Bazı filmler, tarihe mal olmuş efsanevi figürlerin etrafında oluşturulmuş "büyü perdesi"ni aralayıp onların sıradan hallerini bize göstermeye çalışırlar.
"Beethoven'ı Anlamak" da, öncelikle bir "müzik tanrısı" olarak idealize edilen
Ludwig van Beethoven'ın yaşam deneyimini, insanlarla kurduğu ilişkileri ve gündelik hayatını hayal eden bir film. Onun portresini, yüce bir içgüdüyle dünyanın en güzel melodilerini yazan bir dahi olarak değil; diğer insanların -uzaktan da olsa- sevgisine muhtaç, insanlarla ilişki kurmakta zorlanan bir adam çıkıyor.
"Beethoven'ı Anlamak",
Beethoven'ın efsanesini ve sanat aşkını yüceltmek için, onun insan ilişkileri konusundaki acizliğini gizlemeye gerek olmadığına inanan bir film. Fakat bunu yaparkenki amacı, sadece, o müzik "tanrısının", aslında hepimiz gibi kanlı canlı bir "insan" olduğunu ortaya koymak değil. Film, aynı zamanda onun müzik dehasının nasıl da günlük hayatın sıradan ıstırap ve heyecanlarından beslendiğini de gözler önüne sermek istiyor. "Beethoven'ı Beethoven yapan sadece Tanrısal bir yetenek değildi," diyor ve onun müziğinin ardındaki gündelik etkileşimleri arıyor. Yaşadığı yerin karanlık ve izbe atmosferi, etrafındaki burjuva oluşumlara duyduğu (Anna'nın erkek arkadaşının mekanik köprü projesini parçalamasıyla doruğa ulaşan) nefret, loş barlarda içilen biralar ve hatta kendi vücudunun pisliği... Tüm bunlar filmde,
Beethoven'ın müziğini besleyen gündelik ilham kaynakları olarak çıkıyor karşımıza. Böylelikle film, tüm o yüce bestelerin ardında, hepimizin hayatta yüz yüze geldiği banal gündelik durumların olabileceğini vurgulamış oluyor. Müziği bir dışavurum aracı olarak kullanan birinin, büyük bestelere imza atmak için her zaman "manzaralı bir ev"e ihtiyacının olmayacağını, en pis şeylerde bile hayatın özünü bulabileceğini gözler önüne seriyor. Bu yüzden,
Beethoven'ın vücudunda bağırsaklarının bulunduğu yeri işaret ederek, son derece bayağı ve mide bulandırıcı bir melodinin peşinde olduğunu söylediği sahne, belki de filmin en önemli sahnesi. Bu tür bölümleriyle, yaratıcılığın sadece, güzel şeylerden daha da güzel şeyler üretmek değil, aynı zamanda çirkinliği farklı bir güzellik biçimine dönüştürmek olduğunun da altını çiziyor
"Beethoven'ı Anlamak".
Filmin en sıradan tarafı ise, ne yazık ki en güçlü olması gereken tarafı: Filmin adının da kaynağı olan, Anna ve Beethoven arasındaki ilişki ya da Anna'nın Beethoven'ın dehasını yorumlama biçimi. Zira filme Anna'nın bir at arabasından Beethoven'ın kafasında uçuşan melodileri eşliğinde ağaçlara, insanlara ve sokaklara baktığı karelerle başlıyor ve bütün filmi onun bakış açısından izliyoruz. Fakat ne yazık ki, filmin omurgasını oluşturan Anna karakteri, Beethoven'ın yanında çok zayıf kalıyor. Onun hislerine tam olarak vakıf olamıyoruz. Evet, bu Anna'nın Beethoven'ı görüş biçimiyle ilgili bir film, fakat o görüşün aktarıldığı gözlerin sahibi olan karakterin yeterince kuvvetli çizilmemiş olması, filmin temelden yıkılmasına neden oluyor. Agnieszka Holland gibi Polonya sinemasının en önemli kadın yönetmenlerinden birinin (ki Kieslowsky'nin "Mavi"si gibi kadın bakış açısı babında bu filmle benzerlik taşıyan bir başyapıtın öyküsüne imza atmış bir isim) damgasına sahip olan bir filmin en zayıf yönünün kadın karakter olması. Sonuçta ancak Diane Kruger'ın görece incelikli oyunculuğu sayesinde Anna'ya dair bir fikir sahibi olabiliyoruz.
Son kertede, Beethoven'ı Anlamak'ın, bir müzik tanrısını 'insan'a dönüştürürken, Anna'nın onu yücelten bakışıyla 'müzik tanrısı' mitini yeniden kurarak kendisiyle çelişen bir pozisyona düştüğünü de belirtmek gerekiyor. Bu yüzden filmin ele aldığı konuyu Hollywood-vari bir şekilde romantize etmekle, gündelik ve banal deneyimlerin üstünü romantik perdeyi kaldırmak arasında kaldığını, bu ikisi arasında tutarlı bir tercih yapamamaktan mustarip olduğunu söyleyebiliriz.
Kimler izlemeli:
Özellikle 'sanatsal yaratıcılığın kaynağı' konusuyla ilgilenenlerin kaçırmasın!
Kimler izlememeli:
Büyük bir besteciyle onun hayatına girmiş sıradan bir insanın karşılıklı etkileşimi üzerine incelikli bir film izlemek isteyenler.