
Elbette bu yargılara klasik sinema kalıpları üzerinde düşünerek varmak mümkün. Eğer farklı ve alternatif bir sinema dili peşindeyseniz şüphesiz "Edie" sizi biraz da olsa cezbedebilir. Warhol'un yıldızlaştırdığı ve sonra da yıldızını söndürdüğü dönemin trajik hayatlı figürlerinden olan Edie Sedgwick'in okumak için geldiği New York'ta özellikle Warhol'la tanışmasıyla hayatının değişmesine ve bundan sonra yaşadığı iniş çıkışlara odaklanan filmde, her şeyden önce ana karakterimizin seyirciye kendisini önemsetecek şekilde sunulmuyor olması (özellikle de filmin bir biyografi niteliğinde olduğunu düşünürsek) dikkatlerin film boyunca dağılmasına sebep oluyor. Normal bir öykü arkında gayet gereksiz kaçacak tonlarca detay bir süre sonra da ister istemez filmden kopmanıza sebep oluyor. Üstüne üstlük karakterle kurulamayan bu bağ pek çok dramatik olayı da önemsememizi engelliyor. Bu bağlamda filmin büyük çoğunluğunu kaplayan 'Sedgwick'in hayatındaki kriz anları' sahneleri de doyurucu neden-sonuç ilişkileriyle desteklenmediği için yaratılmak istenen etkileri beraberinde getirmiyor.
Ancak öyküleme konusundaki bu dağınıklığı film başka bir alanda kendi avantajına çevirmeyi de başarıyor. Öyle ki bütün o aşırı detaylar ve neredeyse ana karakter kadar önem verilen yan karakterler sayesinde film Edie Sedgwick'in öyküsünden çok dönemin bir panoramasına dönüşüyor. Bu anlamda özellikle Hickenlooper'ın dönemin atmosferini ortaya dökmek konusunda başarılı olduğunu söylemek mümkün. Andy Warhol'un ve çevresinin o çılgın partileri, kitsch film çekimleri ve uçuk yaratım süreçleri, uyuşturucu ve seks eksenli her türlü çılgınlıklar, kısacası 'hızlı yaşa ve genç öl' durumları "Edie" sayesinde canlanıyor ve ister istemez içerdiği bilgileri akıcı bir şekilde aktaramasa bile belirli bir hissin seyirciye geçmesini sağlıyor.
Atmosfer yakalama konusunda elbette dönemin her türlü rengini yansıtan sanat yönetmenliği, makyaj, kostüm gibi alanlarda filmin başarısı yadsınamaz. Bu konuda gayet ince ve renkli çalışmalar söz konusu. Diğer yandan film birazcık da olsa size dokunduysa şüphesiz bunun belki de tek nedeninden bahsetmek gerekiyor. O da oyuncular. Daha çok "Jude Law'un bir ayrılıp bir birleştiği sevgilisi' olarak tanınan Sienna Miller, "Edie" ile birlikte tek olayının güzellik olmadığını kanıtlıyor. Kafası karışık bir senaryo ve karakterinden çok döneme özen gösteren bir yönetime rağmen Miller, her şeyin arasından sıyrılmayı başarıyor. Karakteri belki doğru düzgün tanıtılmıyor ama yine de oyuncunun güçlü performansı o kadar da önemsemediğimiz bu karakteri bir nebze de olsa ilgiyle izlememizi ve hatta onun belli noktalarda da inandırıcı olmasını sağlıyor. Miller'ın dışında filmin ikinci büyük yıldızı ise elbette Andy Warhol rolünde izlediğimiz Guy Pearce. Özellikle "Los Angeles Sırları" ("L.A. Confidential", 1997) ve "Akıl Defteri" ("Memento", 2000) gibi iki güçlü filmde parlamasına rağmen sonrasında nedense kariyerinde bir türlü yükselemeyen Pearce, bu filmde Miller'dan rol çalmayı becerebilen tek kişi. Elbette Warhol'un ete kemiğe bürünmesi ne kadar gerçekçidir, ne kadar hayal ürünüdür bilinmez ama şu bir gerçek ki Andy Warhol karakteri tüm motivasyonlarıyla birlikte zaman zaman Edie'nin üstüne bile çıkıyor. Filmin öyküsünü anlatırken yaşadığı hengame içinde sabit bir şekilde ilgi çekici kalabilen Pearce, tüm abartılarıyla birlikte karakteri ciddiye almamızı, ürkmemizi ya da yaptıklarıyla eğlenmemizi sağlıyor ve hiç şüphesiz kariyerinde izlediğimiz en iyi performanslarından birini sergiliyor.
Filmin bir sürprizi ise Bob Dylan'dan uyarlanma bir folk müzisyenini canlandıran Hayden Christensen. Dylan'ın Sedgwick'le olan ilişkisini yalanlaması sebebiyle uydurma bir isme sahip karakteri canlandırırken Christensen yine de ünlü müzisyeni bir nebze olsun perdeye aktarmaya çabalıyor. Ancak kendisini hâlâ mızmız Anakin Skywalker olarak gördüğümüzden midir, yoksa işin içinde Bob Dylan olduğunu bildiğimiz için yaşadığımız yabancılaşmadan mıdır bilinmez, tüm çabalamalarına rağmen etkileyici olmayı başaramıyor. Sedgwick'in hayatında Warhol'dan sonraki önemli bir bölümü dolduran karakterin kısmı biraz da bu yüzden de önemsiz bir ayrıntıya dönüşüyor ve tek başına bir cazibe sağlayamıyor.
"Edie", her şeyden önce başrolde yer alan iki oyuncusu için izlenilmeyi hak eden bir yapım. Ancak diğer yandan gözü kapalı tavsiye edilecek bir film olmadığı da malum. Filmin özellikle öykü bazında sahip olduğu dağınıklık bir türlü etkileyici seviyeye çıkamamasına neden oluyor. Ancak özellikle dönemin ve Warhol'a merakı olanların ve yaratılan atmosferden nasiplenmek isteyenlerin merakta kalmamak adına görebilecekleri bir yapım. Sonuç olarak "Edie" bilgi veremeyen ancak geçtiği dönemin atmosferini ve ruhunu iyi yansıtan bir film. Bu anlamda işin öykü kısmını çok da iplemeyip ana karakterimiz gibi kendinizi rüzgâra bırakmanızla birlikte belli bir zevk alabileceğiniz bir deneyim haline gelebilir.
Kimler İzlemeli:
Kimler İzlememeli:


Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.

Önemli olan ne dediği değil, ne demek istediğidir.










