Nicole Kidman: Cadıların en güzeli...
Sinema.com 25 Ağustos 2005, Perşembe 00:00
Birleşmiş Milletler'de görev yapan, Afrika asıllı bir çevirmeni canlandırdığı "Çevirmen"in yönetmeni Sydney Pollack, hem egzotik hem de entelektüel bir havaya sahip olduğu için, bu rol için başından beri sadece ve sadece Nicole Kidman'ı düşünmüş. Pollack'ın Kidman'la ilgili düşüncelerinde ne kadar haklı olduğunu görmek için bu yazıya göz atmanızda fayda var...

Bakışlarından ve gülüşünden zeki bir kadını tespit etme yeteneğine sahibiz ve Oscar Wilde bize yol gösteriyor: Sadece yüzeysel insanların, başkalarını dış görünüşlerine göre değerlendirmediklerini söylüyor. Estetin bu güzel sözü, her şeyi güzellikle kavrayan bu çok ‘görsel’ sözü, Kidman’ı anlamak için elimizdeki olanaklardan sadece bir tanesi. Ama dahası var. 

1967 yılında, Hawaii’de doğuyor Kidman. Melbourne’da, St. Martin’s Youth Theatre’da, sonra Australian Theatre for Young People’da, sonra Philip Street Theatre’da öğrenim görüyor. Bu sonuncusunda ses, prodüksiyon ve tiyatro tarihi dersleri alıyor. Avustralya doğumlu olduğundan ve sonra ailesiyle Washington D.C’ye taşındığından çifte pasaportlu. “Oz Büyücüsü”nü (“The Wizard of Oz”) seviyor, bale ve pandomime aşık. İlk kez altı yaşında sahneye çıkıyor ve sekiz yaşında pandomim dersleri alıyor. On yaşında drama okuluna yazılıyor. Bu konuda, ailesinin hayal gücünü geliştirmesinde kendisine yardımcı olduğunu belirtiyor. Her haftasonu, Philip Street’deki tiyatroya gidiyor ve muhteşem anlar yaşıyor. Erkeklerle ve kızlarla plajlara gidip kendini eğlendiren bir salak olacağına, tiyatroya kilitleniyor ve kişiliği böylece şekillenmeye başlıyor. Böylece kendini bir ‘outsider’ olarak da görmeye başlıyor ve sanatsal ifade yolunda ilk adımı da bilinçsizce atmış oluyor. İlk öpüşmesini dahi sahnede yaşıyor. 1800’lerin sonunda cinsel bastırılmışlığı anlatan bir tiyatro oyunu, aynı zamanda onun ilk profesyonel deneyimi. 14 yaşında TV filmi "Bush Christmas" ile ilk kez beyazcamda görünüyor. Çeşitli önemsiz yapımda yer aldıktan sonra 1983’de ABC’de yayınlanan “Winners”da oynuyor. Kendine olan güvenini tam kazanmadığından, kendini özgürce ifade edemiyor henüz. 17 yaşında Disney prodüksiyonu “Five Mile Creek”de bir rol kabul ediyor. Haftada beş gün, yedi ay boyunca sette kamera karşısına geçiyor. TV filmlerindeki rolleri sürüyor ve “Vietnam”da kendine iyi bir rol kapıyor. Altmışların tipik bir okul kızından 24 yaşında, özgür düşünceli, Avustralya’nın Vietnam’ın işgaline katılmasını protesto eden bir aktiviste dönüşen bir kadını canlandırıyor bu ilk önemli filminde. Bu konuyla ilgili olarak, John Duigan’la çalışacağı için projeden çok umutlu olduğunu ve umduğunu da bulduğunu söylüyor. 

Vietnam sendromu 1988 yılında, kendisini dünya çapında bir oyuncuya dönüştürecek olan “Dead Calm” için teklif alıyor. Henüz on dokuz yaşındayken, otuzlarındaki bir kadın olarak düşünülmüş bu karakteri kapmayı başarıyor. Yönetmen Noyce, rol için aklında Debra Winger, Sigourney Weaver gibi isimlerin olduğunu kabul ediyor. Ama sonra George Miller’ın da desteğiyle, “Vietnam”dan bildikleri Kidman üzerinde karar kılıyorlar. Japonya’da bir film festivalindeyken, Tom Cruise’un kendisiyle görüşmek istediğini öğreniyor. Konu, “Days of Thunder” filmi. Los Angeles’a bedava uçacağı için mutlu olsa da, rolü alacağına asla inanmıyor Nicole. İlk karşılaşmalarında, Cruise’dan çok daha uzun olduğundan bir parça utanıyor ve şaşırıyor. Bu boy farkı yüzünden, rolü alamayacağını da düşünüyor. Birkaç denemeden sonra otele gidiyor ve ertesi gün rolü aldığını öğreniyor. Bu filmde, maço araba yarışçısı Cruise ile aşk yaşayan bir doktoru canlandırıyor. 5 ay süren çekimler onu çok yoruyor ve bu sayede Cruise ile birbirlerini tanıma fırsatı buluyorlar. Tom Cruise, o zamanlar evli bir adam ve Nicole ile romantik bir ilişkiyi asla düşünmüyor. Mimi Rogers ile olan evliliği kısa sürede bitiyor ve 1990 Oscar törenlerine Nicole Kidman’ı koluna takarak geliyor. Kidman böylece medyanın gündemine iyice yerleşiyor. “Kramer vs. Kramer”in efsanevi yönetmeni Robert Benton’un yeni filminde kendisine bir rol vermek istediğini öğreniyor. “Billy Bathgate” filminde, büyük usta Dustin Hoffman da rol alıyor. Böylece, yine boyca çok daha uzun olduğu bir erkekle birlikte önemli bir filmde rol alıyor. 1990 yılında Colorado’da Tom Cruise ile evleniyor. Bu gizli evlilik, medyadan sır gibi saklanıyor. İlişki ve nikâh bilinse de, düğün yeri bilinmiyor. Ve bu evliliğin ertesinde, “Far and Away” isimli 70 mm filmde yine Tom Cruise ile birlikte rol alıyorlar. “Malice” geliyor sonra. Nicole, karanlık bir rolde, bir ‘femma-fatale’ olarak karşımıza çıkıyor. Yanında Alec Baldwin, Bill Pullman gibi ünlü oyuncularla. Bu filmin ertesinde Michael Keaton ile çok üzücü bir film olan “My Life”da rol alıyor. İzleyicileri bol bol ağlatan bu filmin bir suç ortağı oluyor. Daha sonra New York’a, ünlü Actors’ Studio’ya gidiyor ve burada birçok ustanın icra ettiği ‘metot oyunculuğu’nu öğrenmeye başlıyor. Kidman’ın gittikçe artan başarısı, onu bir süper-prodüksiyona, “Batman Forever”a yöneltiyor. Yönetmen Joel Schumacher, Kidman’ı “Dead Calm”dan bu yana takip ettiğini ve en sonunda onu bu filmde yakaladığını söylüyor. Sonuç olarak, vasat bir filmde oynuyor Kidman, ama iyi para kazanıyor. 

Gus Van Sant ile... Bağımsız yönetmen Gus Van Sant ile çalıştığı “To Die For”, kariyerinde yeni bir sayfa açıyor. Hırsı için herkesi safdışı edebilecek kadar bozulmuş bir karakteri canlandırdığı bu filmle, Kidman oyunculuğunda büyük bir başarıya ulaşıyor. İzleyiciler, Kidman’dan, canlandırdığı karakter yüzünden iyice nefret ediyorlar. Ve bu, tabii ki Kidman’ın başarısı oluyor. Kidman, giderek daha önemli ve cüretkâr işlere soyunuyor. Oyunculuğunu sergilemek, Hollywood’un ‘çöp’ filmlerinden arınmak istiyor. Böylece “Batman Forever”, “Days of Thunder” gibi klişeleşmiş Amerikan filmlerinde yer almaktan vazgeçerek, sinemayı entelektüel ve duyarlı bir ortam olarak kullanmayı seçen öncü sanatçıların filmlerinde oynamaya başlıyor. Henry James’in klasik romanı “Portrait of a Lady”de Jane Campion’la çalışıyor. Yetenekli bir sinemacı, gerçek bir feminist ve akıllı bir kadın olan Jane Campion, Kidman’la bu filmde muhteşem bir sonuç alıyor. John Malkovich ile birlikte, Kidman filmde gerçek bir elektrik yaratıyor. Filmdeki karakteri, ayaklarının üzerine sağlam basan, kararlı ve duygusal bir kişilik olarak biraz da Kidman’ı yansıtır gibi. Hollywood’un yeterince zeki olmayan eleştirmenleri filmi pek beğenmiyorlar. Kidman da buna bozuluyor. Buna rağmen filmi savunuyor ve orada oynamaktan gurur duyduğunu ifade ediyor. Duygusal ‘durulma’ Bu filmin ardından tam altı aylık bir duygusal ‘durulma’ yaşıyor. Stanley Kubrick’le, yedinci sanatın en önemli simalarından biriyle çalışma olasılığı ortaya çıkıyor. Ancak ismi konmamış proje sürekli erteleniyor ve Kidman “The Peacemaker”da oynuyor bu arada. Sadece sekiz haftada rolünü tamamlıyor ve evine dönüyor. Kubrick, bu kötü film de bittikten ve kendi işlerini tamamladıktan sonra, Kidman ile Cruise’a bir faks yolluyor ve “Eyes Wide Shut”tan bahsediyor. Çift hemen "evet" diyor. Ve bu eşsiz filmin çekimlerine 4 Kasım 1996’da başlayıp 31 Ocak 1998’de setten çıkıyorlar. Kidman, küçük bir kadroyla çalışan Kubrick’le yaptığı iş için “Tıpkı bir öğrenci filminde çalışmak gibiydi,” diyor. Burada Kubrick’in amatör ruhu da vurgulanmış oluyor. Verdiği ropörtajlarda, Kubrick’in bakışlarından bahsediyor ve onları çok anlamlı bulduğunu belirtiyor. Gerçekten unutulmaz bir performans sergiliyor filmde ve oyunculuğunun doruk noktalarından birine ulaşıyor. Ardından gelen “Practical Magic”i Sandra Bullock ile çeviriyor. 1998’de, “The Blue Room” isimli sansasyonel tiyatro oyununda rol alarak yine medyanın ilgisini çekiyor. “Eyes Wide Shut”ta kalçalarının ve göğüslerinin gözüktüğü sahneler de işin içine girince, Kidman medyanın vahşi üyeleri tarafından bir seks objesi olarak sunuluyor. Erkekleri tahrik edecek bir seksi kadın imgesi yaratılıyor çevresinde . Kidman ise, çekici olmasına çekici ama filmde cinsel sömürünün çok uzaklarında amaçlar için vücudunu sergiliyor. Daha sonra “Birthday Girl”, “Kırmızı Değirmen” ve “The Others” filmlerinde rol alıyor. Tüm bu karışık programın ardından, 5 Şubat günü Kidman ile Cruise ayrıldıklarını ilan ediyorlar. Ama bu ayrılık değil bizi şaşırtan, bizi şaşırtan, Kidman’ın şarkı söylemeye de hafiften başlamış olması ve bu ayrılıktan hiç etkilenmemişçesine üretkenliğinin artması. 

2003 yılında Oscar'a uzandığı “Saatler”de ("The Hours"), çoktan kanıtlamış olduğu oyunculuk yeteneğinin sınırlarının tahmin ettiğimizin çok ötesinde olduğunu göstermişti Kidman. Pek çok sosyal bilimcinin feminist hareketin en önemli figürlerinden biri olarak gördüğü Virginia Woolf’u canlandırmak için adeta kendini yeniden yaratan Kidman, tüm güzelliğini yeteneğinin ardına saklamayı başarmış ve bir açıdan kendini seks bombası olarak gören izleyicilerle eleştirmenlere nanik yapmıştı. O zamanlar, "2003 ve 2004 yıllarında Kidman'ı birbirinden iddialı filmlerde izlemeye devam edeceğiz", demiştik. Nitekim Kidman, mafya patronu olan babasından kaçıp 'Dogville' ('İtkasaba') adlı bir kasabaya sığınan Grace karakterini canlandırdığı, Lars von Trier’in olay yaratan filmi “Dogville”le karşımıza çıktı. Tüm iyi niyetine karşın kasaba sakinlerinin kendisini sömürmesine engel olamayan ve nihayetinde çareyi onlardan intikamını almakta bulan Grace karakterinde yine akıllara kazınacak bir performans sergileyen Kidman, ardından “Soğuk Dağ”da çıtayı epey aşağılara düşürmüştü. Her haliyle Oscar Ödül Töreni için yapıldığını ifşa eden filmde, Nicole Kidman da hayli soğuk bir oyun çıkarıyordu. Anthony Hopkins ve Ed Harris gibi iki dev aktörle rol aldığı “İnsan Lekesi”nde ise, tam tersine, fazlasıyla sıcak bir karakteri, Faunia'yı canlandırıyordu. Babası yaşındaki üniversite profesörü Coleman Silk'ü baştan çıkartarak bir skandala yol açan, hayli tutkulu bir kadın rolünde karşımıza çıkan Kidman, "Soğuk Dağ"daki imajını biraz da olsa toparlamayı başarıyordu. "Stepford Kadınları"nda bu düzelme trendini sürdürdüğünü söyleyebiliriz. "Soğuk Dağ" filminin kasvetli çekim ortamında bunaldığı bir sırada, "bir komedi filminde oynamalıyım" şeklinde karar alan Kidman, hep birlikte oynamak istediği John Cusack'in de yer alacağı "Stepford Kadınları" projesine dört kolla sarılmış. Cusack ailevi nedenlerle projeden çekilince, Kidman da ayrılmayı düşünmüş, ancak yapımcıların kendisini ikna etmesiyle filmi tamamlamaya karar vermiş. Güzel yıldız sonuçtan oldukça memnun olduğunu, böyle 'hafiflik' üzerine kurulan bir filmde yer almanın kendisine iyi geldiğini belirtmişti. Gizemli bir şekilde, tüm kadınların ‘mükemmel’ ev kadınları olduğu Stepford kasabasında, kadınların bu otomatikliğine karşı mücadele eden, iş yaşamında çok başarılı bir geçmişe sahip bir kariyer kadınını canlandırdığı bu filmdeki Joanna Eberhard karakteriyle, kendisi arasındaki bağ sorulduğunda da şunları söylemişti Kidman: “Mutluluk mükemmeliyetçi olmaktan ya da öyle olmaya çalışmaktan geçmiyor. Ben yaşamda hiçbir şeyde mükemmel olduğumu düşünmüyorum ve böyle olmaya çalışmıyorum da. Aslında ilişkilerimde de beni en çok çeken insanların kusurlu tarafları…” “Akbabanın Üç Günü” (“Three Days of Condor”), “Absence of Malice” ve “Şirket” (“The Firm”) gibi, sansasyon yaratan politik gerilimlerin usta yönetmeni Sydney Pollack'ın imzasını taşıyan “Çevirmen”de (“The Interpreter”) Afrika doğumlu Birleşmiş Milletler çevirmeni Silvia Broome'u canlandıran Kidman, filmdeki başrol arkadaşı Sean Penn'le uyumlu bir birliktelik ortaya koyuyor. Pollack, Broome rolü için ilk andan itibaren aklında Kidman'ın olduğunu söylüyor ve bunun gerekçelerini şöyle sıralıyor: "Bu rol için sadece Nicole Kidman'ı düşündüm. Bunun temelinde Amerikalı olmaması, aynı anda hem egzotik, hem de entelektüel bir havaya sahip olması gibi etkenler var." Adeta kendisi (ve de burnu) için yazılmış bir proje olan “Tatlı Cadı”da (2005), “Aşkın Büyüsü”nden (“Practical Magic”, 1998) 7 yıl sonra yine büyü-sihir işlerine bulaşırken karşımıza çıktı. “Tatlı Cadı”nın 60’lardaki ünlü dizisinin başrol oyuncusu Elizabeth Montgomery’ye sadece fiziksel olarak değil, burnunu oynatabilme yeteneğiyle de benzeyen Kidman, bunca yıl sonra dizinin beyazperde uyarlamasının yapılmasına öncülük eden isim olmuş. Şimdiye kadar yaptıklarına ve yapacaklarına bakınca bu duyarlı, güzel oyuncunun ‘persona’sının, gelecek yüzyıllara mutlaka ‘kalacağını’ düşünmemek elde değil.

Henüz kimse yorum yapmamış.

TV'de bugün
Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Replik
İbrahim Bey ve Kuran'ın Çiçekleri
Ona aşıksın ama bu aşk sana ait, seni bağlar; aşkını reddetse bile bunu değiştirmez. Sadece bundan faydalanamaz, hepsi bu.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com