"Küçük Gün Işığım": Sarı minibüsün farkı...
K. D. Yılmaz 27 Nisan 2007, Cuma 00:00
'Orijinal Senaryo' ve 'Yardımcı Erkek Oyuncu' dallarında Oscar alan "Küçük Gün Işığım" ("Little Miss Sunshine") bu senenin en çok konuşulan filmlerinden biriydi. Filmi türünün pek çok örneğinden ayıran yanı, 'yola çıkan sorunlu aile' temasını işleyiş biçimi...
Gayet iddiasız bir şekilde yola çıkıp geçtiğimiz senenin en büyük fenomenlerinden biri haline gelen "Küçük Gün Işığım" ("Little Miss Sunshine", 2006) ilk başta, adını -hatta kendilerini bile- hatırlamadığımız tonlarca 'yola çıkan sorunlu aile' öykülerinin önemsiz bir yeni versiyonu gibi gözüküyor. Kendilerine has dertlerden muzdarip aile üyelerinin bir amaç için bir araya gelmeleri ve bu yolculuk sırasında her birinin -içsel veya dışsal- sorunlarına bir çözüm bulmaları, gerçekten de pek orijinal durmuyor. Zaten "Küçük Gün Işığım"ı türünün pek çok örneğinden ayıran özelliği de içerikten çok bunu ele alış biçimi olarak görülebilir.

Küçük kızlarının katılmak için delirdiği bir çocuk güzellik yarışmasına götürmek için külüstür bir Wolksvagen minibüsle yola çıkan Hoover ailesinin maceralarını anlatan film her şeyden önce inanılmaz samimi havasıyla seyirciyi yakalıyor. İster istemez bu arıza kişiliklerin yolu nasıl geçireceklerini merak etmeye başlıyorsunuz.

Elbette film, bu cazibesini ilk aşamada senarist Michael Arndt'ın zeki senaryosuna borçlu. Arndt her biri gayet basit ve bilindik sorunlara sahip olsa da, karakterleri mümkün olduğu kadar üç boyutlu hale getirip karikatürize tipler olmaktan çıkarıyor. Arndt'ın becerilerinden birisi de şüphesiz kolayca antipatik hale gelebilecek olan bu karakterleri gayet sevimli bir hale sokabilmesi. Kazanmakla kafayı bozmuş olan ve sürekli bu konuda vaaz veren bir babanın başarısızlıkları, ot içip bol bol küfürlü konuşan büyükbabanın biricik torununun yanında kişiliğini kaybetmeden yelkenleri suya indirmesi, veya hem Nietzsche hem de orduya girmekle kafayı bozmayı başarmış bir ağabeyin içlerinde barındırdığı tezatlıklar bir şekilde seyircinin de karakterlere daha bağlanmasını sağlıyor. Öykünün tıkanmasını beklediğiniz bir anda sarı minibüs gayet doğru bir biçimde öyküye, adeta bir karakter gibi yediriliyor. Ve şüphesiz beklenmeyen değişim noktaları ve umulmadık kahkahalar "Küçük Gün Işığım"ı dinamik kılmayı başarıyor.

Karakterleri düşündüğümüz zaman onları ete kemiğe büründürmeyi başaran oyunculardan da bahsetmek gerekiyor. Hollywood'un pek çok yıldızından daha yetenekli olduklarını pek çok kere kanıtlamış olan Greg Kinnear ile Toni Collette ve kariyerinin sonbaharında bu filmle Oscar'ını kazanan Alan Arkin hakkında fazla bir şey söylemeye gerek yok. Kadronun ilk sürprizi son yıllarda komedi türünde büyük bir çıkışa geçen Steve Carrell. Oyuncu, kendini zaten kanıtladığı türün gereksinimleri yanında karakterinin duygusal anlarını da çok iyi yakalamayı başarıyor. Filmin yıldızı ise şüphesiz sinema sektöründe Dakota Fanning dışında da çocuk oyuncular olabileceğini gösteren Abigail Breslin. Aileyi bir araya getiren Olive rolünde yılın en eğlenceli performanslarından birisini sergileyen Breslin'le beraber tüm kadronun aslında en büyük albenisi gösterişten ve abartıdan uzak, performansları.

Bu aşamada yönetmenlerin tercihine de bir göz atmak gerekiyor. Video klip sektöründen çıkmış olan Jonathan Dayton ve Valeri Faris çifti, aynı alandan sinemaya geçen önceki örneklerin aksine geldikleri sektördeki her türlü gösterişçi abartı tuzaklarına kapılmıyorlar. Arndt'ın senaryosunu gayet akıcı ve sadece öykü ile oyunculara hizmet edecek şekilde kameraya aktarıyorlar.

"Küçük Gün Işığım", türünün vasat örnekleri gibi eğlendirip unutulmak gibi bir hedefe sahip değil. Hoover ailesinin her bir üyesi bir şekilde içinize işleyecek biçimde gerçekçi ve ilginç olmayı beceriyorlar. Diğer yandan elbette Wes Anderson'ın "Tenenbaum Ailesi" ("The Royal Tenenbaums", 2001) ya da "Suda Yaşam"daki ("Life Aquatic with Zissou", 2004) kadar aykırı ve keskin kişilik veya öykülerle karşılaşmayı beklememek gerekiyor. Bu senenin neredeyse en popüler filmi haline gelen "Küçük Gün Işığım"ın meziyeti zaten bilindik formatta bir öykünün de çok fazla aykırılık içermeden iyi bir film haline getirilebileceğini kanıtlamasında yatıyor. Bu aşamada Oscar, BAFTA ve daha pek çok sektör ödülünü kazanmasının yanında seyirci ve eleştirmen kitlesini de aynı frekansta buluşturmuş olmasına şaşırmamak gerekiyor.

Toplam 1 yorum yapılmış. Yorumları görmek için tıklayın.
Haftanın Filmi
Hancock
Hancock
7.5/10
TV'de bugün
Altın Yumruk İstanbul'da (6 Temmuz2008 21:20 Kanal 1)
Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.
Replik
Hellboy
Işığın olmadığı yerde karanlık hüküm sürer.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com