"Sis ve Gece" - Saat gibi işleyen bir uyarlama...
Sinema.com 23 Şubat 2007, Cuma 00:00
Polisiye türünün başyapıtlarından olan Ahmet Ümit imzalı 'Sis ve Gece', yılan hikâyesine dönen bir yapım serüveninin ardından nihayet beyazperdede. Turgut Yasalar'ın yönettiği film, zaman zaman tempo sorunları olsa da, romana sadık, başarılı bir edebiyat uyarlaması olarak dikkat çekiyor.

Türk edebiyatında polisiye dendiğinde akla gelen ilk isim uzun zamandır, Ahmet Ümit. 'Sis ve Gece' de ?filmin tanıtımlarında da söylendiği gibi- yazarın başyapıtı. Aslında 'Sis ve Gece' Türk polisiye edebiyatının da başyapıtlarından biri hatta rahatlıkla söyleyebiliriz ki polisiye'nin İnce Mehmet'i...

Bu yüzden yazın tarihimizde önemli bir yeri olan bu kitaptan çıkacak film uzun zamandır pek çok kişi tarafında hararetle bekleniyordu. Hele Sinan Çetin tarafından sinema haklarının satın alınması, uzun zaman çekilememesi, ardından Turgut Yasalar tarafından haklarının yeniden satın alınması "Sis ve Gece"nin etrafında "Gora"nınkine benzer bir efsane oluşmasını sağladı. Üstelik filmin sinemamızda görmeye fazla alışık olmadığımız üzere bir edebiyat uyarlaması olması ve bir polisiye olması filmle ilgili beklentileri iyiden iyiye artırdı. Öte yandan bir ön yargı olarak iyi romanların iyi sinema uyarlamalarının yapılamadığı gerçeği de aklımızın bir köşesinde duruyordu.

"Sis ve Gece"yi izlemeden önce bu yüzden pek çok kişinin kafasında pek çok fikir olacaktır. Kitabı okuyanlar sağlam bir uyarlama bekleyecek okumayanlar fakat Ahmet Ümit'i tanıyanlar da sıkı bir polisiye izlemek isteyeceklerdir. Bu noktada filmin tüm beklentileri rahatlıkla karşıladığını söyleyebiliriz.

Sadık bir uyarlama...

Turgut Yasalar bir edebiyat uyarlaması için kitabın ana eksenine fazlasıyla sadık kalmayı başarabilmiş. Bir romanı sinemaya aktarmanın en büyük zorluklarından biri bu sayede belli bir tercih yaparak aşılabilmiş. Şöyle ki bir roman birden çok hikâyeyi ana öykünün yanında sunabilme, bununla birlikte geçtiği dönemin konjonktürünü detaylı şekilde anlatabilme şansına sahiptir. Filmlerde ise temel hikâyenin yanında o kadar ayrıntılarıyla bir başka hikâyeye daha yer ayırmak mümkün değildir. Bu yüzden uyarlama senaryolarda temel dramatik yapıyı oluşturacak bir hikâye tercih edilir ve kalan materyal göz ardı edilir. "Sis ve Gece" burada kendi tercihini çok yerinde koymuş bir senaryodan yola çıkıyor. Komiser Sedat'ın Mine ile olan aşkına ve bu aşk sonucunda mineyi aramasına odaklanıyor. Sedat ile Yıldırım'ın ilişkisi, dönemin siyasi atmosferi geri plana atılıyor hatta bir iki tali sahneyle geçiştiriliyor. Bu da aslında filmi roman daha depolitize bir hale getiriyor. Zira Ahmet Ümit'in kitabı 90'ların karışık siyasi atmosferi ve 'sıra dışı' bir polis olan Yıldırım üzerinden eleştiriler yaparken, Yasalar, filminde aşka ve polisiyeye odaklanıyor.

Film boyunca tüm yan öğelerin bu aşkı desteklemek üzerine kurgulandığını hissediyoruz. Kitaptaysa yan öğeler, sadece temel öyküye hizmet etmek üzere değil yazarın düşüncelerini iletmek için de kullanılıyor. Ahmet Ümit, 90'ların Türkiye'si üzerine bir şeyler söylemeye çalışırken polisiye üzerinden derdini anlatıyor. Yasalar ise polisiye bir öykü anlatmaya çalışırken döneme ve yaşananlara göz ucuyla bir bakıveriyor. "Sis ve Gece"nin zengin altyapısı pek çok farklı yoruma açık kapı bırakıyor. Bu anlamda filmde kendi içinde pek çok zenginlik taşıyor.

Mine'nin alt komşusu yaşlı, gayrimüslim teyze Madam Eleni'nin; elbette Cuma'nın ve sıkı bir devrimciyken aşık oluveren İsmet'in hikâyesi başlı başına birer filme konu olmayı hak ediyor. Yıldırım'ın kitaptaki hikâyesi ve konumuysa yer yer Sedat'ın hikâyesinden bile rol çalıyor.

"Sis ve Gece" başarılı bir edebiyat uyarlaması olarak karşımıza çıkıyor. Filmin ana karakteri Sedat hem senaryonun başarısıyla hem de Uğur Polat'ın yetkin oyunuyla çok başarılı şekilde çiziliyor. Orta yaşlı bir erkeğin hele de polislik gibi zor bir mesleği icra ederken içine düşebileceği bunalım, ailesiyle ve mesleğiyle yaşadığı yabancılaşma, arkadaşlarına ve hatta kendini duyduğu güvensizlik son derece gerçekçi bir biçimde aktarılıyor.

Filmdeki arzu nesnesi Mine ise iyi tasarlanmış bir şekilde çok parça bölük olarak karşımıza çıkıyor. Filmin hiçbir anında izleyici Mine'yi uzun uzun göremiyor. Mine hakkında bildiklerimiz hep başkalarının gözünde yansıtılanlar oluyor. Seyircide Mine'nin hayallerden fırlamış bir kadın olduğu izlenimi algısı yaratılıyor. Bu da Mine'nin gizemli çekiciliğini artırıyor ve bambaşka uçtan iki erkeği nasıl kendisine deli divane aşık edebilmesini anlaşılabilir bir hale getiriyor.
Polisiyenin bir matematik işi olduğunu, Ahmet Ümit'in de romanın da bu matematiği gayet başarılı biçimde çözümlediğini düşündüğümüzde filminin de kurgusunda herhangi bir zorlama ya da hata olmadığını hatta tüm yapının saat gibi işlediğini söyleyebiliriz. Lâkin filmin ortalarına doğru düşen temponun seyirciyi sıktığını belirtmek gerekir. Eksilerden bahsetmişken genel anlamda atmosferin, 80'li yıllarda Türk sinemasının başını çok ağrıtan psikolojik gerilimlere (bunalım filmleri olarak da tanımlanır ki; bu ismi bulanın elini öpmek gerekir) benzediğini hatırlatalım...

Henüz kimse yorum yapmamış.

TV'de bugün
Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Replik
Hellboy
Işığın olmadığı yerde karanlık hüküm sürer.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com