
Ülkemizde özellikle son dönemde ilköğretim okullarına kadar inen uyuşturucu pazarı üzerine çeşitli yorumlar getiren filmin en büyük sorunu; can damarını oluşturan fikirlere kendini fazlasıyla kaptırıp geride kalan her şeyi iki boyutluluğa indiren senaryosunda yatıyor. Emniyet-mafya-okul üçgeni arasında mesaj kaygılı çoğu sahnenin yapısının açık biçimde yapaylık ve didaktiklik barındırdığını söylemek mümkün. Bu yapıda hiç şüphesiz seyirciye bilgi vermek için hazırlanmış diyaloglar önemli rol oynuyor. Bunlar zaman zaman o kadar aşırıya kaçıyor ki karakterlerin neredeyse kameraya dönüp 'işte durum böyle sayın seyirciler' demesini bekler hale geliyorsunuz. (Ki filmin sonunda geçen bilgilendirici yazılarla filmin bu tavra iyice yakınlaştığını söylemek mümkün.) Çoğu zaman karakterler arasındaki iletişimi de izleyici gözünde yabancılaştıran ve ortalıkta dönen hikâyeyi ciddiye almamızı engelleyen bu konuşmalar aslında Sınav'ın yapmak istediği şeyi de ön plana çıkarıyor. Yönetmen filminde; uyuşturucu kullanan gençler, Ankara başta olmak üzere yetki sahibi üst makamların bu durumu görmezden gelişleri üzerine mesaj vermek istiyor. Ancak verdiği mesajlar ve sunduğu manzaralar aşırı açıklayıcı olma çabasıyla zaman zaman ilkokul seviyesinde bir derse dönüşüyor. Bu yapaylığa hizmet eden kimi mizansenler de gerçekçilikten uzak klişelere dönüşüyor. Örneğin liselilerin bir partisindeki sekansa, 80'lerin Ahu Tuğba filmlerindeki ünlü disko sahnelerinin, sadece daha iyi çekilmiş hali diyebiliriz.
Bu aşamada öne çıkan diğer bir önemli handikap ise karakterler ve bunların uzantısı olarak oyunculuklar. Film boyunca neredeyse hiç kimse üç boyutlu bir karakter haline gelemediği için seyircinin işi ciddiye alma şansı da azalıyor. 'İyi niyetli, idealist rehber öğretmen', 'ana karaktere aşık bir bayan polis', 'kötü bir uyuşturucu patronu' gibi gayet basit sıfatlarla tanıtılabilecek ve bunların dışında hiçbir bilgi verilmeyen karakterler ister istemez birer karikatür haline dönüşüyor. Oynadıkları rolün ciddi bir arka planı olmamasından ötürü de oyuncuların performansları yavan ve özellikle 'kötü adam'larda da, klişe bir hale bürünüyor. Bu aşamada da Murat Daltaban ya da Udo Kier gibi iyi oyuncu seçimlerinin bir anlamı kalmıyor. Filmin kahramanı Atilla rolündeki Mehmet Kurtuluş ise şüphesiz Osman Sınav'ın yaratmak istediği karizmayı seyirciye aktarıyor. Ayrıca oyuncu, hakkında empati kurabileceğimiz tek karaktere can vermenin avantajını taşıyor. Üstelik Kurtuluş, aksanını da oldukça düzeltmiş. Ancak yine de arada Türkçe vurgu açısından yetersiz kaldığı anlar oluyor. Zaten sırf bu yüzden de karakterin Almanya'da büyüdüğü bilgisi senaryoya eklenmiş.
"Pars: Kiraz Operasyonu" şüphesiz aksiyon sekansları ile sınıfı başarıyla geçiyor. Bu açıdan filmde bir kusur aramak gerçekten anlamsız. Osman Sınav, çatışma ya da takip anlarında devamlılığı ve ritmi gayet iyi bir biçimde sağlarken, gereken sahnelerde de seyirciyi germeyi başarıyor. Ancak ne var ki hoş bir öyküden yola çıkmasına karşın iki buçuk saat gibi gayet uzun süresi boyunca karakterlerine yeterince özen göstermemesi ilgiyi dağıtabilecek bir unsur.
Elbette Türk halkının büyük bir kesiminin, gözüne gözüne sokulan mesajlardan ne kadar hoşlandığı son zamanlarda çeşitli TV ve sinema örnekleriyle kanıtlanmış durumda. O yüzden bu tarzın, filmin hedef kitlesi açısından gayet doğru bir seçim olduğu söylenebilir. Yine de Türk seyircisinin, altı yaşındaki eğitime muhtaç çocuk muamelesi görmeden de belirli konuları anlayabileceğini düşünmek, iyimser bir tutum olmaz herhalde.
Kimler izlemeli:
Kimler izlememeli:



Robert De Niro, Jeremy Irons, Ray McAnally ve Aidan Quinn'in oynadığı Görev (The Mission) adlı film bu akşam 21:00'da Tv8 ekranlarında...

Çok fazla beklersen bir şey elde edemezsin.






Seanslar
Fragman
