"Dehşet Gecesi": Beşinci sınıf gerilim filmi

"Dehşet Gecesi": Beşinci sınıf gerilim filmi
Berke Göl 20 Temmuz 2007, Cuma 00:00
"Ölümle Dans" ("Living & Dying") ile tanıdığımız Amerikalı yönetmen Jon Keeyes, yine kadrosunda Türkiye’den oyuncuların da yer aldığı bir tür denemesiyle karşımıza çıkıyor. Ve yine sınıfta kalıyor…
Amerikalı yönetmen Jon Keeyes ile henüz birkaç ay önce, kadrosunda Tamer Karadağlı, Yelda Reynaud ve Deniz Akkaya gibi Türk oyuncuları da barındıran "Ölümle Dans" ("Living & Dying") vesilesiyle tanışmıştık. Planlandığı gibi gitmeyen bir banka soygunu gibi çok anlatılmış bir öyküyü -akla hemen Sidney Lumet'in muhteşem filmi "Köpeklerin Günü" ("Dog Day Afternoon") geliyor- ele alan "Ölümle Dans", karakterleri arasındaki karmaşık ilişkilerin ve onları hapsettiği kapalı mekânların yardımıyla gerilimi yüksek tutmaya çalışırken bir yandan da diyaloglar ve karakter yaratımı konusunda Tarantino filmlerinin zeki alaycılığına öykünüyor, ama senaryoda o tarz bir 'zekâ'dan eser olmadığı için fena halde komik duruma düşüyordu. Keeyes'in aynı yıl içinde çektiği diğer bir film olan "Dehşet Gecesi" ("Fall Down Dead") de tıpkı "Ölümle Dans" gibi uygulamaya çalıştığı tür formülünün ağırlığı altında ezilen, baştan sonra başarısız bir film. Ve yine "Ölümle Dans" gibi, -herhalde- sırf Türk yapımcıları ve başrollerden birinde yer alan Mehmet Günsür'ün adı yüzünden Türkiye'de gösterim şansı buluyor.

Filmin öyküsüne gelirsek; işlediği cinayetlerle Amerika'nın büyük bir kentinde dehşet saçan, kurbanlarının derisini yüzen, bedenlerine yan çevrilmiş bir 'v' çizen sanatçı ruhlu 'Picasso katil', garsonluk yapan genç ve bekâr anne Christie'nin peşine düşmüş ve onu 'sanat için' öldürerek ölümsüz bir sanat eserine dönüştürmeyi kafasına koymuştur. Elektriklerin kesilip durduğu, polis memurlarının amirlerine bir türlü ulaşamadıkları, olay mahalline bir türlü yardımın gelemediği, insanların kapandıkları binadan çıkmayı beceremediği gece boyunca karşısına çıkan herkesi başyapıtına hazırlık niyetine öldüren katili durdurmaksa Christie'nin kendisine düşecektir.

"Dehşet Gecesi"nin bilindik seri katil filmi trüklerini fütursuzca taklit edeceği, filmin yaklaşık olarak otuzuncu saniyesinde anlaşılıyor. Filmin tüm olay örgüsünün tabak gibi önümüze açıldığı bu andan itibaren de, perdeye merak ve heyecan duygularıyla bakmak gittikçe zorlaşıyor. Ancak sinema tarihi boyunca yüzlerce varyasyonu yapılmış olan bir hikâyeyi yaratıcılıktan hiç nasiplenmeyerek anlatması, "Dehşet Gecesi"nin sorunlarından yalnızca biri. Senaryodan diyaloglara, oyunculuklardan yapım kalitesine kadar her şey o kadar ucuz, o kadar kötü ki, insan izlerken filmin yaratıcıları adına utanıyor. Karakterlerin motivasyonları da, aralarında geçen konuşmalar da o denli tek boyutlu ki, herhangi birine karakter demeye bin şahit ister. Seri katil filmleri konuları gereği birkaç haftalık, birkaç aylık, hatta birkaç yıllık bir sürece yayılırken "Dehşet Gecesi"nin tek bir gecede ve çoğunlukla tek bir mekânda geçmesinin bile yapımı ucuzlaştırmak için düşünülmüş bir hinlik olduğu gün gibi ortada. İnsan filmin olumlu özelliklerinden de bahsetme gereği duyuyor ama ben kendi adıma böyle bir şey bulamıyorum.

gereksiz göndermeler

Tüm bu marifetlerinin üzerine "Dehşet Gecesi" boyundan büyük bir işe kalkışarak, korku-gerilim sinemasının başyapıtlarına göndermeler yapıyor. Örneğin, katilin çocukluğunu anlattığı sahnede gördüğümüz fotoğraf Stanley Kubrick'in "The Shining"ini (1980), jenerikten sonraki sahne Alfred Hitchcock'un "Sapık"ını ("Psycho", 1960) anıştırıyor. Ancak bu göndermeler de o kadar yersiz ve bağlamsız ki, birer göndermeden ziyade 'apartma' etkisi yaratıyor ve filmin söz konusu filmlerin ününden kendine pay çıkarma amacı güttüğünü hissettiriyor. Filmde David Carradine'ın düştüğü durum, ünlü oyuncunun "Kill Bill"deki etkileyici halini düşününce insanın içini acıtıyor. Ama daha da kötüsü, günümüz sinemasının belki de en karizmatik aktörlerinden biri olan Udo Kier, izleyiciyi dehşete düşürmesi gereken psikopat katil rolünde en çok kahkahaya yol açan öğe oluyor. Filmin yarattığı yegâne dehşet de, Udo Kier gibi muhteşem bir oyuncunun nasıl olup da bu kadar kötü kullanılabildiğini göstermesiyle gerçekleşiyor.

Kimler izlemeli:

  • Klasik seri katil filmlerinin beşinci sınıf taklitlerine bile ilgi duyanlar.
  • Korkutmak üzere çekilmiş bir filmin güldürmesinden tuhaf bir zevk alanlar.

    Kimler izlememeli:

  • Sağlam bir gerilim filmi izlemek istiyorum diyenler.
  • Udo Kier gibi bir aktörün en kötü filmde bile parlayacağını düşünenler.
  • Henüz kimse yorum yapmamış.
    TV'de bugün
    Prens ve Ben (18 Mart 2010 21:15 Tv8)
    Julia Stiles’dan bir romantik komedi! Kendi prensinizi bulmak bazen asil bir sorun haline gelebilir! Romantik komedi severler, bu peri masalına bayılacaksınız...
    Replik
    İkinci Nefes
    Kimseye zarar vermeden gitmek en iyisi.
    « »
    Copyright © 1998-2010 Sinema.com