
İçten içe eriyen Icarus
"Gün Işığı" daha ilk bilgi aktarımı sırasında seyirciye neler sunacağının da işaretini veriyor aslında. Sönmek üzere olan güneşe doğru ilerleyen ve gayet ironik biçimde 'ICARUS II' (İkarus karakteri, Yunan mitolojisinde, güneşe yaklaşınca balmumu kanatlarının erimesi sonucu yeryüzüne düşüp ölmesi ile bilinir) adı verilen geminin mürettebatıyla tanışıyoruz ilk aşamada. Ardından ise bu ölümcül yolculuk sırasında en önemli sorunun karakterler arasında çıkan çatışmalar olabileceğinin sinyalleri de kısa bir süre içinde seyirciye sunuluyor. İşte bu aşamadan itibaren film, tüm bilimkurgu trüklerinin yanında bizi ciddi bir psikolojik gerilimin beklediğinin de altını çiziyor. Aslında bu bağlamda bakıldığında da filmin asıl derdi ortaya çıkıyor. Çünkü ardı ardına çıkan sorunlarla birlikte karakterlerimiz arasındaki çatışmalar giderek hiddetleniyor ve gemi adeta bir yengeç sepetine dönüşüyor. Bu açıdan bakıldığında cayır cayır yanan yıldıza yaklaşırken gemi aslında yavaş yavaş içten erimeye başlıyor.
Her ne kadar psikolojik gerilim tabiri tercih edilse de filmin, karakterlerin iç dünyasına derinlemesine dalan bir yapısı olduğunu düşünmek hata olacaktır. Gemi mürettebatının aslında arketip seviyesinde tutulduğunu belirtmek gerek. Bu açıdan baktığımızda her bir karakterin, yaptığı ya da savunduğu belli olguların temsilcisi haline geldiğini ve bunun üzerine fazladan bir gelişime de açık olmadığını söyleyebiliriz. Aslında bu seçimin son derece bilinçli olduğu da açık. Zira bilindik İkarus göndermesinin dışında, film pek çok açıdan mitolojik yan okumalara açık kapı bırakan bir öyküye sahip. Bu bağlamda karakter bazlı bir yapıdan uzaklaşan senaryonun en büyük kozlarından bir tanesi ise şüphesiz geminin ta kendisi haline geliyor. "Yaratık"ın ("Alien", 1979) 'mother'ını ('anne') feci halde anımsatan gemimiz bu benzerlik sayesinde seyirciyi ciddi bir 'Yaratık' beklentisi içine de sokuyor (ki Boyle'un bu beklentiyi vakti gelince oldukça orijinal biçimde kullandığını söylemek mümkün).
Göz kamaştıran görsellik
"Gün Işığı" içeriğinde barındırdığı zeki göndermeler ve gerilim adına kurduğu iç çatışmalarla birlikte "Armageddon" (1998) ya da "Kor" ("The Core", 2003) gibi aptal türdeşlerinden ciddi anlamda ayrılıyor. Üstelik görsel açıdan değerlendirdiğimizde etkileyiciliğin yanında belirli bir işlevselliğin de olduğunu söyleyebiliriz. Görüntü yönetmeni Alvin H. Kuchler'ın sık sık farklı mercek kullanımıyla kameranın yaratığı algıyla oynaması sayesinde seyirci, gereken duygu aktarımını eksiksiz bir şekilde alıyor. Göze çok güzel gözükmesinin yanında öykünün taşıdığı gerilim ve karakterlerin zaaflarının seyirciye daha iyi anlatılması için de kullanılan görsellik şüphesiz "Gün Işığı"nı büyük perdede daha da etkileyici hale getiriyor. İngiliz yapımı görsel efektler Hollywood'dakilere nazaran daha ufak çapta olsa da ekonomik kullanımlar sayesinde son derece şaşaalı bir havaya bürünüyor. Çok iyi tasarlanmış set tasarımlarını da eklediğimiz zaman filmin teknik açıdan sağladığı bu mütevazı gösteriş, seyircinin öykünün içine daha da çabuk bir şekilde dalmasını, hatta tamamen kendini kaybetmesini sağlıyor.
Sonuç olarak "Gün Işığı" tıpkı kahramanlarımızın hedefi olan güneş gibi gözlerinizi kamaştıracak bir görselliğe sahip. Tüm bunların yanında, Danny Boyle'un dinamik ve yaratıcı öykü anlatımı da filmi bir solukta izlemeniz için geçerli bir neden. Bilindik Hollywood bilimkurgu-aksiyonlarından oldukça farklı şekilde ilerleyen film, yine de türün pek çok klasiğini sık sık aklınıza getirecek sekanslara sahip. Bu bağlamda bakıldığında "Gün Işığı", türün özündeki öğelerden hoşlanan, ancak Danny Boyle ve Alex Garland ikilisinin yenilikçi tavırlarına, öykü içerisinde yer alan sert ve muzır dönüşlere de açık olan kişilerin kaçırmaması gereken bir deneyim.
Kimler izlemeli:
Kimler izlememeli:



Fox'da bu akşam 23:00'da başrollerini Robert Redford, James Gandolfini ve Mark Ruffalo'nun paylaştıkları Son Kale (The Last Castle 2001) adlı film ekrana geliyor.

Bu günü unutmayın, çünkü sonsuza kadar sizin olacak.






Seanslar
Fragman
