Gösteri devam etmeli
Esin Küçüktepepınar 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Ben kendisini pek fazla tanımam. Eminem’in hedef kitlesinde hiç değilim ama Hollywood böyle bir projeye soyunduysa artık ben de dışarıda bırakılmamışım, demektir.
8 Mil, Eminem'in büyüdüğü, Amerika’nın büyük şehirleri içerisinde en ‘karışık ve sağlıksız’ olduğu söylenen Detroit’te mekân buluyor. Adını ise 8 Mile Caddesi’nden almış. Orta sınıfın yaşadığı, görece varlıklı kesim ile fakir beyazları ve refahtan pay alamamış siyahilerin biradada yaşadığı tehlikeli bölgeyi birbirinden ayıran bu cadde Eminem’in rap yoluyla aşmaya çalıştığı bir sınır adeta. Şehir artıklarının yığıldığı, yıkık binaların yeraldığı, çete savaşlarının, işsizlik ve genel bir umutsuzluğun çöktüğü bir şehir çöplüğü gibi. Usta görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto, acımasız bir bakışla çürümüş Detroit manzaraları görüntülüyor. Eminem'in canlandırdığı Jimmy 'Rabbit' Smith karakterinin, meteliksiz annesi (Kim Basinger) ve dört yaşındaki kız kardeşiyle yaşadığı mahalle burası. Amerikan rüyasına çıkış yerinde bir kabus adeta. Ortada doğal olarak parçalanmış bir aile var. Üstelik annenin sevgilisi olan ve sürekli Jimmy’ye sataşan bir de alkolik, beş parasız serseri bir genç de cabası. Ailenin oturduğu 8 Mile caddesindeki karavan türevi ev ise kahramanımızın iki farklı dünya arasındaki geçici halini sembolize eder gibi. Babanın yokluğu, kendi hayatını yaşamak isteyen anne ile sağlıklı kurulamayan ilişki, biten bir aşk gibi olumsuzluk var. Yeni bir kız arkadaş edinen, muhtemelen çoğu liseden atılmış çeşitli ırklara ait renkli arkadaş grubuyla takılan kahramanımızın tek sahip olduğu şey ise müzik yeteneği ve siyahları kölelikten kurtaran yönteme nazire sınıf değiştirme umudu. Zaten 8 Mile da belirgin olarak ırkçılığı değil, ‘çaresiz bir beyazın’ sistemi bir şekilde (rap müzik ile) delerek sınıf değiştirme savaşını ana tema yapma kaygısında. Nitekim; Eminem, mahalledeki rengarenk yelpazade, farklı ırktan oluşan arkadaş grubuyla takılıyor. Gelecekte Rap kariyerini oluşturacak ünlü şarkı sözlerini otobüste giderken bir kağıt parçasına çiziktiriyor, cinselliğini alenen yaşayan çekiçi sarışın annesiyle (Kim Bassinger) kaldığı evinde geçirdiği bir haftalık mutsuz sürece tanık oluyoruz. Bu yarı otobiyografik hikayeyi West Side Story veya Saturday Night Fever usulü eski moda bir anlayışla sinemaya uyarlayan Curtis Hanson, boş ve kaybolmuş düz bakışlarla etrafta dolaştırdığı Eminem’i, duygu iniş çıkışlarını ifade etmesine gerek kalmayacak ve dolayısıyla fazla bir oyunculuk emaresi göstermesi gerektirmeyen bir şekilde sunmayı başarmış. Bu nedenle Eminem, beyazperdede fazla falso vermeden, doğal enerjisiyle izleyiciyi etkileyebiliyor. Ancak bu kontrollü performansın olumsuz tarafları da gözden kaçmıyor: beyazperde garip ve anlaşılmaz bir yokluğu var. İnsanların yüzüne diktiği sabit bakışları hiddet ya da tutku içermiyor.. Arkadaşlarıyla konuşurken veya tartışırken bir çeşit duygu eksikliği hissediliyor. Yaşadığı en duygusal iniş çıkışlı sahnelerde bile kahramanımızın yüzündeki ifadesiz tavır ancak Eminem’in sahne büyüsü sayesinde rahatsız edici bir boyuta varmıyor. Bir anti kahraman figürü olan Eminem, mevsimin kış olması bahanesiyle kafasında sürekli taşıdığı yün bere ve salaş giyisileriyle rapçi imajını tamamlıyor. Kostüm imajı yerli yerinde lakin buradan sonrası farklılaşıyor. Aradan geçen dakikalarla, anti homofobik ve aile sorumluluğuna sahip bir kişilik görmeye başlıyoruz karşımızda. Küçük kızkardeşine ninniler yazıp, söylüyor. Annesi onunla cinsel hayatındaki sorunları payşatığında bile ancak biraz ürkmüş görünüyor, “Aman anne!” nidasıyla itirazını dile getiriyor. Onu dünya starı yapan vahşi saldırganlığı ve sisteme olan isyanı ise ortalarda görünmüyor; sendikasız işçi çalıştıran metal fabrikasındaki öldürücü sıkıcılıktaki işinde bile adeta dünyaca tanınan bir şarkıcı olmanın yanısıra film starı olarak da kariyer yapmak istemesi uğruna üstlerine karşı gayet uygun davranışlarda bulunuyor. Eşcinseller kötü, silahlar iyi mi? Siz hala şarkı sözlerini dinliyorsanız öyle sanın! Bu filmle artık Eminem için iyi ve kötü sıfatlarının tam tersi söz konusu. Eşcinsellere karşı o kışkırtıcı saldırgan tavrından eser de yok. Üstelik, çalıştığı metal fabrikasındaki bir öğle yemeği molasında doğaçlama gelişen rap atışmasında bir başkasını bu nedenle azarlayıveriyor. Ortalıklarda öyle silah filan aramayın. Eminem ve siyahi arkadaşları en fazla boya fırlatan “paintball”larıyla dükkan vitrinlerini, polis arabalarını hedef alıyorlar ve bu eylemden hemen sonra arkalarında bir polis sireni duyduklarında da çok korkuyorlar. İçlerinden bir tanesi, bir çete tartışmasında sahici bir silah çıkarıp havaya ateşlediğinde her iki taraf da bu münasebetsiz haraketten şok oluyor, kavga anında duruluveriyor. Hatta beceriksiz silahlı çocuğun tabancayı yeniden beline yerleştirirken bacağını vurması da ilahi adaletin tecellisi gibi yansıyor. Bir de Eminem’in saldırıya uğradığı sahne var ki Gandhi görseydi gözleri yaşarırdı; tam altı kişi birden saldırıyor ve kafasını da tabanca dayanıyor ama o yumruklara karşı pasif direniş gösteriyor. Tehlikeli sokaklarda yaşam mücedelesi vermesine karşın, bir tabanca edinip intikamını filan almak bile aklına gelmiyor çünkü karar verilmiş. Bu bir şiddet filmi değil, geniş dağıtımda kalabalık kitlelere ulaşması gereken bir seyirlik. Eminem’in Aryan sarışınlığı bile doğal kahverengine boyanmış saçlarıyla tedavülden kalkmış. Siyahi arkadaşları onu “Nigga” ya da “Negro” diye hitap ederek onurlandırsalar da filmin her karesinde adeta beyazdan daha beyaza giden bir soluklaşmayla yüzü daha da beyazlaşıyor. Peki müzik ve sokak kültürü ırk ayırımcılığını ortadan kaldırabilir mi? Kuşkusuz bunu söylemek çok zor. Yönetmen Curtis Hanson başarıyla oluşturulmuş atmosferde gelişen iyi huylu isyan sözcüklerinin arasına sokuşturuveriyor: Eminem bir akşam küçük kardeşi ve annesiyle evlerinde televizyon izlerken ekranad Douglas Sirk'ün “Imitation of Life/Yaşamın Taklidi” adlı filmini görüyoruz. Filmde, hiç de siyaha benzemeyen açık tenli Sarah Jane adlı küçük kızın annesinin aslında bir siyah olduğunu öğrenen sınıf öğretmeni şaşkınlığını gizleyemiyor. Böylece yönetmen Hanson, kahramanlarına daha doğrusu bizlere ne izlediğimizi bize hatırlatacak bir uyarı mesajı yolluyor. Filmin en başarılı olduğu bölümler ise tabii ki rap atışmalarının yer aldığı sahneler. Özellikle finalde, bire bir, karşılıklı atışılan sahnelerin ritmi ve atmosferi adeta bir boks müsabakası karşılaşması gibi; jylesine etkili, keskin. Sadece yuruklar yerine havada doğaçlama sözcükler uçuşuyor. Kendini hep siyah adamın alanında oynayan pislik beyaz olarak tanımlayan Eminem, kendi zayıflıkları herkesten once kendisi ifade ederek bir saldırı taktiği dehası gösterdiği sözcüklerle de doğaçlama sahnesini süslüyor. Sahnedeki bu dakikalar kuşkusuz Eminem’in bir aktör olarak yerini bulduğu, enerjisiyle büyüdüğü ve en iyi olduğu bölümler. Şimdi esas soru, "8 Mile" Hip hop kültürü uyaracak nitelikte bir film mi? Belki soru yine yanlış; Rap dünyasının ciddiye alacağı gerçeklikte bir film olup olmadığından ziyade her pop yıldızının iki yılda bir imaj değiştirmek zorunda piyasa kıskacında Eminem’in kişisel kariyerinde bir kilometre taşı olması hedeflenmiş ve imaj virajı için yapılmış bir film gibi görünüyor. Başkan Bush’un bu mevzuda yaptığı herhangi olası yeni bir yorum ilgim ve bilgim dahilinde değil ama özetle bu alemde galiba “Gösteri devam etmeli”...
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Replik
Akıl Defteri
Hepimizin kendimizi hatırlamak için bir aynaya ihtiyacı var. Ben farklı değilim.
(Leonard Shelby)
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com