanna'nın hatırladıkları anların görüntüleri, akıp giden yol görüntülerinin üzerine (superimposition tekniğiyle) biniyor. Bu, hem filmdeki 'yolculuk' hissinin daha güçlü olmasını sağlıyor (uzun yolculuklarda, gözümüzün önünden akıp giden manzaraların anıları çağıran, hipnotik etkisi), hem de zaman zaman birden fazla anının iç içe geçtiği bu sahneler aracılığıyla Hanna ve Rebecca'yı, yolculuklarından kopmadan ve zorlama diyaloglara gerek kalmadan daha iyi tanımamızı sağlıyor. Her ne kadar, aşırı kullanım nedeniyle ilk andaki etkisini yitirse de, bu sahnelerin yarattığı ve filmin genel tonu açısından daha belirleyici olan üçüncü bir etki de var. Gitai'nin bu yolculuk için, İsrail-Ürdün arasında seçtiği mekânlar, sınırlardan ve 'terkedilmiş' izlenimi bırakan uçsuz bucaksız düzlüklerin yer aldığı yollardan oluşuyor. Hem Hanna'nın, hem de Rebecca'nın yakın dönemde yaşadığı tatsız olayların görüntüleriyle iç içe geçince, bu mekânların yarattığı çöl etkisi de katmerlenmiş, iki kadının yaşadığı acılar daha etkileyici ve üstü örtülü bir şekilde izleyiciye geçmiş oluyor. Gitai, Hanna ve Rebecca'nın yolculuklarını, hep dar kadrajlarla, bir nevi iki kadın arabaya hapsolmuşçasına, görüntülemeyi tercih etmiş. Bu yolculuk görüntüleri, iki kadının hemen birkaç gün öncesinde yaşadıkları tatsız olayların görüntüleriyle birleşince, iki kadının yaşadığı kıstırılmışlık hali, etkileyici bir görsellikle perdeye yansıyor.

Bu yolculuğun bellekle ilişkisi kadar belirleyici olan bir diğer yanı da, bir kadın yolculuğu oluşu. Amos Gitai, kadın duyarlılığının Ortadoğu'ya çatışmaları bitirebilecek bir yol açabileceğini düşündüğü için, başlangıçta erkekler üzerinden düşündüğü bu hikâyenin merkezine üç kadın karakteri yerleştirmeyi tercih etmiş. Şöyle diyor Gitai: "Erkekler askerdir. Golda Meir'i saymazsanız Ortadoğu'daki devletlerin hemen hepsini erkekler yönetiyor. Bugüne dek, bölgeyi sürekli bir savaş halinde tutma konusunda erkeklerin büyük başarılarına tanıklık ettik. Belki kadınlar sorunların çözümü için daha ayakları yere basan ve insani bir yaklaşım getirebilirler."* Hanna ve Rebecca'nın arabasında belli ki erkeklere yer yok, ama erkekleri bu arabanın dışında tutmak da mümkün değil. Sürekli şiddeti çağıran, şiddet üreten erkeklerin gölgesi arabanın içindeki kadın dünyasını ya anı parçaları aracılığıyla (Rebecca'nın nişanlısı ya da Hanna'nın kocası) ya da arabanın camından tanık oldukları baskı ve vahşet aracılığıyla (İsrail sınır polisinin tavrı ve Leyla'nın oğlunun yaktığı vaha) rahat bırakmıyor.

bagajları sınırda bırakmak

Hanna ve Rebecca, yolculuklarının hemen başında İsrail'le Ürdün arasındaki sınırdan geçiyorlar. İsrailli askerler ve sivil istihbaratçılar, bir günlük bir gezi için Rebecca'nın valizlerinin çokluğundan şüphelenince, babası Yahudi, annesi Hristiyan bir Amerikan vatandaşı olan Rebecca masumca, isterlerse bagajları sınırda bırakıp geri dönerken alabileceklerini, söylüyor. Bu, Gitai'nin film boyunca Ortadoğu'da bitmeyen savaş ve düşmanlığın, 'cehennem döngüsünün' kaynağında aslında basit çekişmelerin olduğuna, tarafların çözüm için tüm 'bagajlarından' kurtulup, birbirlerinin dilini konuşmaya başlamalarıyla, ortak bir hayatın mümkün olabileceğine dair yaptığı onlarca göndermeden biri. Gitai, tamamı İsrail-Filistin meselesinin alegorisi olarak nitelenebilecek filmini, yer yer didaktik ve fazlasıyla göz önünde olan bu tür gönderme ve metaforlarla bezemiş. Ancak kendisinin, filmin ekseninde yer alan üç kadın karaktere yaklaşımında, bagajlarını sınırda bırakabilme yüce gönüllülüğünü gösterdiğini söyleyebilmek biraz güç. Gerek Rebecca ve Hanna, gerekse onların yolculuğuna sonradan dahil olan Leyla; yönetmenin filmde vermeye çalıştığı mesajları ileten, kökenlerine, kültürlerine dair yaratılmış tüm stereotipleri taşıyan birer aracı gibiler. Burada Gitai'nin stereotipler üzerinden ortaya çıkan gerilimleri ironik bir bakışla ele almaya, bu gerilimlerin anlamsızlığının altını kalınca çizmeye çalıştığını iddia etmek mümkün. (Özellikle filmin final sahnesinde İsrailli Hanna ve Filistinli Leyla'nın, para meselesi nedeniyle birbirlerini dinlemeden anlamsız bir tartışmaya tutuştuğu sahnede, yönetmenin böyle bir niyeti olduğu fazlasıyla hissediliyor.) Gitai, İsraille Filistin arasında yaşanan çatışmaların kökeninde basit anlaşmazlıkların olduğunu söyleyerek, sözü bu sorunların çözümünün de basit olduğuna getirmeye çalışıyor belli ki; ancak nihayetinde bu sorunların nedenlerini basite indirgemiş, bu sorunun taraflarının kaygılarını ve kültürel arka planlarını tektipleştirmiş, daha da önemlisi bu sorunların kaynağında gerçekten de kültürel farklılıkların yer aldığını kabul etmiş oluyor. Ancak, filmin kendi dünyasında, bundan da önemlisi, Gitai'nin bu ironi uğruna karakterlerinin varlık dünyasını daraltmış, onları kendileri için varolan karakterler olma hakkından mahrum bırakmış olması. Özellikle Hanna ve Leyla'nın üzerindeki, 'İsrailli' ve 'Filistinli' damgası zaman zaman o kadar belirginleşiyor ki, yönetmen tarafından omuzlarına böylesine devasa bir temsil yükü bindirilen karakterler için üzülmekten, onların altında ezildikleri ağırlığı üzerinizde hissetmekten kendinizi alamıyorsunuz. Hanna ve Leyla gibi, Rebecca da, kendisi için varolmayan bir karakter. Gitai, genç kadını, Hanna ile Leyla arasında (İsraille Filistin arasında) aracı olarak konumlandırmış. Böylece, kendi kökleriyle bağını tam olarak kuramamış ve İspanyol asıllı eski bir İsrail askeri olan sevgilisinin peşinden Kudüs'e gelmiş olan Rebecca, Ortadoğu'nun şekillenmesinde her zaman parmağı olan ABD'yi ve uluslararası kamuoyunu temsil etme gibi ağır bir temsil yükünü sırtlanmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla onun tüm yolculuk boyunca çevresine ve olaylara yaklaşımında hep turistik bir bakış açısının, egzotik bir merakın izini bulmak mümkün. Gitai'ye bir söyleşide, Rebecca'nın filmin sonunda, Hanna ve Leyla para kavgasına tutuşmuşken, neden arabadan fırlayıp sınırı geçmek için koşmaya başladığı sorulmuş. Yönetmen, fazla bir şey söylemeden, bunun uluslararası toplumun da sabrının bir sonu olacağını, İsrail ve Filistinliler anlamsız kavgalarla aralarındaki meseleyi daha da içinden çıkılmaz bir hale getirirlerse, uluslarararası toplumun arkasına bakmadan kaçabileceği anlamına geldiğini söylüyor. Eğer söyleşi yaptığı kişiyle ince ince alay etmiyorsa, Gitai bu açıklamasıyla, bir anlamda "Serbest Bölge"nin karakterlerini biraz fazla şematik olduğunu ve filmin kısır bir sembolizm üzerine kurulu olduğunu kabul etmiş oluyor: 'Sen Filistin ol, sen İsrail, ben de ABD olayım; sizi uzlaştırmaya çalışayım, ama uzlaşmaya yanaşmazsanız kaçıp giderim, ona göre…'

Gitai'nin İsraillilerle Filistinlilerin birbirlerinin dilini konuşmaya ve daha da önemlisi birbirlerini dinlemeye başlamalarıyla, aralarındaki sorunların çözülebileceğini söylemesi tabii ki önemsiz değil. Ancak ikinci intifadadan sonra, İsrail-Filistin sorununu düşünme, konuşma biçimini sadece 'birbirimizin dilini konuşmalı, birbirimizi anlamalıyız' eksenine oturtmanın en hafif tabirle naif bir tutum olduğunu da görmezden gelemeyiz. Sorunun ekonomik ve siyasi çıkarlarla, devlet yapıları ve ideolojilerle ilgisini tamamen bir yana bırakıp; sadece kültürel farklılıklara odaklanmanın, sorunların kültürel hoşgörü ve iletişim çabalarıyla aşılabileceğini ima etmenin, bizi anlamlı bir yere götürüp götürmeyeceği üzerine birkaç defa düşünmekte fayda var.

* Bu alıntı, filmin Bac Films tarafından hazırlanmış basın kitinde yer alan, Amos Gitai'yle yapılmış söyleşiden alınmıştır:
www.bacfilms.com/presse/freezone/dpus.pdf
** Bu yazı Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nden, derginin izniyle alınmıştır. Yazının tamamını Altyazı'nın Eylül 2007 sayısında okuyabilirsiniz. (www.altyazi.net)

Kimler izlemeli:

  • Filmin başrolündeki üç kadın oyuncunun, Natalie Portman, Hanna Laslo ve Hiam Abbas'ın hayranları.
  • Natalie Portman'ı ağlarken izlemeye doyamayanlar.
  • Yol filmlerini sevenler.
  • Beyazperdede Ortadoğu sorunuyla ilgili filmleri kaçırmayanlar.

    Kimler izlememeli:

  • Ortadoğu sorununun sadece kültürel farklılıklar ekseninde tartışılmasından sıkılmış olanlar.
  • Amos Gitai'nin alegorik anlatım tarzından haz etmeyenler.
  • Farklı anlatım denemelerine kapalı olanlar.
  • Amos Gitai'nin alegorik anlatım tarzından haz etmeyenler.
  • Farklı anlatım denemelerine kapalı olanlar.
  • Amos Gitai'nin alegorik anlatım tarzından haz etmeyenler.
  • Farklı anlatım denemelerine kapalı olanlar.
  • Amos Gitai'nin alegorik anlatım tarzından haz etmeyenler.
  • Farklı anlatım denemelerine kapalı olanlar.
  • Henüz kimse yorum yapmamış.
    Haftanın Filmi
    Dante 01
    Dante 01
    5.7/10
    TV'de bugün
    Görev (8 Eylül 2008 21:00 Tv8)
    Robert De Niro, Jeremy Irons, Ray McAnally ve Aidan Quinn'in oynadığı Görev (The Mission) adlı film bu akşam 21:00'da Tv8 ekranlarında...
    Replik
    Ölü Ozanlar Derneği
    Cesur olmanın yeri ayrı, tedbirli olmanın yeri ayrıdır. Akıllı insan hangisinin yeri geldiğini anlayandır.
    John Keating
    « »
    Copyright © 1998-2008 Sinema.com