
Filmin öyküsüne gelirsek; işlediği cinayetlerle Amerika'nın büyük bir kentinde dehşet saçan, kurbanlarının derisini yüzen, bedenlerine yan çevrilmiş bir 'v' çizen sanatçı ruhlu 'Picasso katil', garsonluk yapan genç ve bekâr anne Christie'nin peşine düşmüş ve onu 'sanat için' öldürerek ölümsüz bir sanat eserine dönüştürmeyi kafasına koymuştur. Elektriklerin kesilip durduğu, polis memurlarının amirlerine bir türlü ulaşamadıkları, olay mahalline bir türlü yardımın gelemediği, insanların kapandıkları binadan çıkmayı beceremediği gece boyunca karşısına çıkan herkesi başyapıtına hazırlık niyetine öldüren katili durdurmaksa Christie'nin kendisine düşecektir.
"Dehşet Gecesi"nin bilindik seri katil filmi trüklerini fütursuzca taklit edeceği, filmin yaklaşık olarak otuzuncu saniyesinde anlaşılıyor. Filmin tüm olay örgüsünün tabak gibi önümüze açıldığı bu andan itibaren de, perdeye merak ve heyecan duygularıyla bakmak gittikçe zorlaşıyor. Ancak sinema tarihi boyunca yüzlerce varyasyonu yapılmış olan bir hikâyeyi yaratıcılıktan hiç nasiplenmeyerek anlatması, "Dehşet Gecesi"nin sorunlarından yalnızca biri. Senaryodan diyaloglara, oyunculuklardan yapım kalitesine kadar her şey o kadar ucuz, o kadar kötü ki, insan izlerken filmin yaratıcıları adına utanıyor. Karakterlerin motivasyonları da, aralarında geçen konuşmalar da o denli tek boyutlu ki, herhangi birine karakter demeye bin şahit ister. Seri katil filmleri konuları gereği birkaç haftalık, birkaç aylık, hatta birkaç yıllık bir sürece yayılırken "Dehşet Gecesi"nin tek bir gecede ve çoğunlukla tek bir mekânda geçmesinin bile yapımı ucuzlaştırmak için düşünülmüş bir hinlik olduğu gün gibi ortada. İnsan filmin olumlu özelliklerinden de bahsetme gereği duyuyor ama ben kendi adıma böyle bir şey bulamıyorum.
gereksiz göndermeler
Tüm bu marifetlerinin üzerine "Dehşet Gecesi" boyundan büyük bir işe kalkışarak, korku-gerilim sinemasının başyapıtlarına göndermeler yapıyor. Örneğin, katilin çocukluğunu anlattığı sahnede gördüğümüz fotoğraf Stanley Kubrick'in "The Shining"ini (1980), jenerikten sonraki sahne Alfred Hitchcock'un "Sapık"ını ("Psycho", 1960) anıştırıyor. Ancak bu göndermeler de o kadar yersiz ve bağlamsız ki, birer göndermeden ziyade 'apartma' etkisi yaratıyor ve filmin söz konusu filmlerin ününden kendine pay çıkarma amacı güttüğünü hissettiriyor. Filmde David Carradine'ın düştüğü durum, ünlü oyuncunun "Kill Bill"deki etkileyici halini düşününce insanın içini acıtıyor. Ama daha da kötüsü, günümüz sinemasının belki de en karizmatik aktörlerinden biri olan Udo Kier, izleyiciyi dehşete düşürmesi gereken psikopat katil rolünde en çok kahkahaya yol açan öğe oluyor. Filmin yarattığı yegâne dehşet de, Udo Kier gibi muhteşem bir oyuncunun nasıl olup da bu kadar kötü kullanılabildiğini göstermesiyle gerçekleşiyor.
Kimler izlemeli:
Kimler izlememeli:


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Eğer hayatınız kötü gidiyorsa ne yaparsınız… Devam edersiniz.








Seanslar
Fragman

